PDA

Tüm Versiyonu Göster : İnanç Dünyası



Sayfalar : 1 2 3 4 5 6 7 [8] 9

Güzeyya Acar
29-03-2009, 23:04
SelamunAleyküm İnanç dünyası sakinleri malum asker ellerdeyiz dualarınızı eksik etmeyin :) :elsalla
Aleykümselam Yusuf , dularımız seninle hep. :)

selamaleykum kardeşlerim iş dalaysıyla bir sure romanyada calışacam ondan gıremıyordum uzun suredır dualarınızı eksık etmeyın inşallah
Ve aleykümselam
Abi yokluğun çok belli oluyor sessiz kaldı burası..
Allah her daim yardımcın olsun..

Abdullah Gürbüz
30-03-2009, 13:37
SelamunAleyküm İnanç dünyası sakinleri malum asker ellerdeyiz dualarınızı eksik etmeyin :) :elsalla

Aleyküm selam yusuf. Sende bizlerden dualarını eksik etme malum peygamber ocağındasın. Allah kazasız belasız bitirip gelmeyi nasip etsin. Hayırlı teskereler.. Bu arada şafak kaç ? :)


selamaleykum kardeşlerim iş dalaysıyla bir sure romanyada calışacam ondan gıremıyordum uzun suredır dualarınızı eksık etmeyın inşallah

Aleyküm selam adil abi. Bende diyorum adil abi unuttu bizi hatta canım sıkıldı kimse yazmıyo diye kızdım kendi kendime.Allah kolaylık versin abi. Sende kazasız belasız döner gelirsin inşallah vatanına.

Adil Güzenler
30-03-2009, 19:23
Aleykümselam, Allah kolaylık versin abi.


Aleykümselam Yusuf , dularımız seninle hep. :)

Ve aleykümselam
Abi yokluğun çok belli oluyor sessiz kaldı burası..
Allah her daim yardımcın olsun..




Aleyküm selam adil abi. Bende diyorum adil abi unuttu bizi hatta canım sıkıldı kimse yazmıyo diye kızdım kendi kendime.Allah kolaylık versin abi. Sende kazasız belasız döner gelirsin inşallah vatanına.[/quote]

Dualarını esirgemeyen kardeşlerimden ALLAH razı olsun inşallah.
hüzünlü gurbet bitti inşallah

Adil Güzenler
31-03-2009, 10:12
Secdeleri yarınlara bıraktınız
Çekingen tutuk isyanlı
Bütün yakınlarınız Rabbiniz
Sizi hep dergahına çağırdı
bitmeyen mazeretleriniz yüzünden
Siz böyle olsun istemezdiniz elestte
Bir ezan sesi ,bir damla göz yaşı
Bir kuş sesi bile anlatmaya yeterken her şeyi
kalbinizi dolduran dualar
kalbinizde tutuklu kaldı.
Siz hep geniş zamanlar umuyordunuz.
Çirkin geliyordu size dar vakitler
Çetindi size göre dünya meşguliyetinde kulluk.
Nasıl olsa yaşlanınca caminin yolunu tutardınız.
Bol vakitleriniz olacaktı ilerde Allah ,gafurdu rahimdi.
Yılların telaşlarla,gafletle bu kadar çabuk geçeceği ,
Aklınıza gelmezdi.
hastalık ,güçsüzlük ani ölümü kendinize yakıştıramazdınız.
gizli bahçenizde açan dua çiçekleriniz vardı
Gecelerde ve yalnız
Kalkmaya yine üşendiniz
Yahut artık gerçekten vakit kalmadı.
Ayaktayken uyudunuz, oturarak uyudunuz,
Gecelerdeyse hep uyudunuz.
Ta ki ölüm meleği uyandırana dek
Bir musalla taşında son namazınız gibi kılın artık
Ya da seni mezara koydukları
Yüzünü kıbleye çevirdikleri lahitte,
Artık hep kıbledesiniz şimdi ama geçmiş ola
Işık yok, hesap var amel yok, ne yazık ki
Ellerimiz boş mahcubuz.

Müzeyyen Cihangiroğlu.

Güzeyya Acar
31-03-2009, 23:33
Selamün aleyküm :)



Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma.


Bütün kapılar kapansa bile
sonunda "O" kimsenin bilmediği patikalar açar.


Sen şu an göremesen de,
dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var.



Şükret ! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır.
Sufi; dilediği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.



~ Tebrizli Şems ~

Adil Güzenler
01-04-2009, 11:05
Selamün aleyküm :)



Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma.


Bütün kapılar kapansa bile
sonunda "O" kimsenin bilmediği patikalar açar.


Sen şu an göremesen de,
dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var.



Şükret ! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır.
Sufi; dilediği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.




~ Tebrizli Şems ~


Ve aleykümselam
Eyvallah

Şükret ! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır.
Sufi; dilediği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

Adil Güzenler
01-04-2009, 11:10
Üzülme!
Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.
Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.
Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki…
Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki… Gözden çıkarmamış olmalı seni.
Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.
Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki… Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.
Üzülme!
Seni bir “İşiten” var. Seni, senin kendini bile sevmenden önce O sevdi. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.
Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin. Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, Senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.
Üzülme!
O’nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan göz yaşları içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: “Lâ tahzen, innAllahe meânâ.”
Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. “Rabbin sana küsmedi ki…” Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. “Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki…”
SENAİ DEMİRCİ.

Aykut Ustakara
01-04-2009, 11:52
Namaz kildigin zaman

Dökülür bedede cümle günahlar
Namaz işin abdest aldığın zaman
îkim melek iki yanında durur
Sabah namazım kıldığın zaman

Dahi namazım terketme sakın
İster isen ola imanın bütün
Hak kulum der sana Rasül ümetim
Öğle namazım kaldığın zaman

Gökten yere iner bütün melekler
Meleklere müştak olur felekler
Kabul olur anda bütün dilekler
ikindi namazın kıldığın zaman

Cennet bahçesin! Hak kendi bezer
Şad olur müminler içinde gezer
Kiramen Katibin sevabın yazar
Akşam namazım kıldığın zaman

Bu namazdır müminlerin burağı
Hak teala yakın eder ırağı
Cenneti ala olur anın durağı
Yatsı namazım kıldığın zaman

Ecel yastığına koyunca başın
Dökülür gözünden kan ile yaşın
İman Kur'an olur senin yoldaşın
Azraile canın verdiğin zaman

İlahi (MP3) şeklini isteyen özele gelsin :) ;)

Cok güzel İlahi Dinlemiştim daha Önce

Ahmet Fazıl Sade
01-04-2009, 16:18
Selamün aleyküm abilerim ablalarım kardeşlerim :)

Ekrem Koç
01-04-2009, 16:25
Selamün aleyküm abilerim ablalarım kardeşlerim :)

Aleyküm selam kardesim

Adil Güzenler
01-04-2009, 18:17
Selamün aleyküm abilerim ablalarım kardeşlerim :)

ve aleykümselam kardeşim:)

Güzeyya Acar
01-04-2009, 21:53
Ve aleykümselam Ahmet Fazıl :)



Ve sen yine denendiğinde

ve yine kalbin daraldığında

ve yine bütün kapılar yüzüne kapandığında

ve yine ne yapman gerektiğini bilemediğinde...

Uzun uzun düşün ve hatırla yaradanını!

Allah kuluna kâfi değil mi?

(Zümer/36)

Adil Güzenler
02-04-2009, 05:25
Bu bir gelenekti gelinlik kız kulağını kapıya dayar dinlerdi,genc kız kalbini kadere dayar beklerdi.



kapının pervazına dokununca sivrilimiş bir kıymık elini hafifce çizdi.



bir kaç kan damlası birikti,kanadı ama akmadı.
küçük bir ah dedi ve sonra yuttu bu ah ı .



içeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa ?



gittikçe sıkıntı bastı. Holde dolanıyordu.
Bir an ayakkabılara ilişti gözü.
Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış bir birinden bağımsız ama
Birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı...
"karı koca gibi "dedi içinden.
Biri nereye giderse ötekide oraya gider. Kâh biri öndedir,
Kâh diğeri. Biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense hep biri diğerinden önce delinir.
Arkadan vuranı da çoktur, öne destek olanı da..."ayakkabı işte" dedi düzeltirken.





Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi.
demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu.
Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü.
demek ki bir ucu HZ. İsa(a.s)dandı.





Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumlarına takıldı gözü birden.
İçinden "öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş" dedi.
Evin önü asfalttı herkes bu yolu kullanırdı.
Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi.
Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan.
Oysa o çok severdi bu yolu,
Yalnızlığını yolun iki tarafına saça saça yürürdü.
"o yolu kullanmış "dedi.
Bu tohumlar benimde her seferinde eteğime yapışırdı.
Toprağı seviyor dedi minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine.
demek ki bir ucu HZ ADEM(a.s) dendi.





Bir ara kapı aralandı ellerini gördü.
İri ve damar damardı elleri.
okumuş diyorlar ama elleri neden yıpranmıştı..
Çalışan o eller sıva karmış malta tutmuş gibiydi.
demek ki bir ucu HZ. İBRAHİM(a.s) dendi.





Şimdi sesini duyuyordu gencin ağır ağır konuşuyordu.
Sesi ahenkliydi."kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer,
Düştüğü yeri hayattan koparır.
Sertçe söylenmiş her harf diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır
Kenara şerleş bir dile değdiğinde pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler..
"sesi kuş diline çarpıp dönüyor gibiydi demek ki bir ucu HZ.SÜLEYMAN (a.s)dandı.





Efendimizden bahsediyordu.
Kendisiyle birlikte efendimizin aşkını da getirmişti.
Efendimiz diline değmişti ya sanki tüm oda aydınlanmıştı.
demek ki bir ucu HZ.MUHAMMED MUSTAFA (s.a.v)dandı.





Methini çok duymuştu gencin ama kendisini hiç görmemişti.
Boyu posu,kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce.



Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense .
"çok komik dedi şimdi biz evlenince bir çift ayakkabı mı olcağız?"gülümsedi.



Sonra bir an açıldı kapı.
Bir an ruhunda yağmurlar başladı.
Dizleri sağa sola kaydı ayaklarına hükmedemez oldu.
Kafasını,boynunu ,ağzını burnunu cevirdi gence doğru ama gözlerini bir türlü çeviremedi.
Kapıyı açan kimdi bilmiyordu.
Sonra kapı tekrar kapandı.
Dakikalardır dolanıp duran ayakları o an sabit kaldı.bir koku vardı içinde ...
Kardelenler kokar mıydı?



Güzellik hafif esen rüzgâr gibi ferahlatıcı



pürüzsüz bir denizde yaşayan ışık gibi sakin.



Ay gibi haledendi.



Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcaktı.
İşte o an anladı bu hali de HZ. YUSUF(a.s) tandı.



Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmıştı!!!!!!



Ayşegül genç.

Abdullah Gürbüz
02-04-2009, 16:46
Selamun aleyküm..


Zenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş.

"Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum"

diye vasiyet etmiş. Öldüğünde
"Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?" diye araştırmışlar. Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal,
"Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum." diye düşünerek kabul etmiş.

Vefat eden zengin ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar kabirde bir ölü, bir canlı var. "Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan başlayalım" demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar.

"O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?" Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış.

- Tamam, servetin yarısı senin, demişler.

- Aman,demiş hamal, istemem, kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm?

Güzeyya Acar
02-04-2009, 17:42
Aleykümselam Abdullah abi.
İki yazıda çok güzel..Allah razı olsun..

Yunus Emre Özbey
02-04-2009, 18:11
Daha önceden biliyordum ama hatırlamış, tazelemiş olduk çok güzel bir hikaye. Teşekkürler Abdullah abi.

Güzeyya Acar
02-04-2009, 23:26
O'nun için yaşamak , O'nun için olmak !


Neden Hz Yakup yanında onca evladı varken illa Yusuf diye ağlayıp gözlerini kör eyledi? Sevgi sadece evlat sevgisi ise bu sevgiyi kendine yaşatacak hiç mi evladı yoktu?


Neden Mecnun illa Leyla deyip çöllere düştü? Mecnun için başka bir sevgili bulunamaz mıydı? Hiçbir kız Leyla'nın verdiğini veremez miydi Mecnun'a?


Neden Bülbül Gül için ağlayıp durdu hep? Gül'ün dikenlerinin her seferinde vücuduna batıp kendisine acı vereceğini bildi halde ,neden Bülbül hala güle konmaya gülü koklamaya devam etti?


Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı?
Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi?
Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti?


Eğer sadece Yakup için evlat
Mecnun için sevgili
Bülbül için çiçek olsaydı anlam ;


Ne Yusuf için gözler kör edilirdi ve gelene kadar dünyaya küsülürdü
Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü
Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı ...


Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub'un gözlerini
Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun'u
Gül'ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül'e..?


Tek bir olan biri!


Yakub'unda Mecnun'unda Bülbül'ünde Rabbi olan ALLAH
Yusuf'unda Leyla'nında Gül'ünde Rabbi olan ALLAH


İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor!
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor!


O hükmü kestiyse O hükmü yazdıysa...


Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden,
Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan..


Yakup ne güzel oldu Yusuf ile
Mecnun ne güzel oldu Leyla ile
Bülbül ne güzel oldu Gül ile


Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu


MEVLA ile !

Adil Güzenler
03-04-2009, 05:52
Selamunaleyküm Hayırlı Cumalar

Adil Güzenler
03-04-2009, 06:01
http://www.youtube.com/watch?v=kMtcTZkWq38&feature=PlayList&p=3D161B2371446ACC&playnext=1&playnext_from=PL&index=17


İTİRAF EDİYORUM GÜNAHIM BÜYÜK
FAKAT SENİN AFFIN ONDAN DAHA BÜYÜKTÜR.

Yusuf Doğan
04-04-2009, 11:21
Aleyküm selam yusuf. Sende bizlerden dualarını eksik etme malum peygamber ocağındasın. Allah kazasız belasız bitirip gelmeyi nasip etsin. Hayırlı teskereler.. Bu arada şafak kaç ? :)






Sağolasın Apo abi insallah...

Şafak karanlık daha görünmüyo :)

Adil Güzenler
04-04-2009, 14:05
SelamunAleyküm İnanç dünyası sakinleri malum asker ellerdeyiz dualarınızı eksik etmeyin :) :elsalla

Aleyküm selem Yusuf kardeş RABBİM hayırlı tezkereler nasip eylesin(bıraz geç oldu ama hakkını helal et)

Abdullah Gürbüz
04-04-2009, 19:07
Sağolasın Apo abi insallah...

Şafak karanlık daha görünmüyo :)

Bişey kalmamış :) innAllahe meassabirin yusuf..

Güzeyya Acar
05-04-2009, 01:45
Selamün aleyküm. :)



Hz.Aişe, Peygamberimizle yeni evlenmişti .


Eşinin kendisini sevip sevmedigini merak etmekteydi,


ya da kendisini ne kadar ve nasıl sevdigini
Hz.Aişe bu düşüncesini Peygamber Efendimizle konuşmadan edemedi.


“Ey Allah’ın Resulü,beni seviyor musun?”


“Evet,Ya Aişe tabi seviyorum!”


Aişe dahasını da merak ediyordu,acaba nasıl seviyordu? Hemen sordu:


“Beni nasıl seviyorsun?”


Peygamberimiz sevgi şeklini tanımladı eşine;


“ Kördüğüm gibi ”


bu cevap Hz. Aişe’yi cok sevindirdi,çünkü kördügüm açılamazdı.


Açılmayan, bitmeyen sırlı bir sevgi demekti


Alacagı cevap onu çok mutlu ettigi için,Hz. Aişe sık sık sorardı:



“Ey Allah’in Resulü, kördüğüm ne alemde?”


Peygamberimiz,Hz.Aişe’yi memnun eden cevabı verirdi her defasında:


“İlk günkü gibi…”

Adil Güzenler
05-04-2009, 10:52
Aleykümselam Güzeyya


Rızkının bol olmasını isteyen sadaka versin.(s.a.v)
Ashab-ı Kiram “Ya Rasulallah,verecek birşey bulamayan ne yapmalı?”dediler.

Peygamber Efendimiz(s.a.v)”Eliyle kazanır.Hem kendisne faydası olur,hemde tasadduk eder.”buyurdu.”Onu da bulamazsa ne yapmalı?”dediler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v)”ihtiyaç sahibine,yardım isteyene yardım eder.”buyurdular.”Onu da bulamzsa ne yapmalı?”dediler.

Peygamber Efendimiz(s.a.v)”Hayır işlesin,şerden kendini tutsun.Buda onun için sadakadır.”buyurdular

(Gizli açık çok sadaka verin ki, rızkınız bollaşsın, yardıma mazhar olun ve duanız kabul edilsin.) [İbni Mace]

(Hastalarınızı sadakayla tedavi edin. Sadaka, her hastalığı ve belayı defeder.) [Beyheki]

(İlmi olan ilminden, malı olan malından sadaka versin.) [İbni Sünni]

(İyilik ömrü artırır, sadaka günahları giderir ve kötü ölümden korur.) [Taberani]

(Sadaka kibri yok eder.) [Tirmizi]


(Sadaka verenin rızkı artar ve duası kabul olur!) [İbni Mace

(Sadaka vermeye engel olana, lanet olsun.) [Isfahanı]

(Sadaka, kabir azabından korur. Kıyamette de himaye altına alır.) [Beyheki]

(Sıkıntılarınızı sadakayla önleyin.) [Deylemi]

(Suyun ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları yok eder.) [Tirmizi]

(Vallahi, sadaka vermekle mal eksilmez. O halde sadaka verin!) [İ. Ahmed]

(Sadaka malı artırır. Öyleyse sadaka verin.) [İbni Ebiddünya]

(Sadaka 70 çeşit belayı önler. Bunların en hafifi cüzzam ve barastır.) [Hatib]

(Sadaka şeytanın belini kırar.) [Deylemi]

(Sıkıntılarınızı sadakayla önleyin.) [Deylemi]

(Gizli verilen sadaka, Allah'ın gazabını söndürür.) [Beyheki]

(Sırf Allah rızası için sadaka verene, kıyamette Allahü teâlâ, "Ey kulum, sen benim rızamı gözettin, ben de seni hakir etmem ve vücudunu Cehenneme haram kılarım. Haydi, Cennete istediğin kapıdan gir" buyurur.) [Deylemi]

(Az da olsa sadaka verin. Parayı saklayıp vermeyene, Allah da ihsanını keser.) [Müslim

(Rızkının bol olmasını isteyen sadaka versin.) [Deylemi]

(Sadaka vererek rızkınızı bollaştırın.) [Beyheki]

(Sadaka malı çoğaltır.) [İbni Adiy]

(Sadaka vermede acele edin; çünkü bela, sadakayı geçemez.) [Taberani, Beyheki]

(Sadaka verin. Çünkü sadaka Cehennemden kurtuluşunuza sebep olur.) [Taberani]

(Bir hurma tanesi de olsa, sadaka olarak verin; çünkü o, az da olsa açlığı dindirir ve suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları yok eder.) [İbni Mübarek

(Güne başlarken sadaka vermek, felaketleri önler.) [Deylemi]

(Sadaka, nafile oruç tutmaktan daha faziletlidir.) [Beyheki]

(Sevabı Müslüman ana babasına niyet edilerek verilen sadakanın sevabı, onlara da gider, kendi sevabından da bir şey eksilmez.) [Taberani]

(Sadaka olarak verilen bir parça ekmek, Allah katında Uhud dağı kadar büyür.) [Taberani]

Abdullah Gürbüz
06-04-2009, 11:17
Beş vakit namazını kılan biri, bir beynamazla uzun müddet yoldaş olur. Yol arkadaşının ne namaz kıldığını ne de abdest aldığinı görunce birgun ona sorar:
- Behey dost, namaz dinin direği ve islam'ın esasıdır. Niçin namaz kılmazsın? Yoksa farz oldugunu bilmez misin?
- Behey kardes, çocukluk yasımdan beri ibadet etmek adetim olmamış. O sebepten güç geliyor.
- Bunun çaresi kolay. Kırk gün sabah namazına devam et, eger ondan sonra terkedebilirsen sana bin akce vereyim.
- Gel sen üç gün namazı terket; eger ondan sonra kılabilirsen ben sana ne dilersen vereyim!


"Kime terk-i ibadet olsa adet
Tembel olur, kaplar kalbini kasvet"

Adil Güzenler
06-04-2009, 16:56
selamünaleyküm cümleten:) kıssadan güzel bir hisse buyrun



80' ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve
saygın bir kişi olan oğlu salonda oturuyorlardı.


Hal hatırdan, çoluk çocuktan, havadan sudan sohbet ettikten
sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.


O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin
pervazına bir karga kondu.


Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu ;
- Bu ne oğlum?



Oğlu şaşkın, cevapladı ;


- O bir karga baba.


Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu ;


- Bu ne oğlum?


Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:


- Baba, o bir karga



Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını
sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor
sonra başını yine onlara çeviriyordu



Yaşlı baba üçüncü defa sordu ;- Bu ne?


Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü ;


- O bir karga baba, üç oldu soruyorsun.
Beni işitmiyor musun ?!


Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı
ve sesini yükseltti ;


- Baba bunu neden yapıyorsun?
Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun,
sana cevap veriyorum ve sen daha da sormaya devam ediyorsun.
Sabrımı mı deniyorsun !



Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı,
içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü.


Bu bir hatıra defteriydi.
Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu.
Sevgiyle gülümseye devam ederek

sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı
ve o sayfayı okumasını söyledi ;
"Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken
yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu.


Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu.
23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak,
onun bir karga olduğunu söyledim.
Rahatsız olmak mı?
Hayır!
Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu..."



Bir zamanlar biz onların çocuklarıydık
ama şimdi onlar bizim çocuklarımız oldu...


Aynı sevgiyi, sabrı ve hoşgörüyü bizim de onlara
göstermemiz gerekmiyor mu?


Aslında öyle çok hak ediyorlar ki...

Güzeyya Acar
07-04-2009, 17:59
Ve aleykümselam abi :)
Cidden çok anlamlı bi kıssaymış.
Anne babanın yaptıkları fedakarlıkları ancak anne baba olunca anlarsınız demişler..


Anne Baba haklarından devam edelim..

Ana-babaya iyilik ve ihsan evlât üzerine farzdır, onlara isyan etmek haramdır.

Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki:

* Cennet kokusu beşyüz yıllık mesafeden duyulur Ana-babasını Üzenler ve sılâ-l rahmi terk edenler.bunu duyamaz. [Taberânî]

* Ömrünün uzun, rızkının bereketli olmasını istiyen, ana-babasına iyilik etsin, sıla-ı rahmde bulunsun! [İ. Ahmed]

* Allah indinde en faziletli amel, vaktinde kılınan namazdır, sonra ana-babaya iyiliktir. [Müslim]

* Ana-babasından biri hayatta olup da, onun rızâsını almıyan, onu küstüren, Cehenneme girmeye müstehak olur. [Müslim]

Güzeyya Acar
10-04-2009, 11:47
Selamün aleyküm , hayırlı cuma'lar dua ile.

Adil Güzenler
10-04-2009, 16:17
Selamün aleyküm , hayırlı cuma'lar dua ile.

Ve Aleykümselam kardeşim

Yusuf Doğan
11-04-2009, 10:40
Bişey kalmamış :) innAllahe meassabirin yusuf..



Az kaldı az :) Sağolasın Apo abi...





Aleyküm selem Yusuf kardeş RABBİM hayırlı tezkereler nasip eylesin(bıraz geç oldu ama hakkını helal et)


Amin abi ALLah razı olsun hakkım her zaman helal ayıp ediyosun :)

Adil Güzenler
15-04-2009, 17:29
“Neden benim başıma geldi?” Bir tek musibet anında seslendiririz bu yakıcı soruyu. “Niye ben?” Hep başkalarına olurdu böylesi şeyler. Öyle olmasına öylesine alışmışızdır ki… Benim değil, “öteki”lerin başına gelir kaza. En fazla bir istatistik rakamı kadar önemsediğimiz uzak yabancılar eksilir hayattan. “Ben” dediğimiz dokunulmazdır. “Ben” öyle sıradan değil(im)dir. Olağan bir kaza haberinin o hep bildik “ölü sayısı” arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam “ben”. Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye “ben”im o “biri”?
“Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?” “Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?” “Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?” “Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?”
Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o “şey” geldiğinde. Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni. Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: “Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!” Her şey ve herkes “başka”laşıyor o anda. Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların “Baba!” dediğinde ömür boyu cevap alamayacak. Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir “başkası” dahasın başkalarının gözünde. Bir “başkası”nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları. Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir “başkası” olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini. Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde? Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?
Bak işte, ölen “ben” de olsa, “ölenle ölünmüyor”muş. Hayat devam ediyor “ben”siz. Olmasan da oluyormuş meğer. Ne kadar dayanılmaz bir acı! Ne kadar ağır bir hakaret! “Olsa da bir olmasa da bir”mişim meğer. Ne kadar da aşağılandığını düşünüyor insan! Aslında o aşağılanmaya verdiğimiz tepkidir o soru: “Neden başkası değil de ben?” Daha açıkçası: “Niye ben seçildim?” “Ne isteniyor benden?” “Hak etmedim ben bu ‘ceza’yı!”
Hadi itiraf edelim: Kadere hesap soruyoruz. Yazgının iki yakasından çekiştiriyoruz. Hadi bir itiraf daha: Asıl derdimiz “kader”i takdir edenledir. Yani Yaradan’la karşı karşıya gelir aklımız. “Ben”i Vareden’e keseriz faturayı. Kafa tutarız. Dokunulmazlığımızın ihlaline isyan ederiz. “Ne istedin benden?” “Benim ne suçum vardı ki?”
Ne garip! Olumsuzlukların hesabı kaderden sorulur. “Ben” kendi ellerimle suç işlerim, hapse düşerim ama “kader mahkûmu” oluveririm. Ayağım kayar, günaha bulaşırım ama “n’edersin kaderime yazılmış” deyiverir, sıyrılırım. Şampiyonluğunu, birinciliğini, galibiyetini kadere “mahkûm” eden pek çıkmaz. Sevaplarını, iyiliklerini, biriktirdiklerini, başarılarını “kader”in hesabına yazdıran olmaz.
İyiliklerimiz kadere rağmendir sanki. Başarı, yazgıya başkaldırıdır. Başarılıysam “Niye ben?” sorusunu sormama gerek yok. Birinci olduysam, “Niye benim başıma geldi?” diye sızlanmak yok. “Başkaları”nın kazalarını hayatta kalmış biri olarak seyrediyorken, “Niye ben hayatta kaldım?” diye hesap sormak yok.
Değil mi?
Farkında değilim ama… Ben bana “ben” diyebiliyorsam, ne anlaşılmaz bir ayrıcalık içimdeyim! “Ben”i bir “başkası” da olabilecekken “ben” diye seçip Vareden’e hiç minnet duygum olmayacak mı? Pekâlâ başkaları içinde sıradan biri olabilirdim. Pekâlâ başkalarının “başkası” diye bile bilmediği, hiç hatırlanmayan, hatırlanmaya bile değmeyen bir “yok” olabilirdim. “Yok” olduğunun bile farkında olunmayan bir “şey”dir “yok”luk… Ben “ben” olmasaydım, niye ben olamadım diye hesap sorabilir miydim? “Ben” olmayışıma yanabilir miydim?
Ama hayret! “Ben” varım, var edilmişim. Varlığım yokluğuma “ben”den habersiz tercih edilmiş. Kimseler hatırımı saymazken, beni aramazken, eksikliğimi dert edinmezken, varlık sahasına çıkarılmışım, hatırım sayılmış, el üstünde tutulmuşum. Ben bile “ben” olmayı hesap edemezken, “ben” diyebileceğim bir insan olarak var edilmişim.
Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir iyilikti bu! Aynada yüzüme bakıyorum, kimsenin yüzüne benzemiyor. Meğer “biricik”mişim ben. “Bitane”ymişim beni “ben” olarak seçenin nazarında. Nasıl oluyor da, ben bana “ben” diyebiliyorum? Ya, ben bana “ben” diyemeyenlerden olsaydım? “Sen” diye hitap edilmeyi hak etmemiş olsaydım? Öyle olsaydı, hiç aşağılanmış hissedecek miydim? Kadere hesap sorabilecek yetkide görebilecek miydim kendimi?
“Niye ben?” diye kaybettiğimin hesabını sorabiliyorsam, hiç hesapsız kazandığım “ben” sayesinde sorabiliyorum… Ne garip? Hiç yoktan kazandığım “ben”imle kazanamadıklarımın da hakkım olduğunu düşünmeye başlamışım. Tuhaflığa bakın ki, borç aldığım “ben”imle kendimi alacaklı sayıyorum.
Asıl sürprizi görmüyorum: “Ben” bana sürprizim. Hiç ummamıştım “ben” diye/bilineceğimi… Hiç beklemiyordum “ben” diyebilenler arasına seçileceğimi… Ben beni “ben” bilmeseydim, ben “ben” olamayışıma ağlayabilecek miydim?
Ben şimdi burada soruyorum kendime:
“Niye ben?”

Senai Demirci.

Adil Güzenler
17-04-2009, 03:22
77 - (Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin! ..” Furkân Sûresi



Bu Cuma...



Yalvaralım O mühür sahibine...Ve O'ndan yardım isteyelim...



Bir selam verelim...Bir salâvat getirelim...



Bir gönül rızası alalım...Bir cümle yazalım...

Ve ne yaparsak, Allah için yapalım...



Bir gül yetiştirelim...Bir gece olalım ...



Bir gündüz çağıralım...Bir kandil yakalım...



Bir mum ışığı olalım...Bir düş kuralım...



Bir mecnun çağıralım Bir Bilal olalım...



Ve göğsümüzde taş yeşertelim...



Bir Sümeyye olalım...



Ve kalbimizde ağırlayalım ,acımasız mızrakları...



Bir Filistin''li olalım...Bir tankın altına yatalım...



Bir Çeçen olalım...Sevdamıza koşalım...



Ve ölümü sevelim...



Ve biz,



Müslüman olduğumuzu UNUTMAYALIM !



Artık sıra sende...
Ne yaparsan yap;



Bu Cuma'n Allah için olsun.
Allah için...



Cumanız Mübarek Dualarınız Kabul Olsun




selam ve dua ile...
(bir kardeşimizin mısraları bu vesile ile cumanız mübarek dualarınız makbül olsun)

Güzeyya Acar
18-04-2009, 14:16
Allah razı olsun Adil abi. :)




Rasûlullâh bir gün yanındakilere şöyle söyledi
-Allah’ın en en çok sevdiği kelâmı size bildireyim mi?
-Elbette haber ver Yâ Rasûlallâh!..
-Allah’ın en çok sevdiği kelâm
“Sübhanallâhi ve bihamdihi” den ibaret olan kelâmdır.”


&


“Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
-Her kim günde yüz kere “Sübhanallâhi ve bihamdihi” derse;
günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile, mahvolur ve bağışlanır..”


{Müslim}



*************



Allahım! İşlerimi düzenle, hâllerimi güzelleştir
Beni sana kulluk eden iyi insanlardan ve sana şükreden varlıklardan eyle,
Dini dünyevi bütün işlerimizde düzenliliği kolaylaştır, hayırdan olan muradlarımızı yerine getir.


Hayırlı işlerin hepsine Bismillah
Şerlerin hepsine Euzu billah
Her korkuda Lâ ilahe illallah
Her hüzün ve kederde Maşallah
Her günaha Estağfirullah
Her musibette İnna lillah
Her nimette Elhamdulillah
Her bolluğa Eş-şükrü lillah
Her şaşılacak şey için Sübhanallah
Her darlık için Hasbiyallah
Her kaza ve kadere Tevekkeltü al-allah
Her itaat ve isyanda Lâ havle vela kuvvete illa billah ..

Abdullah Gürbüz
18-04-2009, 17:29
Allah razı olsun Adil abi. :)




Rasûlullâh bir gün yanındakilere şöyle söyledi
-Allah’ın en en çok sevdiği kelâmı size bildireyim mi?
-Elbette haber ver Yâ Rasûlallâh!..
-Allah’ın en çok sevdiği kelâm
“Sübhanallâhi ve bihamdihi” den ibaret olan kelâmdır.”


&


“Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
-Her kim günde yüz kere “Sübhanallâhi ve bihamdihi” derse;
günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile, mahvolur ve bağışlanır..”


{Müslim}



*************



Allahım! İşlerimi düzenle, hâllerimi güzelleştir
Beni sana kulluk eden iyi insanlardan ve sana şükreden varlıklardan eyle,
Dini dünyevi bütün işlerimizde düzenliliği kolaylaştır, hayırdan olan muradlarımızı yerine getir.


Hayırlı işlerin hepsine Bismillah
Şerlerin hepsine Euzu billah
Her korkuda Lâ ilahe illallah
Her hüzün ve kederde Maşallah
Her günaha Estağfirullah
Her musibette İnna lillah
Her nimette Elhamdulillah
Her bolluğa Eş-şükrü lillah
Her şaşılacak şey için Sübhanallah
Her darlık için Hasbiyallah
Her kaza ve kadere Tevekkeltü al-allah
Her itaat ve isyanda Lâ havle vela kuvvete illa billah ..


bismillah,maşallah, subhanallah..Allah c.c razı olsun..

Adil Güzenler
21-04-2009, 16:24
Selamunaleyküm cümleten:)


Nefsimmiş meğer
Yıllardır kendimi, güyâ tanırdım;
Sanık ben, yargıç ben, hep aklanırdım
Şeytanı, en büyük düşman sanırdım;
Ondan da beteri.. Nefsimmiş meğer…
Gönlümü, hevâya kaptıran oymuş,
Şuûru şehvete saptıran oymuş,
Tutkuları, putlar yaptıran oymuş,
En sinsi düşmanım.. Nefsimmiş meğer…
Övgü dolu sözlerine kanmışım;
”Kalbin temiz” demiş, gerçek sanmışım.
Hakk’ı ancak, zor günümde anmışım,
İçimdeki nankör.. Nefsimmiş meğer…
Öyle sevdirmiş ki,dünyayı bana;
Saraylar kurmuşum, üç günlük cana.
Hevâ heves denen, çöplükten yana
Beni sürükleyen.. Nefsimmiş meğer…
Meyhâne meyhâne, hayâl kurmuşum,
Çamurlu yollarda, yalpa vurmuşum,
Adresi hep, münâfıktan sormuşum;
Koynumdaki yılan.. Nefsimmiş meğer…
Dalmışım.. Her akşam cümbüşle meşke,
Kalmamış dilimde, riyâdan başka
Bir kadehlik, ömrü olan bir aşka;
Beni kul eyleyen.. Nefsimmiş meğer
Tutkuya döndükçe, giyim markası,
Yerde paspas olmuş, hayâ hırkası.
Kuşatmış kaleyi, şeytan fırkası;
İçindeki casus.. Nefsimmiş meğer…
Ne kadar soyarsa, insan bedeni;
O kadar olurmuş, güyâ medenî.
Bu afyonu, bir çağdaşlık nedeni,
Diyerek yutturan.. Nefsimmiş meğer…
İkbâl korkusuyla, kıstırmış beni,
Kur’ân kapısına, küstürmüş beni,
Zulüm karşısında, susturmuş beni;
Nefsimin zâlimi.. Nefsimmiş meğer…
Namaza, ”Bayramlık” fetvâsı veren,
Kullukta, ”Mevlid”i yeterli gören,
Farz dururken, nâfileyi gösteren;
Dalâlet rehberi.. Nefsimmiş meğer…
Ağzım bağlı, güya oruç tutmuşum,
Haramları, gözlerimle yutmuşum.
Seher vakti, yorgan döşek yatmışım;
Secdeye musallat.. Nefsimmiş meğer…
Bağ bahçede, hasat vakti gelince;
Hesaplar yapmışım, inceden ince,
Lâkin, Allah için zekât denince;
Elimi bağlayan.. Nefsimmiş meğer…
Vermişim, ”Ne cömert” desinler diye;
Üç beş çürük çarık, güyâ hediye.
Arkasından, dilenmişim medhiye;
Bu alkış delisi.. Nefsimmiş meğer…
Komşuda katık yok, ben tok yatmışım,
”Tembel” demiş, gıyâbında çatmışım,
Şevkât dersi vermiş, nutuk atmışım;
Bu sahtekâr maske.. Nefsimmiş meğer…
Kur’ân ehli görmüş, küçümsemişim,
Üstelik cür’etle ”Yobaz” demişim.
Nice kul hakkını, böyle yemişim;
Oysa gerçek yobaz.. Nefsimmiş meğer…
(CENGİZ NUMANOĞLU)

selam ve dua ile.

Abdullah Gürbüz
23-04-2009, 11:28
ve aleyküm selam abi.Allah razı olsun..

Güzeyya Acar
25-04-2009, 00:02
Selamün aleyküm :)

Hadis-i Şerif :

Hediyeleşin zira o sevgiyi ikiye katlar, aranızdaki muhabbeti kuvvetlendirir ve iç sıkıntısını giderir..


Sevilene Giden Sayılır Mı Hiç ?


Bir gün bir derviş,
Bir kucak dolusu elma ile bayırlar aşan bir genç kıza rastlamış…
Bozkırın sıcağında yorgunluktan al almış kızın yanakları..
“Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?”
Diye sormuş derviş.
Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız:
“Sevdiğim çalışıyor orada…
Ona elma götürüyorum.”
“Kaç tane” diye soruvermiş derviş.
Kız şaşkın:
“İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” deyivermiş..
Ve usulca koparıvermiş derviş elindeki tespihin ipini!

Adil Güzenler
27-04-2009, 04:30
Aleykümselam kardeşim:)

Adil Güzenler
27-04-2009, 04:32
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Ey iman edenler Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin!
Ve işitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi olmayın!
Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir .
(ENFAL 20-21-22)

Abdullah Gürbüz
27-04-2009, 15:21
Selamun aleyküm

İki kişinin arasını düzelten, hayır söyleyip, hayır tebliğ eden kimse yalancı değildir.
(Müslim, 2605)

Adil Güzenler
30-04-2009, 04:38
Aleykümselam Abdullah.











Saad (r.a.) sehit olusu.

Ya Resûl, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?

– Asla!

– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?
-Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.

Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.

Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini?
Efendimiz ’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla.
Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.

Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. şu anda
nikahlısıdır.

Efendimizin gence emri:

Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.

– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..

– öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu
tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir
âdeta...

Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet,
evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
Ey kendini ’a asker bilen Müslümanlar!

Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada!
Düşman ani baskın yapacak!

şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi
bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için
lazım olan silahını da tamamlamıştır...
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.

– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:

– Sen Saad mısın? buyurur.

– Evet, deyince de dua eder:

– Ceddine saadetler!..


Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes
cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola
püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. şehitler tespit edilirken,
bir ses:


Evlenmek üzere olan Saad da şehit!

Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar
Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!

Sonra döner, oradakilere hitap eder:

– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:

– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
ALLAH zul celal hz sefeatlerine nail etsin.

Güzeyya Acar
01-05-2009, 01:06
Selamünaleyküm.
Abdullah Abi , Adil Abi Allah razı olsun sizlerden ..


Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur.Dolaştığı günlerden bir gün...fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini . Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan: " Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün ? "
Rabbim bizleri namazlarını hakkıyla şuurlu , kılanlardan eylesin inşallah.

Cumanız hayrolsun .

Adil Güzenler
01-05-2009, 04:13
Selamünaleyküm.




Abdullah Abi , Adil Abi Allah razı olsun sizlerden ..


Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur.Dolaştığı günlerden bir gün...fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini . Leyla'dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun'a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan: " Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün ? "
Rabbim bizleri namazlarını hakkıyla şuurlu , kılanlardan eylesin inşallah.

Cumanız hayrolsun .

Aleykümselam kardeşim ,Aleykümselam Abdullah
Leylayı ararken Hakkı bulmak Mecnun gibi
seninde cuman hayrolsun inşallah.

Abdullah Gürbüz
01-05-2009, 14:14
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar


Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!

Sonra döner, oradakilere hitap eder:

– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:

– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
ALLAH zul celal hz sefeatlerine nail etsin.




amin. Allah razı olsun adil abi..



Kusura bakma derviş baba, ben Leyla'nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla'nın aşkından beni nasıl gördün ? "
Rabbim bizleri namazlarını hakkıyla şuurlu , kılanlardan eylesin inşallah.

Cumanız hayrolsun .

Aleyküm selam. Efe hz.lerinin takvim yaprağında okumuştum.Allah razı olsun..

Cümleten hayırlı cumalar..

Güzeyya Acar
02-05-2009, 19:52
SÜLEYMANİYE CAMİİ



http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dc041d26a-b139-41eb-845f-1b3d87933f23.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwMS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aA3ED3AF4C79 B4365B66A2B107A357545%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)















http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dffc56342-3822-405d-8965-4b6108deae22.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwMi5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aC1A73DABDEF 84F89BBDED4B979AEB1A7%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni'nin canını sıkmıştı. Sinan'ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan'a. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)





http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d16055bca-6a61-4e20-b716-9bf0f2b08150.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwMy5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aAC4CB87F203 14F5692AFF76D13228101%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye'ye gitti. Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi.. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)








http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d328e2995-4ced-485e-9c2d-ed8af67f6260.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwNC5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aF3E582337AC D4237B2F24F4462861D1D%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle '' Bu ne iştir Mimarbaşı '' diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan'ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)





http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3df3163cd8-a0dc-4ad7-808a-12bee9605c3f.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwNS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a72CDCC83FCF 549ADB79595B274D5ACE3%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d16bf882c-f379-4374-aa07-fcc2174ad248.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwNi5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a4AB6585EFDA 14EF69DA701E1E4187430%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d2b207196-304c-4ea1-8686-fddb95472e63.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwNy5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aC7B0E61050C 74BD2AAD0C7365CE74170%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni'de , Sinan'ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı.. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)





http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5f828b21-f3f6-405f-a7ad-c64b5abaa24f.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwOC5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aEC2E8D55E7A D4E76BBFA0DC585E3089F%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5efb7ab2-8796-4000-9a34-2617c4fa5d75.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwOS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aAEDDEE3A4FA F4453BAA3F40861698EBF%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d41cdea2e-f6aa-4367-af71-c4b0d7f32ee7.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxMC5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aD68EB29FBAF E4FCDAD684BFD805952ED%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı. Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi… (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d81961ea7-f5fe-45b1-a1a1-0780e5dccadd.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxMS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a989E7B81EBE 94660B70D3F37A4ACA4DD%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d27673e58-2906-4b63-a50b-404fb64a0075.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxMi5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a8CBE76FABAF 443E78E093D6455C38ADD%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d54669ad8-4859-4970-915b-964e509301fd.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxMy5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a8417D8E6F5F F408FB3FEC3338E5BD58E%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Bütün bunlar bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.Son Bir Şifre Daha Var. Hani oyuklar var ya isin bir odada toplanmasını sağlayan , hava akımını içeri alan. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3da0b543c1-8ce0-42f4-901d-0ee53ba34821.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxNC5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a4043B66AA51 84608925E831CADC35F4E%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d26aa86df-4530-43fd-8753-4f0d9796a7a0.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxNS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aD9C159B25C4 94C13BCE619A62DEA2E91%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Ayrıca Süleymaniye'nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)

Abdullah Gürbüz
04-05-2009, 00:51
Selamun aleyküm..Bende demin okumuştum bu haberi paylaşıyım istedim :)

http://resim.samanyoluhaber.com//haber/1/4/8/4/8/148484.jpg

Kâbe ölçülerine göre yapılan tek cami
Fatih-Çarşamba'daki meşhur İsmail Aağa Camii'nin Kabe ölçülerine göre yapılmış tek cami olduğunu biliyor muydunuz?

Kabe'nin duvarlarının ölçüsü 11.68, 12.04, 10.18, 9.90 metre. İsmail Ağa Camii'nin duvarları da Kabe duvarları gibi birbirinden farklı ölçülere sahip.

İsmail Ağa Camii, mimarisinden çok sosyal konumu nedeniyle büyük ilgi gören ve önemli bir cami… Mimarisindeki sadelik ve tevazu nedeniyle dış görünüş olarak turistik bir değer atfedilmeyen İsmail Ağa Camii'nin aslında dünyadaki Kabe ölçülerine göre yapılmış tek cami olduğunu biliyor muydunuz?

1723 yılında Osmanlı'nın 56. Şeyhülislamı Ebuishak İsmail Efendi'nin yaptırdığı caminin ölçüleri, en, boy ve yükseklik olarak Kâbe'nin ebatları ile birebir örtüşüyor. Tüm duvarları tıpkı kabe gibi farklı ölçülere sahip. Yani 9m ile 11 metre. Kagir ve kubbeli cami, Lale Devri Osmanlı mimarisinin barok üsluba geçiş örneklerinden. Ana kubbenin iki yanında üçer küçük kubbe daha var. En, boy ve yükseklik bakımından Kábe'yle aynı ölçülerde. Caminin içinde sekiz mermer sütunun üzerinde kadınlar mahfili cemaat bölümünün üstünde, beş küçük kubbe yer alıyor. Kabe'nin çevresindeki revakları hatırlatıyor. .. Bu bölümün sağında ve solunda duvara oyulmuş iki mermer mihrap bulunuyor. İsmailağa Camii, 1894'teki büyük İstanbul depreminde harap oldu, minaresi yıkıldı. Bakırcı ve kalaycılara mesken oldu. 1952'de Vakıflar'ın gözetiminde halkın yardımlarıyla aslına sadık kalınarak onarıldı ve yeniden ibadete açıldı. Yenişafak

Adil Güzenler
04-05-2009, 02:56
SÜLEYMANİYE CAMİİ




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dc041d26a-b139-41eb-845f-1b3d87933f23.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwMS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aA3ED3AF4C79 B4365B66A2B107A357545%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)

















http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3dffc56342-3822-405d-8965-4b6108deae22.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwMi5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aC1A73DABDEF 84F89BBDED4B979AEB1A7%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni'nin canını sıkmıştı. Sinan'ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan'a. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)





http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d16055bca-6a61-4e20-b716-9bf0f2b08150.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwMy5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aAC4CB87F203 14F5692AFF76D13228101%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye'ye gitti. Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi.. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)








http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d328e2995-4ced-485e-9c2d-ed8af67f6260.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwNC5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aF3E582337AC D4237B2F24F4462861D1D%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle '' Bu ne iştir Mimarbaşı '' diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan'ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)





http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3df3163cd8-a0dc-4ad7-808a-12bee9605c3f.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwNS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a72CDCC83FCF 549ADB79595B274D5ACE3%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d16bf882c-f379-4374-aa07-fcc2174ad248.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwNi5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a4AB6585EFDA 14EF69DA701E1E4187430%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d2b207196-304c-4ea1-8686-fddb95472e63.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwNy5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aC7B0E61050C 74BD2AAD0C7365CE74170%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni'de , Sinan'ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı.. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)





http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5f828b21-f3f6-405f-a7ad-c64b5abaa24f.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwOC5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aEC2E8D55E7A D4E76BBFA0DC585E3089F%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d5efb7ab2-8796-4000-9a34-2617c4fa5d75.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAwOS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aAEDDEE3A4FA F4453BAA3F40861698EBF%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d41cdea2e-f6aa-4367-af71-c4b0d7f32ee7.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxMC5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aD68EB29FBAF E4FCDAD684BFD805952ED%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı. Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi… (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d81961ea7-f5fe-45b1-a1a1-0780e5dccadd.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxMS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a989E7B81EBE 94660B70D3F37A4ACA4DD%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d27673e58-2906-4b63-a50b-404fb64a0075.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxMi5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a8CBE76FABAF 443E78E093D6455C38ADD%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d54669ad8-4859-4970-915b-964e509301fd.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxMy5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a8417D8E6F5F F408FB3FEC3338E5BD58E%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Bütün bunlar bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.Son Bir Şifre Daha Var. Hani oyuklar var ya isin bir odada toplanmasını sağlayan , hava akımını içeri alan. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3da0b543c1-8ce0-42f4-901d-0ee53ba34821.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxNC5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253a4043B66AA51 84608925E831CADC35F4E%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)




http://co116w.col116.mail.live.com/mail/SafeRedirect.aspx?hm__tg=http://65.55.40.167/att/GetAttachment.aspx&hm__qs=file%3d26aa86df-4530-43fd-8753-4f0d9796a7a0.jpg%26ct%3daW1hZ2UvanBlZw_3d_3d%26nam e%3dY2xpcF9pbWFnZTAxNS5qcGc_3d%26inline%3d1%26rfc% 3d0%26empty%3dFalse%26imgsrc%3dcid%253aD9C159B25C4 94C13BCE619A62DEA2E91%2540adnan&oneredir=1&ip=10.12.158.8&d=d5528&mf=0&a=01_81a56fcce4ec81959633fd0364bc3c98212fda234200c 0c47813c128161b157a (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)



Ayrıca Süleymaniye'nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz. (http://groups.yahoo.com/group/canimgrubum)






Selamun aleyküm..Bende demin okumuştum bu haberi paylaşıyım istedim :)



http://resim.samanyoluhaber.com//haber/1/4/8/4/8/148484.jpg


Kâbe ölçülerine göre yapılan tek cami
Fatih-Çarşamba'daki meşhur İsmail Aağa Camii'nin Kabe ölçülerine göre yapılmış tek cami olduğunu biliyor muydunuz?


Kabe'nin duvarlarının ölçüsü 11.68, 12.04, 10.18, 9.90 metre. İsmail Ağa Camii'nin duvarları da Kabe duvarları gibi birbirinden farklı ölçülere sahip.


İsmail Ağa Camii, mimarisinden çok sosyal konumu nedeniyle büyük ilgi gören ve önemli bir cami… Mimarisindeki sadelik ve tevazu nedeniyle dış görünüş olarak turistik bir değer atfedilmeyen İsmail Ağa Camii'nin aslında dünyadaki Kabe ölçülerine göre yapılmış tek cami olduğunu biliyor muydunuz?


1723 yılında Osmanlı'nın 56. Şeyhülislamı Ebuishak İsmail Efendi'nin yaptırdığı caminin ölçüleri, en, boy ve yükseklik olarak Kâbe'nin ebatları ile birebir örtüşüyor. Tüm duvarları tıpkı kabe gibi farklı ölçülere sahip. Yani 9m ile 11 metre. Kagir ve kubbeli cami, Lale Devri Osmanlı mimarisinin barok üsluba geçiş örneklerinden. Ana kubbenin iki yanında üçer küçük kubbe daha var. En, boy ve yükseklik bakımından Kábe'yle aynı ölçülerde. Caminin içinde sekiz mermer sütunun üzerinde kadınlar mahfili cemaat bölümünün üstünde, beş küçük kubbe yer alıyor. Kabe'nin çevresindeki revakları hatırlatıyor. .. Bu bölümün sağında ve solunda duvara oyulmuş iki mermer mihrap bulunuyor. İsmailağa Camii, 1894'teki büyük İstanbul depreminde harap oldu, minaresi yıkıldı. Bakırcı ve kalaycılara mesken oldu. 1952'de Vakıflar'ın gözetiminde halkın yardımlarıyla aslına sadık kalınarak onarıldı ve yeniden ibadete açıldı. Yenişafak





ALEYKÜMSELAM KARDEŞLERİM paylaşımlar için ALLAH razı olsun

Abdullah Gürbüz
06-05-2009, 13:51
Bahtiyar, fitneden kaçınan kimse ile, belalarla karşılaşınca sabreden kimsedir. Ne mutlu ona!
(Ebu Davud, 4263)

Kıyamet günü, insanların Allah'a en sevgili ve mekan olarak en yakın olanı, adil imamdır, Allah'a en menfuru, O'ndan mekan olarak en uzak olanı da zalim sultandır.
(Tirmizi, 1329)

Kaan Elbir
06-05-2009, 14:00
Selamun Aleyküm cümleten. Uzun zamandır giremiyorum buraya. İyidir inşallah herkes?

Abdullah Gürbüz
06-05-2009, 14:21
Aleyküm selam kaan. Niye giremiyosun alman hükümeti İnanç Dünyasına erişimi engelledimi :) Arada sırada uğra özletme kendini.Zaten o kadar gelip gittin bi kere görüşebildik kısmet napalım .

Kaan Elbir
06-05-2009, 14:26
Abi vallahi günahımı alacaksın, sanki geldiğimde senden saklandım, aradım aradım açmadılar telefonu, ben ne yapayım :)

Abdullah Gürbüz
06-05-2009, 14:37
Yok ben bişey demedim kısmet dedim da :) SAklanmaya saklanmadın ama çalışyorumdur nöbette açamıyodum. Sağlık olsun ömrümüz varsa görüşürüz:)

Kaan Elbir
06-05-2009, 15:23
Biliyorum abi şaka yaptım, hayırlısı yaza inşallah.

Abdullah Gürbüz
06-05-2009, 15:41
Yetişemiyosun bana dört koldan saldırıyorum :D Hayırlısı kaan.Yaza görüşürüz inşallah.Gerçi onada görüşcemiz 1-2 saat ya bi gelirken bi giderken.Çok sohbet ettik.Zaman çalışma zamanı görüşürüz inşaallah..

Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse herbiriniz kiminle dostluk
kuracağına dikkat etsin.
Ebu Davud, 4833

Adil Güzenler
06-05-2009, 21:23
Selamun Aleyküm cümleten. Uzun zamandır giremiyorum buraya. İyidir inşallah herkes?

Aleykümselam Kaan hoşgeldin

Yetişemiyosun bana dört koldan saldırıyorum :D Hayırlısı kaan.Yaza görüşürüz inşallah.Gerçi onada görüşcemiz 1-2 saat ya bi gelirken bi giderken.Çok sohbet ettik.Zaman çalışma zamanı görüşürüz inşaallah..

Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse herbiriniz kiminle dostluk
kuracağına dikkat etsin.
Ebu Davud, 4833

ALLAH İÇİN SEVEN VELİ KULLAR
Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor:
Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Allah-u Teâlâ’nın kullarından öyleleri vardır ki –onlar ne peygamberlerdir ne de şehidler– kıyamet günü Allah katındaki makamlarından dolayı hem peygamberler hem de şehitler o kullara imrenirler. Sahâbe:
–Ey Allah’ın Resûlü (s.a.v.) onlar kimdir, bize anlat?! dediler.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
–Onlar, aralarında herhangi bir akrabalık ya da ticari bir ilişkisi olmadığı halde, sırf Allah’ın rızası için birbirlerini seven bir topluluktur. Vallahi onların yüzleri nur gibidir. Nurdan tahtlar, koltuklar üzerine kurulup otururlar. İnsanlar korkuya kapılırlarken onlar asla korkuya kapılmayacak; insanlar hüzünlenirlerken onlar kesinlikle hüzünlenmeyeceklerdir. (Ardından şu ayeti okudu:)
“İyi bilin ki Allah’ın veli kullarına asla korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.”[1] (http://www.hz-muhammed.net/site/hz.%20peygamber'den%20gen%C3%A7lere%2050%20nasihat/41.asp#_ftn1)
İnsanlar arasındaki ilişkiler iki temel üzerine kurulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) bize böyle haber vermiştir.
Akrabalık.. “...aralarında bir akrabalık olmadığı halde...”
Maddi çıkar.. “...ya da aralarında ticari bir ilişki olmadığı halde...”
İnsanlar arasındaki ilişkileri iyiden iyiye inceleyenler, bu peygamberî sözün bütünüyle doğru olduğunu hiç şüphesiz görecektir. İnsani ilişkilerin temeli, akrabalık ve maddi çıkar olarak belirecektir.
Bu iki esas, insanların hayâtında doğru konumlarına oturur, olmaları gereken yerde olurlarsa düzen, emniyet ve güvenin gerçekleşmesini sağlarlar.
Fakat...
Akrabalık ve maddi çıkar üzerine kurulu ilişkilerden çok daha yüce, çok daha üstün olan ve insanı hayâtın, maddenin kir ve pisliğinden çekip alarak vicdani temizliğe ulaştıran bir ilişki türü daha vardır.
Bu dereceye, ancak Allah için seven mü’min kullar ulaşabilir.
Sevgili gençler...
Sizler peygamberlerin Allah katındaki derece, makam ve saygınlıklarını hiç şüphesiz biliyorsunuz. Dünya hayâtını çok ucuz bularak canlarını Allah yolunda satan şehidlerin makam ve mevkilerini de biliyorsunuz.
İşte o peygamberler ve şehidler, ahirette Allah katında sahip oldukları makam ve mevkilerinden dolayı Allah’ın birtakım kullarına imrenir, onlara gıbta ederler. O makam, Allah’ın veli kullarını bütün hücrelerine varıncaya kadar dörtbir yandan kuşatıp bürüyen nur makamıdır...
İşte o insanlar Allah’ın veli kullarıdır!
Allah’ın kendileri hakkında “İyi bilin ki Allah’ın veli kullarına asla korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de”[2] (http://www.hz-muhammed.net/site/hz.%20peygamber'den%20gen%C3%A7lere%2050%20nasihat/41.asp#_ftn2) dediği veli kullardır.
Çünkü gönüllerini, yüzlerini ve ruhlarını engin bir nur okyanusu kaplamıştır. Onlar burada emniyet, güven ve iç huzuru bulmuşlardır. Onlara artık ne korku ulaşabilir ne de hüzün.
Sevgili gençler...
Peki niçin?!
Çünkü insan kalbi gerçekten Allah’a olan sevgisinde samimi olur ve hareket halindeyken, durgun, uyanıkken ve uykuda, uzanmış yatarken ve ayakta iken, görmesinde, işitmesinde ve çalışmasında sürekli olarak bu sevgiyi iç dünyasında hissederse bu sevginin ışınları ondan bütün kainata, mahlukata ve mevcudata doğru yayılır. Böylece her şeyi, bu içten ilahi sevgi terazisiyle ölçüp tartar. Bütün varlığını bu sevginin üzerine kurar.
Sizler çocukça, masum ve temiz halinizle gerçekten büyüklerden daha çok o veli kullardan olabilirsiniz. Çünkü -canlarım- sizler, henüz halkın örf ve gelenekleri içinde kaybolup gitmediniz. Maddi çıkar sebepleri ve neticeleri sizi etkisi altına almadı. Çıkarcı ilişkiler size baskın gelmedi.
Büyük sahâbî Süheyb b. Sinan el-Rûmi’nin (r.a.)yaşam hikayesini, Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında gösterdiği tavrı bilmelisiniz?!
Gerçekten Süheyb, Mekke’de çok büyük bir servetin sahibiydi. Son derece zengin idi. Hicret edip Medine’de Hz. Peygamber’e (s.a.v.) katılmak istediğinde Kureyşliler yolunu kestiler. İçlerindeki akılsızlar, onun geçmişteki fakirliğini ve köleliğini yüzüne vurdular. Onlar bu sözleriyle, sahip olduğu serveti ima ediyorlardı.
Süheyb, anlamlı anlamlı Kureyşlilere baktı. Sonra bütün servetini onlara terketti. Onlar da Süheyb’i bırakarak yoluna devam etmesine izin verdiler.
Süheyb, Allah’ı ve O’nun sevgisini bütün dünya servetlerine tercih etti; bu uğurda ne ailesini önemsedi ne de başkalarını. Acaba, Hz. Peygamber (s.a.v.) onu Medine’de karşıladığında ona ne söyledi?!
Hz. Peygamber (s.a.v.) onu görünce tebessüm etti ve dudaklarından şu sözler döküldü:
“Ey Ebû Yahya! Kârlı bir alışveriş oldu!.. Ey Ebû Yahya! Kârlı bir alışveriş oldu!..”
Sevgili gençler...
Faziletli dostlar...
Evet... faziletli, felâha ermiş, kâr eden insanları örnek almanızı ve Allah’ın rızası uğrunda sevenler makamına yükselmenizi istiyoruz. Hiç şüphesiz bu, kendilerine peygamberlerin ve şehidlerin bile imrendiği veli kulların makamıdır. (alıntıdır)

Allah için birbirini sevenlere Selam olsun.

Abdullah Gürbüz
07-05-2009, 23:29
Allah razı olsun adil abi.



Rusya Çeçenistan savaşında bir grup Çeçen mücahid Rusların eline esir düştü. Rus General Çeçen esirlere sordu : “ Siz bu kadar az kişi ile nasıl olur da Rusya gibi bir devle başa çıkabiliyorsunuz” Mücahidlerden biri generali korkutmak için “ Bizim attığımız bir taş Allah’ın izni ile bomba olur sizin tanklarınızı parçalar” diye cevap verdi. Bu cevap üzerine Rus general çok meraklandı. General Mücahid’e “Gün doğunca dediğin şeyi yap da görelim” dedi. O Mücahid sabaha kadar “Allah’ım ben onları korkutmak için öyle dedim. Lütfen benim gözümü kara çıkarma” diye dua etti. Sabah olunca general esir kampına geldi. Mücahid eline aldığı taş ile birlikte tanktan 4-5 metre uzaklaştı ve “Ya Allah Ya Settar” diye bağırarak taşı attı. Tank birden infilak etti. Birkaç Rus askeri orada öldü. Mücahitler de kargaşadan faydalanarak kamptan kaçtı.
Bu olay bir rapor ile Kremlin’e bildirilmiştir

Abdullah Gürbüz
10-05-2009, 12:17
Selamın aleyküm. Böyle mübarek topraklardan bi kaç anı paylaşmak isterim inancın getirdiği zaferi görmek maksadıyla..



19 Yaşında Artur isimli bir çeçen kardeş her zaman geçtikleri yerden mücahid kardeşlerinin yanına gitmekteydi ancak rus askerlerinin kontrol noktasını görüp bu durumda onlarla başedemeyeceğini anlayınca RABBİMİN o eşsiz kelamına başvurdu.Yasin suresinin 9. ayetini okudu.(Biz önlerinde bir set, arkalarında bir set çektik. Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler/YASİN 9)ALLAH(c.c.)'tan yardım diledi bu ayeti okuduktan sonra askerlerin çok rahat görebilecekleri yerden ALLAH(c.c)ın lütfuyla ruhları bile duymadan geçivermişlerdir ki bu olaydan sonra zaten ALLAH yolunda olan bu kardeş imanını tazeleyerek ayetlerin verdiği o güce sımsıkı sarılmıştır

Adil Güzenler
10-05-2009, 20:57
Selamın aleyküm. Böyle mübarek topraklardan bi kaç anı paylaşmak isterim inancın getirdiği zaferi görmek maksadıyla..



Aleykümselam Abdullah Maaşallah boş bırakmıyorsun buraları.

Abdullah Gürbüz
11-05-2009, 01:20
Aleykümselam Abdullah Maaşallah boş bırakmıyorsun buraları.

Elimizden geldiği kadar abi..



MUTLULUĞUN FORMÜLÜ 40 AYETTE GİZLİ!



İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

En’am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

En’am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana ‘off‘ bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.

Adil Güzenler
11-05-2009, 04:35
Elimizden geldiği kadar abi..


Muhtiş ya Eyvallah Abdullah

recete belli ama ne kadar ? başvuruyoruz yada sadace belirli günlerde veya hergün bıraz okuyup anlamlarını bile düşünmeden rafa koyduğumuz bir kitapmı KURAN
Mevlam okuduğunu anlayıp ahitette ve dünya,da mutluluk recetesi olan KİTABIMIZI hakıyla anlamayı ve yaşamayı nasip müyesrer eylesin.

Abdullah Gürbüz
16-05-2009, 14:12
Namaz bürhandır. Oruç sağlam bir kalkandır. Sadaka hataları söndürür, tıpkı suyun ateşi söndürdüğü gibi.
(Tirmizi, 614)

Adil Güzenler
17-05-2009, 01:11
Büyüklerin büyük sözleri vardır, derin mânâlar saklıdır içlerinde zarif ve umman lar gibi. Onlar az konuşurlar öz konuşurlar. Susarlar, sessizlikleriyle daha tesirli etkilerler muhataplarını. Tecrübeler konuşur onlarda, gönül çağlayanlarından akıp gelen nasihatler doludur her kelâmların da...
Maneviyata susamış gönüller için, kulak tırmalamaz, zihin bulandırmaz, kalp karartmaz sözlere ihtiyaç olur. İlham ile akıp gelen o söz incileri, ab-ı hayat gibi gönülleri yıkar, temizler, coşturur..aşk verir, şevk verir, ümit verir.. İman verir muhtaç gönüllere o yüce sözler ve söyleyenler...
İşte onlardan sadece birinin sofrasına oturup kalbimizi ve ruhumuzu serinletelim gelin. ’’Bel evladı olma, yol evladı ol’’ demişler.
Biraz açalım mı? Mâlum; Bel evladı : Zürriyet, çoğalma, bir ana-babadan doğan evlat demektir. Yol evlâdı ise; Tasavvufta kullanılan bir tabirdir. Hakka gönül vermiş, arif’in işaretine dikkat edip gerçeği, hakikati bulan, doğru yolun yolcusu demektir.
Yollar yolcular için vardır. Yollar hedefe varmak maksada ulaşmak için yürünür, ömürler gaye uğrunda geçer yollarda. Şâyet yolun sonunda hedef yoksa, maksûda kavuşup, dosta ulaşıp, yeni yollara hazırlanma yoksa, yol değildir gidilen yer. Gözünün yan tarafları kapatılıp hep önünü gördüğü için yol alıyorum diyerek durmadan bir kuyu başında dolanan ‘dolap beygiri’ gibi dolaşıp duran bir avâredir beşer...
Yol o ki; Hakka vara, haklıyı kurtara. Yol o ki yolcusunu, mazlumun ahını dindi
rip gözyaşını silmeye götüre. Yol o ki; ana-babaya vara. Yol Yunus’un yolu gibi:
‘Araya araya bulsam izini,
İzinin tozuna sürsem yüzümü.
Hak nasibetse gürsem yüzünü,
Yâ Muhammed cânım arzular seni’!
Yol o ki; Yola gidene emânetler edebilesin. Yolların başında durup, insanlığa en doğru ve en güzel yolu işaret eden en büyük teşrifatçı Hz. Muhammed’ül Emin sav. gibi. Arkadaşı Hz. Ömer ra. Umre’ye gitmek için izin istemeye varmıştı. ‘Yol Evlâdı’ olduğunu ispatlamıştı. Destur almadan, gönül alıp müsaade istemeden gidemezdi o büyük Ömer ra. İzin verildi Efendisi tarafından ama emânette verilmişti şöylece : ‘Kardeşlik bana da dua eder misin orada’? Aman ALLAH’ım!.. Kardeşlik bana da dua eder misin orada ?.. Ne kutlu yolculuk, ne mutlu yol evlâdı, ne müthiş bir emniyet ve emanet !...
“Yol Evlâdı” tabirini biraz daha açalım. Konfüçyüs şöyle der : ’’Bir adamın babasının kral olması, onun prens olmasına yetmez. Prens kavramının içeriğinde, güçlü, cömert, adil, cesur olmak da vardır.’’
Atalar sözümüzde de şöyle şiirleştirilmiştir : ‘’Asil kişi kendisi ölse dahi soyu yeter. Yere ne ekersen o biter, oğlunun tabiatı da atasına çeker.’’
“Oğul babasının sırrıdır” denmiştir. Bazı kitaplarda Hadis diye de yazılıdır ama kesin belli değildir. Mânâsı güzel olan bu hakikat bize şunu anlatıyor: ‘’Baba vesiledir, kabuktur. Özü ise marifet-i ilâhiyedir, güzel ahlaktır, asâlettir’’..
İbn-i Kemal merhum’un bir kıt’ası vardır, derki:
’’Marifet gerçi ki beyzâdelere lâzımdır,
Ehli ilim olmaz ise yine beyoğlu beydir.
Alim evladı olup medrese-i âlemde,
Câhil olmaktan ise doğmadan ölmek yeridir!’’
Evet, asâlet, babadan oğla intikal eder. Bir beyin, yahut ağanın oğlu olsa da yine ’bey’, veyahut ‘ağa’ unvanına varis olur. Fakat ilim-irfan, miras kalmaz. Alim bir zatın oğluna, babasının fazlü kemâline hürmeten âlim denilmez. Alim bir babanın cahil bir oğlu olmak acıklıdır ve talihsizliktir; keşfedilemeyip kaybedilmiş bir hazinenin pişmanlıklarıdır.
Güzel ahlak, kemalât, takva dünya mirası değildir, nesep ve miras yoluyla elde edilmez. O bir mazhariyettir. Lütfu ilahiyedir..Yol gösterici, irsâd edici alim-i mürşidlerin, âriflerin soluklarıyla soluklanma, gölgelerinde serinleme, derslerin de kafa-gönül aydınlatma ile kazanılır.
Bir kaç misal arz edeyim: Hz. Nuh (AS) en büyük Peygamberlerden, hanımı ve Kenan ismindeki oğlu, peygamber hanımı ve peygamber evlâdı iken küfür üzere helâk oldular. Ebû Leheb’e, Hz. Muhammed (SAV) Efendimizin amcası olmak fayda vermedi, müşrik olarak gitti.
Hz. Bilâli Habeşi (RA) azadlı bir Habeş’li köle iken, Kureyş’in büyüklerinden, Ömer-ül Faruk ra. O’nun için : ‘Ebu Bekir seyyidimizdir, Bilâl Efendimizi âzad etmiştir’ demiştir.
Maddi şeylerde oğul, babanın varisi olup zor ile de olsa alırken, maneviyattan zaman alamıyor. En güzel örneklerden biri de yine hepimizin bildiği (zahiren biliriz de, gerçekde çok az) Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rûmi Hazretleri; Sultan Veled gibi mükemmel yetişmiş bir oğlu varken, irşat makamını talebelerinden halifesi Hüsameddin Çelebi’ye bırakmıştır.
“Esrar-ı hafiye var bilinmez,
Etvar-ı tasarruf-u Hüda’da” derler ariflerimiz. Yani, Hidayet verici Rabbimizin hikmetli işleri vardır, nice gizli sırlar vardır o işlerde bilemediğimiz.
Akılları hayrette bırakan işleri ALLAH’ın kudretine havale edebilsek yeter. Hikmeti ilahiyye icabı bazen azgın bir müşrik veya din düşmanının evlâdı hakiki bir mümin oluverir, bazen da bir peygamber evlâdı, kıpkızıl bir kâfir çıkıverir. Maneviyatta veraset caiz olsaydı böyle olmaması lazım gelirdi.
Ve Kur’an hakikatları söylüyor arif olana: ’’Taneleri ve çekirdekleri çatlatıp yararak (her şeyi gelişme yoluna koyan) ALLAH’tır. Ölüden diriyi O çıkarır, diriden ölüyü çıkaran da O’dur.’’ Enam:95
(Ölüden diriyi çıkarmak: kuru taneden yeşil bitki, kâfirin neslinden mümin çıkarma;diriden ölü çıkarma ise bunun aksi olarak açıklanır. Canlılar ölü maddeleri yiyerek beslenir. Bebeğin bedeni ölü sütü, canlı ete dönüştürür. Canlı bedenden ölü süt çıkar. Bunun da ötesinde, hayat ve ölüm deveranı, hayatın sırrı ve kâinatın ihtiva ettiği büyük bir mûcizedir. Su, karbondioksit, hidrojen ve topraktaki inorganik tuzlar, güneş ışığı, yeşil bitkiler ve muayyen bakteriler sayesinde, nebat ve hayvandaki hayat maddesini teşkil eden organik maddelere dönüşürler. İkinci durumda ise bu maddeler, canlı artıkları halinde ölüm âlemine dönerler. Böylece Yüce Yaratıcı akıp giden zamanın her anında ölüden hayat, hayattan ölü çıkarır.-Bu açıklama, Suat Yıldırım mealindendir)
Ebu Cehil’in oğlu, küfür babasının oğlu İkrime ra. babası Bedir de cehenneme giderken, oğlu İkrime Yermük muharebesinde şehid olup Cennet’e uçtu. Hem de Efendimizden de, ‘Hoş geldin ey hicret yolcusu’ iltifatını almış olarak.
Meleklerin yıkadığı Hanzele ibni Amir. Hanzele ra. Ebû Amir isimli mürtedin oğludur. Münafıkların reisi İbn-i Selul’ün damadı iken aynı zamanda. Uhud’da ALLAH ve Peygamberi uğrunda şahâdet şerbetini içti. Melekler gaslettiler. Cenaze namazında Efendimiz sav. ayaklarının ucuna basıyordu. Niçin Ya Rasûlallah ? dediler. – ‘’O kadar çok melek var ki ayak basacak yer bulamıyorum’ buyurur. Bel evlâdı mı, yol evlâdı mı olmak..veya olamamak.!!
Kul fanidir yol mukaddes.
Bir gün verilecek son nefes.
Ne makam kalıcı ne de boş heves.
Sadece Yaradan’a hizmettir gerçek adres.
Ey gençler! Avrupa’nın maddi imkanları sizin kafa ve kalbinizi sarhoş etmesin, düşüncelerinizi dumura uğratmayın. Hakka hakikate sırt çevirmeyin. Mutluluğu seviyorum zannettiğiniz kız veya gencin gözlerinde değil yüreğinde arayın. Vicdanlarınızı dinleyin. Kaybedilen zaman, geri gelmez. Kırılan kalplerin tamiri çok zordur.
Gençler yol evlâdı olun. Yol evlâdı olmayan veya olamayan gençler! Bel evlâdı olduğunuz anne-babalarınızı da kaybediyorsunuz farkında olmadan.
Siz gençliğinize güvenip aldanıyorsunuz. Unutmayın kırdığınız, terk ettiğiniz, sırt çevirdiğiniz sevdikleriniz, sevmeniz gerekenler ve sizi sevenler yarın dünyalarını değiştirebilirler. Okuldan duyarsın, işte duyarsın.Eyvah! Dersiniz ama geçmiştir. Unutmayın!.. Siz ne olur hakkını helal et diyip göz yaşı ile yalvarırken ondan ses çıkmayacaktır. Çünkü....
Gençler! Yol evlâdı olun, kimseyi yoldan koymayın..Yolda harami değil, yol gösterici olun. Yolun hakkını verin. Yoldan geçenlere mani olan engelleri kaldıran olun. Yol bitmeden ömür biter, tedbirli olun. Yolculardan beddua değil, hayır dua alın. Yolunuz ikileşirse şayet doğrusunu bulmak için Kur’an’a müracaat edin. Hala sizi yoldan alıkoymak isteyenler olursa, Sünnet-i Seniyye’ye sarılın.
Ey yolcular ey yolcular !
Yol Muhammed’in yoludur..
Her bahçenin gülü kokmaz!
Gül Muhammed’in gülüdür!..
Fani gençliğin her türlü itaat ile ebedi saadeti kazanılması dileklerimle..
Hoş kalın efendim…

Halil sahin

Abdullah Gürbüz
17-05-2009, 02:03
Cenaze namazında Efendimiz sav. ayaklarının ucuna basıyordu. Niçin Ya Rasûlallah ? dediler. – ‘’O kadar çok melek var ki ayak basacak yer bulamıyorum’ buyurur.

Allah razı olsun adil abi..

Adil Güzenler
20-05-2009, 03:57
Allah razı olsun adil abi..

Ecmain Kardeşim.

Adil Güzenler
20-05-2009, 04:06
http://www.youtube.com/watch?v=zOLOrVJSSE4&feature=channel_page

sonra kalkıp kıyama yerin ta göbeğinden

Bilal ve Ammarları bir daha yetiştirsen

Bir daha Sıddıkları Birdaha Farukları,Zinnureyle,Kerrarı önümüze koyversen.


(çok sevdiğim bir ezgi paylaşmak istedim selam ve dua ile.)

Abdullah Gürbüz
20-05-2009, 16:38
zOLOrVJSSE4

sonra kalkıp kıyama yerin ta göbeğinden

Bilal ve Ammarları bir daha yetiştirsen

Bir daha Sıddıkları Birdaha Farukları,Zinnureyle,Kerrarı önümüze koyversen.


(çok sevdiğim bir ezgi paylaşmak istedim selam ve dua ile.)

Allah c.c razı olsun adil abi.Bu ara yine ok doluyum.Dün Çağrı filmini tekrar gözyaşları içinde izledim.Efendimiz (s.a.v) ve yanındaki mübarekler neler çekmişler islam'ı yaymak için.Bide günümüze bakın dünyanın dört bir yanında islama saldırı var misyonerler devlet koruması altında görevlerini rahatça yapıyorlar ve içimizdeki münafıklar! Biz ise sadece seyredip birbirimizi yiyoruz.Biz hak din islam'a ihanet ediyoruz.Birde efendimiz(s.a.v)'den şefaat bekliyoruz.Ne olacak halmiz hiç bilmiyorum :(

Adil Güzenler
20-05-2009, 20:42
Allah c.c razı olsun adil abi.Bu ara yine ok doluyum.Dün Çağrı filmini tekrar gözyaşları içinde izledim.Efendimiz (s.a.v) ve yanındaki mübarekler neler çekmişler islam'ı yaymak için.Bide günümüze bakın dünyanın dört bir yanında islama saldırı var misyonerler devlet koruması altında görevlerini rahatça yapıyorlar ve içimizdeki münafıklar! Biz ise sadece seyredip birbirimizi yiyoruz.Biz hak din islam'a ihanet ediyoruz.Birde efendimiz(s.a.v)'den şefaat bekliyoruz.Ne olacak halmiz hiç bilmiyorum :(


Eyvallah Abdullah Mevlam senden razı olsun .
İslam garip geldi garip gitmeyecekmi küffar dünde vardı bügünde var bu gün bize düşen Karınca misalinde olduğu gibi bu yolda sıratı müstakim üzere sabit ve dik durmak yakışır ama inanıyorumki senin gibi güzel kardeşlerimiz olduğu müddetçe bu dava hiç sahipsiz kalmayacak dün olduğu gibi.
selam ve dua ile.

Ahmet Gökay Akdeniz
20-05-2009, 21:08
Benim bir sorum olucaktı . Erkekler Kulağına küpe ve koluna dövme yaptırması günahmadır. Değilse kötülükleri varmıdır ?

Adil Güzenler
21-05-2009, 00:54
Benim bir sorum olucaktı . Erkekler Kulağına küpe ve koluna dövme yaptırması günahmadır. Değilse kötülükleri varmıdır ?


Güzel kardeşim.

İslâm Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Hz. Peygamber zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her halükârda ergen erkeklerin kulaklarını deldirmeleri ve küpe takmaları, çoğu hukukçulara göre haram ve bazılarına göre ise mekrûhtur; yani kısaca caiz değildir.

Câhiliye devrinden beri Araplar vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yapa gelmişlerdir. Bugün bu âdet bilhassa Şark vilayetlerimizde yer yer sürdürülüyor. Avrupa ve Amerika'da bazı gençler bunu bir "süs" şeklinde yaparken, yurdumuzda da birtakım hevâî gençler onları taklit ediyorlar. Cahiliye Arapları dövmeyi süslenmek için yaparlarken; dövme ile bedenlerine çeşitli şekil ve suretler yaparak bununla mafsallarının güç kazandığına inanırlardı. Bugün ise bu tamamen bir özentiden öteye geçmemektedir.

Dövme, bilinen şekliyle şöyle yapılıyor: Vücut, iğne ve benzeri âletlerle kan akacak şekilde yaralanıyor. Sonra aynı yere iç yağı ve bazı maddeler konarak yara iyileşmeye terk ediliyor. Sonunda deri altında koyu yeşil bir şekil meydana geliyor.
Âlûsî, Kitabü'lîrb isimli eserinde dövmeyi bâtıl ve çirkin bir âdet olarak vasıflandırıyor. Zaten İslâm da bunun için yasaklamış, haram saymıştır. Çünkü bunda Cenab-ı Hakkın yarattığı vücut üzerinde bir değişiklik yapılmış olmaktadır.

Buharı ve Müslim' de rivayet edilen hadislerde de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) dövme yapmayı ve yaptırmayı yasaklamış, bunları yaptıranın İlâhî rahmete liyakatini kaybettiklerim bildirmiştir.

Bilmeden dövmeyi yaptıran insan nasıl hareket edecektir? Bundaki hüküm dövmeyi yaparken kullanılan maddeye göre değişir. Şayet bu maddeler dinen necis sayılanların arasında bulunuyorsa, dövme de o hükme girer. Şayet temizse, o da temizdir. Bunda yapılacak şey, şayet ufak bir müdahale veya ameliyatla hallediliyorsa giderilmeye çalışılır. Şayet giderilemiyor, buna da imkân yoksa hâli üzerine bırakılır. Çünkü Cenab-ı Hak kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez, onun üstesinden gelemeyeceği, yapamayacağı şeyleri istemez.


umarım yeterlidir SELAM VE DUA İLE.

Yunus Emre Özbey
22-05-2009, 14:38
Üzülmeyin, gevşemeyin; eğer gerçekten inanmışsanız muhakkak üstün gelecek sizsiniz. Al-i İmran 139

Sık sık gözüme çarpacak bir yerde ,etüt masamda asılı, ümitsizliğe düştüğüm anlarda onu görüp okumak bir nebze de olsa güç veriyor. Tavsiye ederim.

Ahmet Gökay Akdeniz
22-05-2009, 21:20
Güzel kardeşim.

İslâm Hukukuna göre kulakların küpe takılmak üzere delinmesi ve küpe takılması, kadınlar için caiz görülmüş; ama erkekler için caiz görülmemiştir. Bazı hukukçular, erkek çocukların da kulaklarının delinebileceğini ve bu tür bir olayın Hz. Peygamber zamanında yapıldığı halde yasaklanmadığını ileri sürmektedirler. Her halükârda ergen erkeklerin kulaklarını deldirmeleri ve küpe takmaları, çoğu hukukçulara göre haram ve bazılarına göre ise mekrûhtur; yani kısaca caiz değildir.

Câhiliye devrinden beri Araplar vücutlarının çeşitli yerlerine dövme yapa gelmişlerdir. Bugün bu âdet bilhassa Şark vilayetlerimizde yer yer sürdürülüyor. Avrupa ve Amerika'da bazı gençler bunu bir "süs" şeklinde yaparken, yurdumuzda da birtakım hevâî gençler onları taklit ediyorlar. Cahiliye Arapları dövmeyi süslenmek için yaparlarken; dövme ile bedenlerine çeşitli şekil ve suretler yaparak bununla mafsallarının güç kazandığına inanırlardı. Bugün ise bu tamamen bir özentiden öteye geçmemektedir.

Dövme, bilinen şekliyle şöyle yapılıyor: Vücut, iğne ve benzeri âletlerle kan akacak şekilde yaralanıyor. Sonra aynı yere iç yağı ve bazı maddeler konarak yara iyileşmeye terk ediliyor. Sonunda deri altında koyu yeşil bir şekil meydana geliyor.
Âlûsî, Kitabü'lîrb isimli eserinde dövmeyi bâtıl ve çirkin bir âdet olarak vasıflandırıyor. Zaten İslâm da bunun için yasaklamış, haram saymıştır. Çünkü bunda Cenab-ı Hakkın yarattığı vücut üzerinde bir değişiklik yapılmış olmaktadır.

Buharı ve Müslim' de rivayet edilen hadislerde de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) dövme yapmayı ve yaptırmayı yasaklamış, bunları yaptıranın İlâhî rahmete liyakatini kaybettiklerim bildirmiştir.

Bilmeden dövmeyi yaptıran insan nasıl hareket edecektir? Bundaki hüküm dövmeyi yaparken kullanılan maddeye göre değişir. Şayet bu maddeler dinen necis sayılanların arasında bulunuyorsa, dövme de o hükme girer. Şayet temizse, o da temizdir. Bunda yapılacak şey, şayet ufak bir müdahale veya ameliyatla hallediliyorsa giderilmeye çalışılır. Şayet giderilemiyor, buna da imkân yoksa hâli üzerine bırakılır. Çünkü Cenab-ı Hak kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez, onun üstesinden gelemeyeceği, yapamayacağı şeyleri istemez.


umarım yeterlidir SELAM VE DUA İLE.
Verdiğin Bilgiler İçin Çok Teşekkür Ederim Abi . Allah'a Emanet Ol ...

Adil Güzenler
22-05-2009, 22:22
Üzülmeyin, gevşemeyin; eğer gerçekten inanmışsanız muhakkak üstün gelecek sizsiniz. Al-i İmran 139

Sık sık gözüme çarpacak bir yerde ,etüt masamda asılı, ümitsizliğe düştüğüm anlarda onu görüp okumak bir nebze de olsa güç veriyor. Tavsiye ederim.

Allah razı olsun kardeşim


Verdiğin Bilgiler İçin Çok Teşekkür Ederim Abi . Allah'a Emanet Ol ...

ben sana teşekkür ederim kardeşim inşalah faydalı olmuştur selam ve dua ile.

Abdullah Gürbüz
24-05-2009, 06:46
Üzülmeyin, gevşemeyin; eğer gerçekten inanmışsanız muhakkak üstün gelecek sizsiniz. Al-i İmran 139

Sık sık gözüme çarpacak bir yerde ,etüt masamda asılı, ümitsizliğe düştüğüm anlarda onu görüp okumak bir nebze de olsa güç veriyor. Tavsiye ederim.

Allah(c.c) razı olsun.Hakkın ipine sımsıkı sarılınca kurtulamayacağımız sıkıntı müsibet yok elhamdulillah..

Güzeyya Acar
25-05-2009, 18:13
Selamün aleyküm cümleten :)


Derinlerimdesin

Huzuru bulan herkesin dilindesin… Seni sevenler korkmaz karanlıktan…
Benimse, Sana adanan ömürlerin yanında söner içim… Onlar mutluluktan coşarken ben sadece izlerim.
Küçülürüm, ezilirim Sana olan muhabbetlerinin yanında… Aynalara bakamam; sensiz geçen günlerimin hesabından korkarım.
Özenirim, Seninle başlayan cümlelere… Gıbta ederim, Sana yakın olan ruhlara... Utanır bedenim insanlığından… Niçin bu dünyada nefes aldığını unutmuş her “çaresizin” rolünü ben üstlenirim? Üzerime sıçrayan her bir günah; sıyrılıverir kirlerinden ve suç yine bana kalır. Çünkü Sana olan ilgisizliğimdir, her birinin sebebi…
Sende aramadıklarımı, yanlış olan her şeyde bulduğumu sandığımdandır başıma gelen hüzün günleri…
Yaprakların dalından kopmasını, fırtınaların beni şiddetle sarsmasını mevsimlere bağladım… Ve güneş de beni terk edince, Sensizliğimin aslında kimsesizliğim olduğunu anladım.
Yüreğimde, Sana lâyık olmayan makamında, sessizce kapına gelmemi beklerken, ben hatalarıma giden yollarda sahte gülücüklere sevindim. Buruk hasretim, Sana kavuşmayı beklerken, ben başkalarıyla tanıştırdım onu… Başka yüzlerde aradım, Sana adanan güzelliği…
Bir boş tesellim vardı; dünya… Kayıp giden zamanın acısını omuzlarıma yükleyerek bende bıraktığı izleri görmeyen bir kalbim vardı. Nerede, ne için var olduğumu aklıma getirmeyen bu sinsi dünya telâşesi, yorgun gözlerimden okunurken, sen yoktun hislerimde... Seninle olanlar kopkoyu karanlıkta koşarak ilerlerken, ben puslu penceremden sabah olmasını beklerdim. Sana olan muhabbetleri bir nûr hediye ederdi onlara, bense içi boş ambalaj kâğıtlarında arardım sevincimi…
Evet, bir şeyler eksik, ama ben hâlâ bu dünyada varım, ayaktayım diyordum.
Vicdan azabımın sesini kısarak haykırıyordum içime bu sözleri... Ama nâfileydi… Bir yanım “Sen” diye ağlıyordu ve Seni yaratan her ân izliyordu benim zavallılığımı…
Sanki bana uzaktın…
Ama derinlerimde Sana sakladığım, kimseyle paylaşamadığım sevgin vardı.
Sen derinlerimdeydin. İçimde bir yerde Sana gelmemi bekliyordun. Yüzsüzlüğümü de yanıma alıp geldiğim kapında her şeye rağmen bana tebessüm ediyordun. Biliyordun bir gün Sana döneceğimi, biliyordun fıtratımdaki varlığını… Ve Sen adına yakışır şekilde ağırlıyordun… Kapında bekletmeden buyur ettiğin ân içimde büyüyordu gün geçtikçe… Ve gözyaşlarım Sana yol alırken Sen varlığınla beni ben yapıyordun.
Ve anladım ki, Peygamberim olduğun içindi bu merhametin… Çünkü Sen, Allâh’ın sevgilisisin, âlemlere rahmetsin… Benimse her şeyim.

Fatma Aladağ- Şebnem Dergsi

Abdullah Gürbüz
26-05-2009, 03:56
Aleyküm selam. Allah(c.c) razı olsun.

Adil Güzenler
26-05-2009, 04:07
Selamün aleyküm cümleten :)



Sanki bana uzaktın…
Ama derinlerimde Sana sakladığım, kimseyle paylaşamadığım sevgin vardı.
Sen derinlerimdeydin. İçimde bir yerde Sana gelmemi bekliyordun. Yüzsüzlüğümü de yanıma alıp geldiğim kapında her şeye rağmen bana tebessüm ediyordun. Biliyordun bir gün Sana döneceğimi, biliyordun fıtratımdaki varlığını… Ve Sen adına yakışır şekilde ağırlıyordun… Kapında bekletmeden buyur ettiğin ân içimde büyüyordu gün geçtikçe… Ve gözyaşlarım Sana yol alırken Sen varlığınla beni ben yapıyordun.
Ve anladım ki, Peygamberim olduğun içindi bu merhametin… Çünkü Sen, Allâh’ın sevgilisisin, âlemlere rahmetsin… Benimse her şeyim.

Fatma Aladağ- Şebnem Dergsi

Aleyküm selam kardeşim Rabbim razı olsun

Adil Güzenler
26-05-2009, 04:14
İslam dini geldiği andan itibaren kavmiyetçiliği, ırkçılığı, sınıf farklılığını ortadan kaldırıp, insanlığa İslam kardeşliğini sundu. İhtilafları ittifaka, düşmanlıkları dostluğa çevirdi. Nefret tohumlarını çürütüp, ülfet ve muhabbet ağacını yeşertti. (http://www.mustafaozsimsekler.com/index.php/component/content/56-arifan/142-islam-kardesligi-ve-hablullah.html)


Kur’an-ı Kerim’de birçok ayeti kerimede kardeşliğin önemine, birlik ve beraberliğin ehemmiyetine işaret edilmiş, müminlerin tefrikaya düşmemesi konusunda ikazlar yapılmıştır. İslâm’dan önce cahiliyye döneminde koyu bir kavmiyetçilik taassubu vardı. Ama İslâm dini geldiği andan itibaren kavmiyetçiliği, ırkçılığı, sınıf farklılığını ortadan kaldırıp, insanlığa İslâm kardeşliğini sundu. İhtilafları ittifaka, düşmanlıkları dostluğa çevirdi. Nefret tohumlarını çürütüp, ülfet ve muhabbet ağacını yeşertti. Saadet Asrı’na baktığımızda, İslâm kardeşliğinin bir hayat nizamı ve yaşam modeli olduğunu, bu kardeşliğin İslâm toplumunun omurgasını teşkil ettiğini çok açık bir şekilde görüyoruz. Özellikle hicretten hemen sonra Medine’de Peygamber Efendimiz, Ensar ile Muhâcir arasında hiçbir maddi menfaate ve ırk taassubuna dayanmayan bir kardeşlik müessesesi tesis etti. Ensar ve Muhâcir bu kardeşlik şuuru içinde birbirlerine sımsıkı kenetlendiler.
Aralarında “Bünyânü’n-Mersûs” (birbirine kurşunla kaynatılmış sağlam yapı) misali bir “kardeşlik duvarı” ördüler. Şirkin ve nifakın komplo ve tuzaklarına bu duvarla set çektiler. Tefrikalar ve fitneler, aralarına yol bulamadı. İşte bu birlik ve beraberlik onları öylesine kuvvetlendirdi ki, kısa zamanda büyüdüler ve dünyanın en güçlü devletlerini dize getirdiler.
İslâm kardeşliğinden bahsederken, Evs ve Hazrec kabilelerini anmadan geçmek olmaz. Malumunuz, Evs ve Hazrec kabileleri evvelce birbirlerine düşmandılar. Aralarında yüz yirmi sene kadar devam eden kanlı savaşlar oldu. Ama İslâm ile şereflenip aralarında din kardeşliği tesis edilince, yıllarca süren düşmanlık ve kavga sona erdi. Aralarındaki fitne ve tefrika ateşi de böylece söndü. İslâm’dan başka hiçbir gücün ve Allah’ın kitabından başka hiçbir şeyin bir araya getiremeyeceği, birbirlerine karşı kin ve nefret dolu olan bu kalpler yumuşadı, sevgiyle ve muhabbetle doldu. Bundan böyle bu iki kabile geçmişi unutup kardeşçe birbirine kenetlendiler.
Tabi bu durum onlara komşuluk eden Yahudilerin hiç hoşuna gitmedi. Çünkü bu birlik ve beraberlik Yahudi tâifesinin işini zorlaştıracaktı. Onun için, Müslüman olan bu iki kabilenin aralarına fitne sokup kardeşlik bağlarını koparmak, yine eskisi gibi onları birbirine düşürmek lazımdı.
Bir gün Evs ve Hazrec kabilelerine mensup ashâb-ı kirâmdan bazıları, bir mecliste beraberce dostça sohbet ediyorlarken, oradan Şa’s b. Kays isminde yaşlı bir Yahudi geçti. Cahiliyye devrinde birbirine şiddetle düşman ve hasım olan bu iki kabilenin, Müslüman olduktan sonra aralarındaki bu kardeşliği, ülfet ve muhabbeti görünce, hasedinden deliye döndü. “Vallahi bunlar böyle toplandıkça bizim buralarda rahatımız kalmaz.” dedi. Onların bu beraberliklerini dinamitlemek ve aralarını bozmak için bir Yahudi gencine dedi ki: “Haydi şunların yanlarına gidip otur da, ‘Buas günü’ nü ve daha evvelce aralarında geçen çatışmaları onlara hatırlat, evvelce birbirlerine söyledikleri hamâset yüklü şiirlerden de bazı parçaları onlara oku.” diye tembih etti.
Buas günü: İslâm’dan önce yüz yirmi sene kadar birbirleriyle düşmanlık ve hasımlık üzere yaşamış olan, Evs ve Hazrec kabilelerinin savaş yaptıkları ve Evs’in Hazrec’e galip geldiği son bir gün idi.
O genç, aralarındaki düşmanlığı teşvik edip bu iki kabilenin kardeşlik bağını koparmak niyetiyle onların yanına gitti ve ihtiyar Yahudi’nin söylediklerini yaptı. Tabi eski defterler açılınca, evvelce yapılan savaşlar ve kavgalar akla geldi. Bunun üzerine iki tarafta hamâsi nutuklar atarak kendi kabilesiyle öğünmeye başladı. Nihayet münakaşa edildi ve iş ağız kavgasına dönüştü. Düşmanlık ateşi körüklenince iki kabile de hiddet ve öfkeyle ayaklandılar, “Silâha silâha! Haydi, zahireye, harre meydanına!” diye bağrışarak savaş naraları attılar. Karşı karşıya gelip birbirlerine girmelerine ramak kala, durum Peygamber Efendimize intikal etti. Efendimiz hemen yanında bulunan Muhâcir ashabıyla birlikte onların yanlarına geldi. Yüksek sesle onlara şöyle buyurdu: “Ey Müslümanlar topluluğu!.. Allah’tan korkun Allah’tan! Ben aranızda bulunurken de cahiliye davası mı yapıyorsunuz? Allâh-ü Teâlâ sizi İslâm’a hidâyet ettikten ve küfürden kurtarıp cahiliyyenin kökünü kestikten ve aranızı bulduktan sonra, yine eski halinize küfre mi dönüyorsunuz?!” Efendimiz onları uyarıp nasihat edince, hepsi ne büyük bir hata yaptıklarının farkına vardılar. Bunun şeytanın bir tuzağı olduğunu anlayarak derhal ellerindeki silahları bıraktılar ve gözyaşlarıyla birbirlerine sarılıp kucaklaştılar. Böylece Allah-ü Teâlâ, din düşmanı Yahudi Şa’s b. Kays’ın fitne ateşini söndürmüş oldu. İşte bu olay üzerine Mevla Teâlâ şu ayeti kerimeyi indirdi: “Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.” (Al-i İmran: 103)
Mevla Teâlâ bu ayeti kerimeyle sadece Evs ve Hazrec kabilesini değil, kıyâmete kadar gelecek olan tüm müminleri uyarıp, aralarına fitne tohumları ekmek isteyenlere fırsat vermemeleri ve tefrikaya düşmemeleri konusunda ikaz ediyor. Ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, kardeşlik şuuruyla birbirinize kenetlenerek ayrılığa düşmeyin, buyuruyor.
Bizler bu âyetleri her okuyuşumuzda bu olayları tekrar hatırlamalı ve gereken dersleri almalıyız. Dün Müslümanları birbirine düşürmek isteyen Şa’s b. Kays gibi İslâm düşmanları vardı da, bu gün yok mu?! Dün Şa’s b. Kays’ın tefrika planını devreye sokmak için ashabın arasına giren ve onlarla oturan Yahudiler vardı da, bu gün Müslümanların arasına girip onlardan gözükerek sinsice fitne ateşini parlatmak isteyenler yok mu?! Elbette var. Dün, Medine’deki Müslüman cemaatin arasına ayrılık, şüphe ve kargaşa tohumları saçmak isteyenler, aynı şekilde bu günde, yarın da Müslümanların safları arasını açmak için, çeşitli entrikalarla fitne kazanını kaynatmak isteyeceklerdir. Çünkü şer güçler çok iyi biliyorlar ki, tüm Müslümanlar İslâm kardeşliği şuuruyla birleşip yekvücut olurlarsa, onların sömürü düzenleri de buna paralel olarak bitecektir.
Onun için yüzyıllar boyu birbiriyle kardeşçe iç içe yaşayan Müslümanları, birbirine karşı düşman hale getirmek için her yolu denediler. Lawrensleri aramıza sokarak nifak tohumları ektiler. İslâm ülkelerindeki yerli uşakları vasıtasıyla mezhep ve fikir farklılıklarını körükleyip, Müslümanları gruplara ve kamplara böldüler.
Bu gün Müslümanların sıkıntısı sayı azlığı filan değildir, asıl problem kardeşler arasındaki bölünmelerdir. İslâm toplumlarına şöyle bir bakınca, en büyük hastalığın maalesef Müslümanlar arasındaki ihtilaflar olduğunu görüyoruz. Evet, çeşitli şer odaklarının Müslümanlar arasındaki bu bölünme ve parçalanmalarda etkisi olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Ama bu konuda biz Müslümanların hiç mi suçu yok? Hiç mi hatalarımız kusurlarımız yok?..
Efendimiz zamanında, Medine’de yeşeren İslâm filizini kökünden koparmak ve bütün Müslümanları tamamen yok etmek için, Mekkeli müşriklerle, Medine’deki Yahudi ve Hıristiyanların, yani İslâm’ın karşısında olan herkesin “Ahzab” halinde birlik olup Müslümanlara karşı nasıl tek bir cephe oluşturduklarını biliyoruz. “Tarih tekerrürden ibarettir.” derler. İşte bu günde aynı şekilde böyle bir “Ahzab” oluşturulup, İslâm ümmeti maalesef dört bir yandan kuşatma altına alınmaya çalışılıyor. Hal böyleyken, yani İslâm karşıtları kendi aralarında birlik, beraberlik ve dayanışma içine girerlerken, maalesef biz Müslümanlar, buna karşı aynı birlik ve dayanışmayı gösteremiyoruz.
Hepimiz bir olan Allah’a, aynı kitaba inanıp aynı Peygambere iman etmişken, her gün omuz omuza beş defa aynı kıbleye yöneliyorken, aramızdaki bu ayrılıkların, böylesine bölük pörçük olmanın sebebi nedir? Allah-ü Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de bütün müminlerin kardeş olduğunu ilan etmiş, ama biz bu kardeşliği ayakta tutmak için ne yapıyoruz? Mevla Teâlâ bizlere: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılınız” (Herkes kendisine bir kapı açıp, değişik iplere sarılmayın, tek bir ipe, toptan Allah’ın ipine sarılın ve Allah yolunda beraber hareket edin.) “Sakın ayrılıp bölünmeyin” buyuruyor. Bir başka ayeti kerimede ise: “Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider...” (Enfal: 46) buyuruyor. Fakat biz bu ilâhî ikazlara adeta kulaklarımızı tıkamışız veya bu emirleri hiç duymamış gibi hareket ediyoruz. Hani biz kardeştik? Hani bizler “Bünyân-ı Mersûs” kurşunla kaynaşmış sağlam bir yapı gibi olacaktık?.. Ama düşmanlarımızla aramıza set olarak çekmemiz gereken bu kardeşlik duvarını, maalesef kendi aramıza çektik. Doğu Almanya ile Batı Almanya arasını ayıran utanç duvarı bile çoktaaan yıkıldı. Peki Müslümanlar arasındaki bu ayrılık duvarları ne zaman yıkılacak!.. Bu ayrılık bu tefrika ne zaman sona erecek?
İslâm üzerine oynanan ve karanlık masalarda planlanan tezgâhları bozabilmek için Müslümanların kardeşçe bir araya gelip birleşmesi zaruridir. Evet, bugün aramızda Resûlüllah yok, ama Onun varisleri var. Allah’ın âyetleri üzerimize okunmaya devam ediyor. Öyleyse bir takım ihtilafları, inatları ve nefsânî arzuları bir kenara bırakıp, toptan Allahın ipine sarılalım. Zira Emperyalizmin İslâm dünyasındaki hâkimiyet ve saltanatına son vermek, döktüğü yüz binlerce masum Müslüman kanının hesabını sormak, İslâm beldelerine leş kargaları gibi çöreklenen müstekbirleri İslâm coğrafyasından söküp atabilmek, ancak Allah’ın ipine toptan sarılmakla ve din kardeşliği bağıyla sımsıkı kenetlenmekle mümkündür.
Fî Emanillah!

Mustafa Özşimşekler.

Adil Güzenler
29-05-2009, 05:30
http://img277.imageshack.us/img277/7889/sultanmehmet1tw1.jpg





Beyaz atına binmiş, ordusunun önünde giden Fatih Sultan Mehmet, yanında onu yetiştiren Akşemsettin, Molla Hüsrev (http://tr.wikipedia.org/wiki/Molla_H%C3%BCsrev) ve Molla Gürani (http://tr.wikipedia.org/wiki/Molla_G%C3%BCrani) ile İstanbul'a giriyor. Türk Ordusunu (http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_Ordusu) karşılayan şehir halkı yol boyunca dizilmiş, ellerindeki çiçek demetlerini padişaha sunmak için yaklaşıyor.
Şehir ahalisi, beyaz sakalıyla, ağır duruşuyla Akşemsettin'i padişah sanıp çiçekleri ona sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek:
"Sultan Mehmet odur, çiçekleri ona veriniz", demek istiyor. Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere hocası Akşemsettin'i göstererek:
"Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama o, benim hocamdır", diyor ve ilk İstanbul'a Akşemseddin giriyor.
Rahmet ile anıyoruz.

Adil Güzenler
30-05-2009, 04:17
A. Ali Ural
Hiç kimseyi böyle beklemedi Medine. Yalnız insanların değil, bulutların, tepelerin, bahçelerin de gözleri yollarda. Günlerdir şehirde sadece O konuşuluyor. İsmi fısıldandığında hışırdıyor ağaçlar, kuyuların suyu yükseliyor, çocuklar el ele tutuşup koşmaya başlıyorlar. Tarihin O'nun şehre gelişiyle başlayacağını hisseden ruhlar, başlamamış bir zamanın kıyısında nefeslerini tutmuş, ayın doğmasını bekliyorlar. Fakat bir sakini var ki bu beldenin, her sabah üç dört mil yürüyor karşılayabilmek için O'nu. Medine'nin ilk Müslümanlarından Ebû Eyyûb el- Ensârî, Akabe Biatı'nda sarıldığı aydınlık ellerle ışıyacak yeni bir günün peşinde tepelere tırmanıyor. İlk göremese de, müjdeyi o duyuyor herkesten önce: "Muhammed'in kafilesi geliyor!" Kabilesine koşuyor hemen. Başta reisi olduğu Neccaroğulları olmak üzere bütün şehri ayağa kaldırıyor. Kadın, erkek, çocuk, ağaç, rüzgâr, bulut eksiksiz katılıyorlar karşılamaya. Defler coşuyor. Beklenen ay doğuyor veda tepelerinden. Çocuklar en güzel çığlıklarını o an atıyorlar. Kadınlar en masum gözyaşlarını o an döküyorlar. Erkekler O'nu hanelerine davet edebilmek için yarışıyorlar. Devesinin etrafını sarıp ellerini uzatıyorlar o an. Hz. Peygamber, "Ne güzeldir Muhammed'e komşuluk" diye ilahiler söyleyen çocuklara dönüp, "Seviyor musunuz beni?" diye soruyor. Çocuklar bir ağızdan, " Seviyoruz yâ Resûlallah!" diye bağrışıyorlar. Hz. Peygamber bunun üzerine,"Allah kalbimi biliyor ki, ben de sizleri seviyorum!"diyor onlara. Öyle bir muhabbet çemberi oluşuyor ki, Allah'ın elçisi bu sevgi kuşatmasını yarmak istemiyor. Peygamberlik gelmeden önce nasıl paylaştırdıysa Hacerü'l- Esved'i taşıma onurunu kabilelere, güneşi paylaştıracak bütün pencerelere elinden gelse. Tercihi bir hüzün gölgesi olarak düşmesin diye hiçbir haneye, devesi Kusva'yı serbest bırakıyor. Nereye çökerse orada inecek. Kusva yürüyor, merak içinde herkes. Kusva ağır adımlarla yaklaşıyor şehre. Hangi evin yanından geçse bir vaveyla kopuyor, hangi yola girse kutsal bir neşe. Ve çöküyor Kusva kalpleri titreterek. Ve bir an durup, kalkıyor tekrar çöktüğü yerden. Gaipten bir ses duymuş gibi birkaç adım daha atıyor. Ebu Eyyûb el- Ensârî'nin hanesinden yana koyarak tercihini, çöküyor Kusva yeniden.
Ne kutlu bir konuk bu! Ne unutulmaz bir misafirlik! Ebu Eyyûb'un sesi titriyor sevinçten: " Ya Resûlallah! Buyurunuz. Burası benim evim. Bu da kapımdır!" Ve Zeyd b. Hârise'yle beraber, coşkuyla taşıyorlar eşyasını Peygamber'in. Yedi ay sürecek bir muhabbet yolculuğu başlıyor. Alt katı tercih ediyor kutlu misafir, ziyaretçileri rahatsızlık vermesin diye ev sahibine. Fakat içi rahat etmiyor Mihmandâr-ı Nebî'nin; Resûlullah alt katında yaşarken evin, rahat edebilir mi üstte? İşte su testisine takıldı ayağı, işte yere döküldü sular. Ya sızarsa alt kata, ya damlarsa üzerine Nebînin. Hayır bu böyle olmayacak. Üst katta oturmalı Peygamber. Sahih-i Müslim şöyle not düşüyor burada tarihe: "Resûli Ekrem hemen eşyasının yukarıya taşınmasını emretti. Eşya hemen taşındı, zaten bu eşya azdı." Eşya azdı fakat muhabbet her yemekte çoğalıyordu. Ebû Eyyûb ve eşinin en büyük hazzı sahanından yemek yemekti Son Peygamber'in. Bir gün yemeğe dokunmadığını görünce o nurdan misafirin, "Ya Resûlallah, siz yemek yedikten sonra aynı kaptan yemek, bizim için en büyük şereftir. Fakat bugünkü yemekten yemediğinize dikkat ettim,"dedi üzüntüyle Ebu Eyyûb. Resûlullah, " Yiyemedim. Yemekte soğan gördüm çünkü. Ben hoşlanmasam da sizin yemenizde bir beis yoktur,"dedi. Burada tekrar not düşüyor tarihe Sahih-i Müslim. Ta ki Ebu Eyyûb'un bütün zamanları kuşatacak şu cümlesi unutulmasın: "Ya Resûlallah! Biz de hoşlanmayız, sizin hoşlanmadığınız şeyden!"
Ebû Eyyûb'un hoşlandığı şeylerin başında cihat geliyor Allah yolunda. Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke'nin Fethi, Huneyn,Tebük... Nerede yükselirse sancak-ı şerîf, o orada. Zira, " Bir kimse gaza ve cihadın faziletlerini, faydalarını ve sevaplarını bilip de gazaya özenmeden ölüp giderse, şüphesiz o kimse, münafıklıktan bir pay alarak vefat etmiş olur, Allah katında, yüz derecelik bir makam vardır ki, onlar ancak Allah yolunda savaşan müminler için hazırlanmıştır,"diyor Nebî. Hem "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın,"(Bakara,195) âyeti, ona göre cihadı işaret ediyor. En büyük tehlike bir insan için savaşa gitmek değil, geri kalmak Allah yolunda cihattan. Ebû Eyyûb'u her savaşta en ön safta görenler, " Neden kendini gazalara adadın?" diye soruyorlar da, Mihmandar-ı Nebî, " Ben Kur'ân-ı Kerîm'de ‘Her halinizde gaza ve muharebeden geri kalmayınız!' ilâhî fermanını okuduktan sonra benim için gazayı terk etmek imkânı kalmamıştır,"diye fısıldıyor kulaklarına. Sefere mi çıkılacak fecirde, ilk önce onun gözleri açılıyor. Nöbet mi beklemek gerekiyor peygamberin çadırı önünde, Ebu Eyyûb el- Ensârî en önde. Bırak gölgesinin düşmesini bir kılıcın Efendisi'nin üstüne, bir kuş tüyünün durmasına bile gönlü dayanmıyor Sakalı Şerîf'te. Safa ile Merve arasında kendi elleriyle alıyor kuş tüyünü peygamberinin yüzünden. " Ya Ebâ Eyyûb artık sana şimdiden sonra bir kötülük isabet etmez," duasına mazhar oluyor. Ve dua öyle bir zırh giydiriyor ki Ebu Eyyûb'a, dipdiri çıkıyor her devirde her savaştan. Peygamberin vefatından sonra asmıyor kılıcını duvara. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer zamanı yeni meydanları işaret ediyor, Mihmandar-ı Nebî, Suriye, Filistin, Mısır ve Kıbrıs'ta.
Bir heybetli savaşçı değil sadece. Bir vahiy kâtibi o, âyetleri bir araya getiren. Bir hafız, baştan sona ezberleyen Kur'ân'ı. Bir vekil, Hz.Ali Irak'a gittiğinde yerine geçen. Bir râvi, tek bir hadis için Medine'den Mısır'a yolculuk yapan. Bir fakîh, fetvasına ümmetçe güvenilen. Bir imam, Hz. Osman muhasara altındayken Mescid-i Nebevî'de namaz kıldıran. Bir âhiret kardeşi, Mus'ab b. Umeyr'le Medine ruhunu gözeten. Bir baba, oğluna hiddetlenen, savaşta işkenceyle öldürdüğü için düşmanı. Bir uyarıcı, akşam namazını müstehap vaktinde kılmayanlara. Ve bir bilge, Resûlullah'ın kabrine başını dayamış ağlayan: Devir Emeviler'in. Mervan b. Hakem Medine valisi. Ebu Eyyûb, bir ses duyuyor arkasından: "Ne yaptığını biliyor musun!" Tanıyor Ebu Eyyub, liyakatsiz Mervan'ın soğuk sesi bu. Sünnete aykırı hareket ettiğini ima ediyor. Vakti geldi. Mihmandar-ı Nebî kelimelerin üstüne basa basa cevaplıyor Mervan'ı: "Ben bu mezar taşına değil, Resûlullah'a geldim. O'nun, ‘ Din işlerini ehliyetli kimseler üstlendiği zaman kaygılanmayın; ancak ehil olmayanlar başa geçince ne kadar ağlasanız yeridir,' dediğini duymuştum."
Duymuşsa Nebî'den akan sular durmuştur. Her ne varsa varlıkta O'nun işaretiyle almıştır gerçek yerini."Konstantiniyye mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır ve onu fetheden ordu ne güzel ordudur,"demişse Hz. Peygamber, mutlaka fetholunacaktır İstanbul. Yaşı sekseni aşsa bile Ebu Eyyûb el- Ensârî, asla ihtiyarlamayacaktır. At binip kılıç kuşanacak, Resulullah'ın kabrinde dualar edip soluğu İstanbul surlarında alacaktır. İstanbul, Allah'ın en güzel şehri. İstanbul, gülümsüyor Medine'ye yüzyıllardır. İstanbul, Müslüman oluyor rüyalarında. Müslümanlar ilk İstanbul kuşatmasında şehri alamamışlar ne gam. Fethin kapısı çalınıyor Alemdar-ı Nebî'yle. Savaşmanın değil, savaşmamanın tehlikeli olduğunu bütün zamanlara ilan eden koca mücahid, bin kılıçtan kurtulup hayatta kalırken, hastalanarak teslim ediyor ruhunu gazada. Alemdar'ın alemini bırakarak dünyaya, dâr-ı âhiret'e göç ediyor. Ve öyle bir vasiyet bırakıyor ki geriye, dirisiyle titrettiği yetmemiş gibi ölüsüyle de korkutuyor düşmanı. " Öldükten sonra beni surlara en yakın yere gömün!" cümlesi bir kâbus gibi düşüyor Bizans İmparatorunun uykusuna. Bir bölük asker Sultan'ı defnettikten sonra, uykuları kaçıyor İmparator'un. Bir rüyaydı halbuki o, kâbus değil, yedi yüz seksen dört yıl sonra tabir edilecek Sultan Fatih'le. Bir uç kalesi artık onun mezarı, bir işaret Akşemseddin'e.

Güzeyya Acar
01-06-2009, 21:58
Selamün aleyküm , Allah razı olsun Adil Abi.
Geç kaldım ama , Fethin 506. şanlı yılında, ruhları şâd olsun ecdâdın…



Bir FATİH Nasıl Yetişir ?
Bakmayın günümüzdeki insanların çorak gibi görünmesine.. Bu millet, tarihinde öldükten sonra bile hayatı ve eserleriyle “hoş bir sâdâ” bırakmış pek cok büyük insan yetiştirdi..


Mesela Peygamberin övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed…
Şüphesiz Şehzade Mehmet’in kulağına Peygamber (as.)ın müjdesini ilk fısıldayan iffet, şefkat ve basiret örneği annesi Hüma Hatundur. Oğlunu karnında taşımaya başladığı andan itibaren Sünnet-i Seniyyye terbiyesi vermiş, abdestsiz yere basmamış, besmelesiz emzirmemiştir. Mukaddes hedefini ve asli vazifesini dem dem ruhuna nakşedenlerin başında o gelir.


Müslümanın ezeli emeli, peygamber tebşiri İslambol’un oğlu tarafından fetholunacağını sanki keşfen bilmiş, oğlunu fatih’e yaraşır tarzda yetiştirmek için gerekli her şeyi yapmış, müstesna bir kabiliyeti yetiştirip tarihe emanet eden mükemmel babası Sultan II.Muraddır.


Bir ev düşünün.. İçinde yaşayanlardan hiçbiri, hiçbir sabah namazını kazaya bırakmıyor. Günün her saatinde kubbeleri Kur’an tilavetinin insani vecde getiren ilahi terennümleriyle yıkanıyor.. Küçükten büyüğe herkes hayrat düşünüyor, iyilik konuşuyor. İşte Fatih’in evi…


Talebesinin ruhunu gergef gibi işlemiş, kozasını örmüş, nihayet ipekböceğini kozasından çıkarıp uçmaya başlayınca, önünde tek bi hedef olması için Fatih’i benzersiz bir hükümdar yapan Ak Şemseddin’den bahsetmeye bilmem gerek var mı?


İşte Fatih bu şartlar altında Fatih oldu.


Eğer imkanlarınız hatta dünyanızı aşan büyük hedefleriniz,kalıcı emelleriniz varsa.. Eğer sizi hedefinize ulaştırıp emellerinizi gerçekleştirebilecek sabra, sebata, ihlas ve gayrete sahipseniz…


Ve eğer bu uğurda bazı çilelere, dertlere, yorgunluklara, güçlüklere sıkıntılara katlanmayı göze alabiliyorsanız.. Rahmet tecelli eder ve hedefinize ulaşırsınız.


Sihirli formül ise şu: insan + hedef + gayret = ZAFER


~ ~ ~

Semih Eren
01-06-2009, 22:05
Teşekkürler Güzeyya çok güzel gerçekten eline sağlık .

Adil Güzenler
01-06-2009, 23:17
Selamün aleyküm , Allah razı olsun Adil Abi.
Geç kaldım ama , Fethin 506. şanlı yılında, ruhları şâd olsun ecdâdın…




Sihirli formül ise şu: insan + hedef + gayret = ZAFER



~ ~ ~


Ecmain kardeşim

sizin gibi kardeşlerimi gördükçe daha bi ümitkar oluyorum Fatih nesli yetişiyor inşallah.

Abdullah Gürbüz
03-06-2009, 02:44
Aleyküm selam herkesten Allah razı olsun..Yeniden fetih ruhuna çok ihtiyacımız var..

Abdullah Gürbüz
05-06-2009, 09:14
Cuma günü günah işlemeden selametle geçerse, diğer günler de selametle geçer.[İmam-ı Gazali]

Güzeyya Acar
05-06-2009, 13:33
Sağolasınız.
Mevlam ecdâdımıza layık nesil olabilmeyi nasip eylesin bizlere.



Bir temizlik başlatır içimde adını anmak !


Tufan günü düşen yağmur gibi düştün gönlüme
Hani Rabbin yeryüzünü günahkarlardan temizlemek için
gönderdiği suyun kabaran inişi vardı ya..
İşte öyle günahlarıma karşı bir temizlik başlatır içimde adını anmak!
Her sâlat-u selâm ile biraz daha arınır,
biraz daha senin tevhid geminde bulurum kendinimi.
Ey Sultan-ı Rûsul, Ey ashabının bağlılığını;
-"Anam babam sana fedâ olsun" diyerek ifade ettiği Server-i Enbiya!
Davan uğruna ölen şehitler adedince selam olsun sana!
Her yağmurda semadan inen melekler adedince selam olsun sana!
Aşkın ile yanan aşıklar adedince selam olsun sana..!


ve Hazret-i Yunus aşkıyla yanar söz;


Aşkın ile aşıklar
Yansın Ya Resulallah
İçib aşkın şerabın
Kansın Ya Resulallah…
~ ~ ~

Vakt-i şerif, Cuma, ahir ve akibet hayrola
Şefaat-ı Nebi Hakkola inşallah.

Adil Güzenler
09-06-2009, 21:06
Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Rabbım bana dokuz şey emretti:
- Gizli halde de aleni halde de Allah'tan korkma(mı),
- Öfke ve rıza halinde de adâletli söz (söylememi),
- Fakirlikte de zenginlikte de iktisad (yapmamı),
- Benden kopana da sıla-ı rahm yapmamı,
- Beni mahrum edene de vermemi,
- Bana zulmedeni affetmemi,
- Susma halimin tefekkür olmasını,
- Konuşma halimin zikir olmasını,
- Bakışımın da ibret olmasını,
- Ma'rufu (doğru ve güzel olanı) emretmemi."

Abdullah Gürbüz
12-06-2009, 06:47
Cennetlikler cennete girince bir kimse şöyle seslenir: Siz cennette ebediyyen yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; hep sağlıklı olacak, hiç hastalanmayacaksınız; hep genç kalacak, hiç yaşlanmayacaksınız; hep nimet ve mutluluk içinde yaşayacak, hiç keder ve sıkıntı çekmeyeceksiniz!
(Müslim, Cennet 22.)

Yusuf Doğan
13-06-2009, 10:09
Hz. Mevlana ' nın topraklarından selam olsun :elsalla :)

Burak Sivrikaya
13-06-2009, 15:32
Selamun Aleyküm..
Uzun süredir forumlara dolayısıyla bu başlığa da uzaktım. Ve yarın bu uzaklığa sebep olan ÖSS sınavına gireceğim. Bu dakikadan sonra sebepler boyutunda yapacak bir şey yok, her şey Allah'ın takdirine kalmış durumda. Dolayısıyla bu önemli sınav için dualarınızı bekliyorum, dualarınızı eksik etmeyin.

Abdullah Gürbüz
13-06-2009, 17:35
Hz. Mevlana ' nın topraklarından selam olsun :elsalla :)

ve aleyküm selam yusuf.hayırlı teskereler inşallah.dualarında bizi unutma;)


Selamun Aleyküm..
Uzun süredir forumlara dolayısıyla bu başlığa da uzaktım. Ve yarın bu uzaklığa sebep olan ÖSS sınavına gireceğim. Bu dakikadan sonra sebepler boyutunda yapacak bir şey yok, her şey Allah'ın takdirine kalmış durumda. Dolayısıyla bu önemli sınav için dualarınızı bekliyorum, dualarınızı eksik etmeyin.

aleyküm selam.Allah zihin açıklığı versin burak.

Adil Güzenler
14-06-2009, 20:58
Selamun Aleyküm..
Uzun süredir forumlara dolayısıyla bu başlığa da uzaktım. Ve yarın bu uzaklığa sebep olan ÖSS sınavına gireceğim. Bu dakikadan sonra sebepler boyutunda yapacak bir şey yok, her şey Allah'ın takdirine kalmış durumda. Dolayısıyla bu önemli sınav için dualarınızı bekliyorum, dualarınızı eksik etmeyin.
Aleykümselam Burak dualarım hep seninleydi Mevlam gönlüne göre verir inşallah.


Hz. Mevlana ' nın topraklarından selam olsun :elsalla :)

Aleykümselam kardeşim

Güzeyya Acar
15-06-2009, 01:26
Selamün aleyküm. :)



Doğu/yorum, görü/yorum,


duyu/yorum, bili/yorum,


hissedi/yorum, anlı/yorum,


ağlı/ yorum, gülü/yorum,


sevi/yorum, özlü/yorum, yaşı/yorum...


ve nihayet...


Hayat ki yorumlardan ibaret;


güzel yorum/layabilene!



name-i nur

Adil Güzenler
16-06-2009, 03:13
Gökay Akdeniz kardeşime


selamaleyküm güzel kardeşim

güslün farzları(hanefi mezhebine göre)3 tür.

1- Ağzın içini (genze kadar)yıkamak,
2- Burnun içini yıkamak,
3- Bedenin her yerini yıkamak.
[Göbek içini, bıyık, kaş ve sakalı ve altlarındaki derileri ve baştaki saçları yıkamak farzdır. Gözleri ve kapalı küpe deliğini yıkamak gerekmez.]

gulün sünnetleri

1. Bileklerle beraber elleri üç kere yıkamak.

2. Avret mahalini yıkamak.

3. Bedendeki pislikleri temizlemek.

4. Gusülden önce abdest almak.

5. Gusle niyet etmek.

6. Önce üç defa başa, sonra yine üçer defa sağ ve sol omuzlara suyu dökerek bütün bedenini yıkamak.

7. Çok fazla su harcamamak çokta kısıntı yapmamak.

8. Uzuvlarını ovalamak.

9. Kimsenin göremeyeceği bir yerde yıkanmak.

10. Gusledeken konuşmamak.

11. Önünü veya arkasını kıbleye döndürmemek.

12. Yıkandığı yerde yalnız olsa bile, avret mahalini açık bulundurmamak.(mümkünse peştamal kullanmak)

13. Gusülden sonra bedenini bir havlu veya mendil gibi bir şeyle silmek.

14. Gusülden sonra elbideyi giyerken çabukça örtünmek.

Peygamber Efendimiz(sav) gusul alırken önce ellerini yıkar ve namaz abdesti gibi abdest alır Sonra ellerini suya sokup, saç diplerini oğuştururdu, bilâhare avuçları ile üç defa başına su dökerdi. En sonunda suyu tüm vücuduna dökerdi." (Buharî, Gusül, 1)

umarım kafidir yardımcı olabildiysem ne mutlu selam ve dua ile.(eğer kafana takılan bir yer varsa sorarsan sevinirim)

Burak Demir
16-06-2009, 23:52
Öncelikle Selamün Aleyküm; Cinler hakkında biraz bilgi paylaşma istiyorum

Cinler, melekler ve şeytanlar gibi akıl ve duyu organlarımızla kavrayamadığımız, görünmeyen-bilinmeyen varlıklardandır. Cinler hakkında, tüm yaratılanların yaratıcısı Yüce Rabbimizin insanlığa ulaştırdığı mesajların bir arada olduğu Kur'an-ı Kerim de bilmemiz gereken ölçüde bilgi verilmiştir.
Cinnin yaratılışı şu şekilde ifade olunmaktadır:
"Cinleri öz ateşten yarattı. "(Rahman Suresi) " Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık."(Hicr 27)
Kur'an-ı Kerim'de değişik lâfızlarda 32 yerde cinden bahsedilmektedir. Bunlardan 22'si cinn, 5'i cânn, 5'i de cinnet olarak geçmektedir;
Cinn :İsra (88), Kehf (50), Zariyat (56), Rahman (33), Araf (38,179), Neml (17,39), Fussilet (25,29), Ahkaaf (28,29),
Sebe (12,14,41), Cinn (1,5,6), En'am (100,112,128,130)
Cânn : Hicr (27), Rahman (15,39,56,74)
Cinnet : Hûd (119), Secde (13), Saffat (158) 2kez, Nâs (6)

"De ki: Cinlerden bir topluluğun dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. Kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız. Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında pekaşırı yalanlar uyduruyormuş. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı. Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı. Doğrusu biz, göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyledoldurulmuş bulduk. Halbuki, biz onun bazı kısımlarında dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi? Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk. Şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'ı âciz
bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız. Doğrusu biz, o hidayeti işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne bir eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar. İçimizde, teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır. Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır." (Cinn Suresi 1-15)

"Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahrete inanmayanların kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin isledikleri suçları islemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları iftiraları ile başbaşa bırak."
(En'am Suresi 112-113)

" Allah hepsini toplayacağı gün, "Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınz" der, insanlardan onlara uymuş olanlar, "Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin surenin sonuna ulaştık" derler. "Cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınız" der. Doğrusu Rabbin hakimdir, bilendir. Zalimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz. "Ey cin ve insan topluluğu! Size ayetlerimi anlatan, bugünle karşılaşmamızdan siziuyaran peygamberler gelmedi mi?" "Kendi hakkımızda şahidiz" derler. Dunya hayati onları aldattı da inkârcı olduklarına, kendi aleyhlerinde şahidlik ettiler." (En'am Suresi 128-130)

"Cinleri öz ateşten yarattı. O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?"(Rahman Suresi 15-16)

"Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz." (Rahman Suresi 33)

" Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık. Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır! Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı. " (Sebe Suresi 12-14)"

Bu bilgiler doğrudan ve işaret yoluyla verilmekte. Hadislerin ışığında açıklanma gerekirse insan benzeri varlıklardır. Yeryüzünde yaşadıkları gibi göğe de yükselebilirler. Bizim anladığımız manada ateşsel değil ışınsal yaratıklar olması muhtemeldir. Işığın enerjiye dönüştürülmesinde sağlanacak ilerlemelerle birlikte onlarla ilgili bir sır perdesininde kalkması beklenilmektedir.

Cinlerinde erkeği ve dişileri olduğu gibi onlarda ürerler ve ölürler. Akıl ve irade sahibidirler. Onlar da insanlar gibi emir ve yasaklara uymak Allah'a ibadet etmek için yaratılmışlardır. İnsanların peygamberleri onlarında peygamberleridir. Cennetle de nimetlendirilecekleri olduğu gibi Cehennemle de azablandırlacak olanları vardır.

Yeryüzündeki çalışmaları devam etmekle beraber, peygamberimizden sonragökyüzüne çıkıp bilgi edinme girişimleri, koruyucu melekler ve delici alevlerle engellenmiştir.

Farklı kültürel seviyelerdedir. Hz.Süleyman devrinde ileri derecede bilimsel ve sanatsal etkinlikleri görülmüştür. Ordu da yer aldıkları gibi, mühendislik, ustalık ve dalgıçlık görevi yapmışlar, heykeller, büyük havuzlar ve sabit kazanlar inşa etmişlerdir. Günümüzde laboratuvar düzeyinde çalışmaları yapılmakta olan, eşyanın ışınlamasına sahip bilgiyi onlar bundan üçbin yıl önce elde etmişlerdi. Geçen bu kadar süre içinde teknolojilerinde ilerleme kaydetmedikleri düşünülemez elbette. Çağımızda görüldüğü söylenen ufolar, uçan daireler, merihliler'i n onlar olmadığı ne malum. Yeryüzü medeniyetine katkıda bulunduklarını veya bulunacaklarını, Hz.Süleyman örneği önümüzde iken söylememek mümkün mü?

Işınsal vücut yapılarından kaynaklanan hızları, engelleri aşma özellikleri yönündeki üstünlüklerinin yanısıra, mantık ve muhakeme yönünden insanlardan hayli geridirler. Ancak insanların anarşi çıkarma, kan dökme gibi bazı olumsuz özellikleri daha belirgindir.
" Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi." (Bakara 30)

Cinler, ne geleceği bilerler ne de kendileri dışında olan olayları bilebilirler. Gayb bilgisi Allah'a mahsustur.
"De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler" (Neml Suresi 65). Medyum, cinci ve falcıların aracılığıyla onlardan edinilecek gelecek ve geçmişe ait bilgilerle hayatı yönlendirmeye kalkışmak onlara ibadettir, ilkelliktir, çağ dışılıktır. Allah Resulü'nün ifadesiyle Kur'an-a inançsızlıktır, inkara yuvarlanmaktır. Öyle veya onlardan alınacak bilgiler İslam hukukuna göre geçersizdir. Doğruların içine ekledikleri yanlışlara güvenilebilinir mi? Hangisi doğru hangisi yanlış bilinebilinir mi? Bir kere bir ikileme düşüldükten sonra çıkılabilinir mi?

Cinlerin insanları görmelerine bir mani yoksa da vücut yapılarımızın farklılığı sebebiyle insanların onlarla işitilebilir ve görülebilir fiziksel bir beraberliğe girmelerinde engeller bulunmaktadır. Bunun yanı sıra peygamberler ve seçilmişlerin kendilkeri ile görüştükleri gerçektir. Doğruluklarına artık neredeyse kuşku duyulmayacak şekilde çoklukla yaşanan, belki de siz şu satırları okuyanlarında yaşadığı ve yaşanmaya devam eden olaylar, bir cin maskaralığı olan ruh çağırma oturumlar ve benzeri müşahedelere dayanan çeşitli TV kanallarının gizemli adlar altında yayınladıkları istisnai olaylar insanlarla cinler arasında ilişki kurulabileceğine bir kanıt olarak niye kabul edilmesin ki?

Bu arada unutulmasın ki, onların hep görülmez olmadığını düşüncesine saplanmayalım. Bazı şeytanlaşmış insanların varlığı malumlarınızdır. Bu tip insanlardan Allah'a sığınılması Kur'an da açıklanmaktadır.
"O sinsi vesvesenin şerrinden, O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden,gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah'a sığınırım!" (Nas 4-6)
Bilmediğimiz yöntemlerle zarar verme kapasitesine sahip şeytanlaşmış cinler vesvese verebilir, kalplerimize şer tohumları ekebilirler. Dinimizde haram olan büyü türü işleri oyunlarına alet edebilirler. Ancak şu unutulmamalıdır ki mahiyeti bilinmeyen fısıldamalar dışında hayatımıza müdahale yetkileri yoktur. İnançlarını yaşayan, Allah'ı zikreden ve kendilerinden Allah'a sığınan müminler üzerinde cinlerin hiç mi hiç etkileri yoktur.
"Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a ortak koşanlaradır. Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın! " (Nahl 98-100)
Bilinmelidir ki cinlerin muminleri, insanların müminleri gibi bizim kardeşlerimiz, dünya ve ahiret dostlarımızdır.

Bizler gibi mükellef varlıklar olan cinler kendileri gibi görünmeyen olan, müşterek düşmanlarımız olan şeytanlar tarafından saptırılmaya çalışılmaktadır. Görrünmez olmalarından dolayı onları birbiriyle karıştırmamak lazımdır. Şeytanlar cinlerden farklı olup şerlere odaklanmış varlıklardır.

Varlıkları peygamberimiz tarafından açıklanan cinler aleminin hayvanları, mükellef varlıklar olan cinlerle karıştırılarak cinlerin yılan ve köpek gibi suretlere girdikleri yanılgısına düşülebilimnmektedir. Allah'a muhatap olma yüceliğine erdirilmiş, Kur'an insanı olmaya aday varlıklar olan sorumlu cinlerin hayvan suretlerine sokulup korku salınması maalesef hadislere kadar sokulabilmiştir.

Bir diğer yanıltıcı husus da bazı hadisler de hastalık etkeni olarak gösterilen ve görünmez olma nitelikleri sebebiyle kendilerine görünmez varlıklar anlamına cin denilen mikroplar türünde varlıkların, mükellef varlıklar olan cinleranlamına algılatabilmesidir. Bu bir hatadır, bu hataya düşmemelidir.

Kaynak: http://www.islamiyet.gen.tr/cinler.php

Burak Demir
16-06-2009, 23:57
Kıyametin başlıca alametleri;


Küçük alametler ;

* Büyük ve yüksek binalar çoğalacak , insanlar bina yapma konusunda birbirleriyle yarışacak.

* Cahiller başa geçip cahillikleri ile insana hükmedecek

* Irzına sahip çıkmayanlar (Deyyuslar) çoğalacak

* İnsanların , akıllı zarif ve değerli dedikleri insanlarda , zerre kadar iman olmayacak

* Gençler günahkar olacak

* Kadınlar türlü türlü baş bağlayıp dar elbiseler giyecek

* zina ve livata çoğalacak

* cahillik çok olup ilim azalacak , insanlar alimleri bırakıp cahillere uyacak

* her köşede zalimler ve zorbalar insanların malını elinden alacak

* günah olunan şeyler yapılıp adet olacak

* dine ait şeyler ayıp sayılıp terk olunacak

* dünyanın bir çok yerinde ard arda depremler olmaya başlayacak , haritadan silinen şehirler olacak. ( Bem , Kocaeli , Mexico City , Banda Aceh v.s.)

* Hicaz'da bir ateş çıkacak ve Şam'da develerin ayaklarını aydınlatacak

* zina açıkça işlenecek , içki tüketimi artacak , kadınlar çoğalacak , erkekler azalacak ( Aşikar)

* fasık ve dinsiz olanlar şerefli ve itibarlı olması

*zulmünden korkularak kötü günahkar insanlara boyun eğilecek

*müslüman kafir savaşı olacak



BÜYÜK ALAMETLER

* Kabe yıkılacak

* Debbetül arz zuhur edecek

* Deccal çıkacak

* Yecüc Mecüc seddi delip, sınırı geçip insanlara zulmedecek

* Mehdi gelecek

* Hz. İsa yeniden dünyaya inecek

* Bütün insanlar kafir olacak

* Güneş batıdan doğacak

* İsrafil "Sur" a üfleyecek


Kaynak: Büyük Şafii İlmihali

Adil Güzenler
17-06-2009, 00:59
[quote=Burak Demir;2708636]Öncelikle Selamün Aleyküm;


Aleykümselam kardeşim paylaşımlar için ALLAH RAZI OLSUN.

Burak Demir
17-06-2009, 08:19
[quote=Burak Demir;2708636]Öncelikle Selamün Aleyküm;


Aleykümselam kardeşim paylaşımlar için ALLAH RAZI OLSUN.

Amin. Cümlemizden razı olsun.

Abdullah Gürbüz
17-06-2009, 19:08
Aleyküm selam burak kardeş.Zaman ahir zaman iman elde tutmak zor.Küçük alametlerin hepsinin çıktığı şu günlerde Rabbim bize yardım etsin,hidayet versin ve yolundan ayırmasın inşallah.

Adil Güzenler
17-06-2009, 21:05
Selamunaleyküm birkardeşimizden alıntı

Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadislerinde, "Size hayırlı gençleri tavsiye ederim. Çünkü, onların kalbi daha incedir. ALLAH beni doğrulukla ve müsamahayla gönderdi. Bana gençler yanaştı, ihtiyarlar muhâlefet etti" buyurdu ve şu mealdeki âyeti okudu: "Zaman uzadı da kalpleri katılaştı. Onların çoğu fâsıktırlar." (Hadîd Sûresi: 16)
Gerçekten de bu hadis çok büyük bir gerçeği ifâde etmektedir. Peygamberimizin etrafında Mekke ve Medineli gençler pervane olmuş, ihtiyarlar ise karşı çıkmış, onun dâvâsını yok etmeye çalışmıştır.
Erkekler içinde ilk Müslüman olma şerefine erişen Hz. Ali (r.a.) Efendimiz, henüz 10 yaşındaydı. Bir gün sahabîler içinde Resulüllah, hicrete ve savaşa mâruz kaldığında, kendisini kimin koruyacağını sormuştu. Hz. Ali, "Ben korurum" diye haykırdığında 12 yaşında bir gençti.
15 yaşında Müslüman olan Zübeyir bin Avvam, "Her peygamberin bir havarisi (yardımcısı) vardır. Benim de havarim Zübeyir'dir" müjdesine nâil olan bir genç olarak bütün hayatını İslâma hizmet yolunda geçirmişti. Yine onunla, genç yaşta İslâmla şereflenen Talha bin Ubeydullah için Peygamberimiz (a.s.m.), "Talha ve Zübeyir, Cennette benim komşularımdır" buyurmuştur.
Müslüman olduğunda genç yaşta baba ocağından ayrılmak zorunda kalan Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) "Her ümmetin bir emini vardır. Bu İslâm ümmetinin de emini Ebû Ubeyde bin Cerrah'dır" iltifâtına mazhar olmuş ve Yemenliler İslâmiyeti öğretecek bir kişiyi istediklerinde Peygamberimiz tarafından Yemen'e gönderilmiştir.
19 yaşında İslâmla şereflenen cevvâl bir genç olan Sa'd bin Ebî Vakkas (r.a.), tam bir îman eri ve İslâm fedâisiydi. Uhud Savaşının en hararetli zamanında Peygamberimizin etrafında etten bir sur ören sahabîlerden biri olan Sa'd bin Ebî Vakkas, "At Sa'd, at Annem babam sana fedâ olsun" şeklinde iltifât-ı Peygamberîye mazhar olmuştur.
Said bin Zeyd (r.a.), 19-20 yaşlarında iken hanımıyla birlikte Müslüman olmuş, bütün ömrünü İslâmın yayılmasına vakfetmişti.
Her biri destansı bir hayat yaşayan Mus'ab bin Umeyr, Abdullah ibni Ömer, Enes bin Mâlik, Muaz bin Cebel, Üsâme bin Zeyd, Bera bin Azib de, genç yaşta Müslüman olup, Resulüllahın etrafından ve emrinden ayrılmayan, İslâm fedâisi delikanlılardı.
Gençler Kâinatın Efendisine koşarken, onların bazısının anne ve babaları, çocuklarının İslâmdan vazgeçmeleri için baskı ve işkence yapıyorlardı.
Yüce Peygamberimiz, bu hadisleriyle hem tarihî bir tesbit yapıyor, hem de dinî hizmetlerin motor gücünü gençlerin meydana getireceğini haber vermiş oluyordu. Çünkü, "onların kalbi daha incedir" ifâdesi, gençlerin yenilikleri ve güzellikleri kabule daha yatkın olduğunu, yaşlıların ise eski bilgi ve alışkanlıklardan zor kurtulacaklarını ortaya koyuyor.
Bu hadis gençlere de bir uyarı niteliğindedir. Sanki Resulüllah, "Ey gençler Sizin kalbiniz iyiyi ve doğruyu kabul etmeye yatkındır. O halde bu çağı iyi değerlendirin. İyi ve güzel olanları öğrenin ve yaşayın. Gençler benim etrafımda pervane oldu. Siz de İslâm dâvâsının fedâileri olun" demektedir.
Yine şu hadîs, gençlerin bu yönünü tesbit bakımından ehemmiyetlidir:
Semûre bin Cündüb (r.a.) "Müşriklerin ihtiyarlarını öldürün, gençlerini sağ bırakın" hadîsini aktardı. Abdullah dedi: "Babama bu 'yaşlıları öldürün' hadîsinin îzahını sordum. Şöyle dedi: 'Yaşlı Müslüman olmayabilir. Gencin fıtratı ise İslâma yaşlılardan daha yakın olduğu için İslâma girebilir. Şerh, genç demektir.'" (Müsned, 5: 13)
Nitekim, "Her çocuk (İslâm) fıtratı üzerine doğar. Sonra anne ve babası onu Yahudi, Hıristiyan veya müşrik yapar" (Tirmizi, Kader: 5) şeklindeki hadis, insanın dünyadaki menfî etkilenmesini açıklamaktadır. Bir bakıma, çocukluğa yakın olan insan daha saf ve berrak, dünyada daha fazla duran ve ölüme yaklaşan ise karışık ve günahkârdır. Ancak bu durum, İslâmın güzelliklerini bilmeyen ve yaşamayanlar için geçerlidir. Yoksa, hayatını ALLAH'ın dinine göre düzenleyen ve onun yayılması için çalışan kimseler, yaşlandıkça yükselir ve gelişirler.
ALLAHu Teala Celle ve Şahane gençlerimizi, Resulüllahın dâvâsı etrafında pervane olanlardan eylesin.

Amin...

Ahmet Gökay Akdeniz
18-06-2009, 11:58
Selamun Aleyküm . Son günlerde e-postama ve telefonuma hep mesaj geliyor . Şunu 15 kişi ye felan yolla gibi . Mesajlarda birde Allah Rızası için Peygamberimiz için bu mesajı 15 kişi ye yolla gibi mesajlar geiyo . Burda kafam karışıyo ne yapmam gerekli ?

Zahit Atay
18-06-2009, 13:36
---- Kur'an'dan Günlük Mesajlar ----


O, daima diridir. Hiç bir tanrı yoktur, ancak O (Allah) vardır. Dîni yalnız O'na has kılın ve ihlaslı kimseler olarak O'na yalvarın. Hamd (sadece) alemlerin Rabbi olan Allah'adır.


(Mümin 65)

Burak Demir
18-06-2009, 14:20
Selamun Aleyküm . Son günlerde e-postama ve telefonuma hep mesaj geliyor . Şunu 15 kişi ye felan yolla gibi . Mesajlarda birde Allah Rızası için Peygamberimiz için bu mesajı 15 kişi ye yolla gibi mesajlar geiyo . Burda kafam karışıyo ne yapmam gerekli ?

Aleykümselam.
O saçmalıklara inanma kardeşim. Geleceği Peygamber efendimiz bilememiş. Onlar mı bilecek? Yok bu mesajı 10 kişiye gönderirsem şu olacak, bu olacak. Saçmalık.

Adil Güzenler
18-06-2009, 22:29
Selamun Aleyküm . Son günlerde e-postama ve telefonuma hep mesaj geliyor . Şunu 15 kişi ye felan yolla gibi . Mesajlarda birde Allah Rızası için Peygamberimiz için bu mesajı 15 kişi ye yolla gibi mesajlar geiyo . Burda kafam karışıyo ne yapmam gerekli ?


Alekümselam o tür mesajlara itibar etme kardeşim.

Emre Nişancı
19-06-2009, 00:27
Selamun Aleyküm.Pek takip edemiyorum bu konuyu ve paylaşıldımı bilmiyorum ama yinede paylaşmak istedim.

BU AKŞAM HİNDİSTAN'DA
Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış korkudan titreyen adama sorar:
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana...
Adam telaş içinde:
- Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki benim canımı almaya kararlı..
- Peki ne yapmamı istiyorsun?"
Adam yalvarır:
- Ey canlar koruyucusu mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt kuş dağ taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!
Hz. Süleyman adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:
- Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?" der.
Azrail (a.s) cevap verir:
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben o adama öfaaalehışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki:
- "Haydi git bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!" Ben de bu adamın yüz kanadı olsa bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.
Osman Nuri Mesnevi Bahçesinden Bir Testi SuAllahın selamı üzerinizde olsun.Eyvallah.

Abdullah Gürbüz
20-06-2009, 20:40
aleyküm selam.Allah razı olsun.Ece geldimi ne yapsan boş.Herkes ölecek yaştadır o yüzden boş durmamak lazım.Kimsenin 15 dakka sonraya sağ çıkacağına dair bir senedi yok..

İsa Uğurlu
20-06-2009, 21:22
aleyküm selam.Allah razı olsun.Ece geldimi ne yapsan boş.Herkes ölecek yaştadır o yüzden boş durmamak lazım.Kimsenin 15 dakka sonraya sağ çıkacağına dair bir senedi yok..

aynen öyle..

onun için hazırlıklı olmamız lazım ama acaba hazır mıyız ölüme..

rabbimiz affetsin islah etsin bizi..

Burak Demir
20-06-2009, 22:43
Daha namaz 5 vakit kılmadan Rabbimizden bizi affetmesini bekliyoruz. (Kendi adıma konuşuyorum.) Namaz kılmayanın amel defteri açılmayıp ayağı sır'atten kayacak ve aşağı düşecek. Bunun biliğim halde nasıl olsa Allah af eder mantığıyla hareket ediyorum veya ediyoruz.

Burak Demir
20-06-2009, 22:57
Bir forumdan bulduğum olay:



YEŞİL ELBİSE

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.

"Gel seni camiye götüreyim", dedim. "Bugün Cuma biliyorsun."

"Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun," dedi.

"Biliyorum ama,sebebini gerçekten merak ediyorum."

"Ne bileyim olmuyor işte,dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup,dizleri çıkar diye endişe ediyorum."

Gayri ihtiyari gülmeye başladım.

"Herhalde şaka yapıyorsun," dedim. "Bunun için cami terk edilir mi?"

"Ciddi söylüyorum," dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin."

Gerçekten öyleydi.Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.

"Peki,dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?"

"Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim," dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.

Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti.Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.

Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra,kendisinin camide olduğunu söylediler.Hemen gittim.

Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.

Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:

"Hani,dedim.Camiye gelmeyecektin?"

Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

Yunus Emre Özbey
21-06-2009, 00:10
Bir forumdan bulduğum olay:



YEŞİL ELBİSE

Hayatın İçinden kitabında da yeşil sayfasıyla kitabın ortalarında bu hikaye. Çok manidar bir hikaye, tekrardan hatırlamış olduk; Allah razı olsun.

Burak Demir
21-06-2009, 22:46
Hayatın İçinden kitabında da yeşil sayfasıyla kitabın ortalarında bu hikaye. Çok manidar bir hikaye, tekrardan hatırlamış olduk; Allah razı olsun.

Cümlemizden razı olsun.

Abdullah Gürbüz
22-06-2009, 01:00
Allah razı olsun..ee "üşenme kıl namazını,daha erken diyenin dün kıldık cenaze namazını demişler." Şimdi işin aslı dinimiz gerçekten mucizelerle dolu bir din.Dışardan bakıldığında insana zor geliyor ama yaşayabilene gelin sorun bu soruyu.Manevi huzuru dünyanın hiç birşeyinde bulamaz insanoğlu.Çünkü hepsi yalandan ibarettir.İnsanın bir gün elinden akıp gidecektir.Kimimize dosdoğru namaz kılmak zor gelebiliyor.Ama bence bu zorluk şeytana kulluk etmekten milyonlarca kez iyidir.Namaz kılmayan insan gerçekten sürekli huzursuzdur,çünkü hep bir eksik vardır ve o eksik gittikçe büyür büyür dağ gibi olur.Üzerinize yıkılacak sanarsınız.Tabi bu Allah korkusu olanlar için geçerli bir durum.Namazı eda ettimi sizden mutlusu yoktur.Huşu içinde bir namazdan alınan haz yemin ederim dünyevi hiç bir işte yoktur.Daha önce bir video paylaşmıştım veya anlatmışta olabilirim.Çeçen dağlarında cihad eden bir grup mücahid operasyon dönüşü namaz kılıyorlar.Biri bacağından vurulmuş birinin eli parçalanmış o zorluklar altında namazlarını geçirmiyorlar.Youtubede bulabilirsiniz izlemenizi tavsiye ederim.O video insanı gerçekten kendiyle yüzleştirip nefsine karşı bilendiriyor.Rabbim bizleri dosdoğru namaz kılanlardan eylesin.Son olarakta bir yazı paylaşıcam forumumuzda paylaşılmıştı ama kim paylaşmıştı hatırlamıyorum Allah ondan razı olsun,


Namaza yetişmek için koşan bir çocuğa Hz.Ömer "sen daha çocuksun bu kadar telaş etmene gerek yok sen daha küçüksün namaz sana farz değil"demişti,
ve çocuk demişti ki:"Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu? Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı. Hem bu yaşta Namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."http://img130.imageshack.us/img130/8082/secdewassersteinry3gt0.jpg
http://img130.imageshack.us/img130/5394/untitledzl6ag0aa1.png

Adil Güzenler
22-06-2009, 20:53
Maaşallah bu günler baya bir paylaşım yapan var inşallah dahada bereketlenerek gider
Paylaşım yapan tüm kardeşlerimizden ALLAH razı olsun

Adil Güzenler
23-06-2009, 05:27
Selamunaleyküm

(Değerli kardeşlerim bu yazı yakın tarihimizin değerli islam alimlerinden merhum M.Asım Köksal'ın 'İSLAMİYET ve HİRİSTİYANLIK' adlı eserinden alıntıdır) tüm kardeşlerimin istifade edeceğini düşünüyorum her gün 2 soru ve cevabını paylaşacağım inşallah.




Bir Amerikalının Müslümanlık Hakkındaki Yirmiüç Sualine Cevaplar



S.1> ALLAH. (Yüce varlık. Ortalama bir Müslüman alimin bundan ne anladığını açıklayın. Aynı zamanda bunu henüz gençlik çağında bulunan bir kimsenin anlayacağı bir şekilde izah edin.)



C.1> Müslümanların alimi de cahili de, genci de ihtiyarıda Rabbü'l-alemin olan ALLAH tealaya şöyle inanır :
ALLAH <c.c> vardır;
Birdir;
Varlığının evveli yoktur;
Varlığının ahiri yoktur;
Ne kendisi yaratılmışlardan birisine benzer, ne de yaratılmışlar kendisine benzer;
Varlığı başka bir varlığa dayanmaz;Kendi zatı ile vardır.
Varlığı zatının iktizasıdır(gereğidir).
Doğmaktan, doğurulmaktan, doğurmaktan, baba ve oğul olmaktan zaman ve mekanda bulunmaktan münezzeh(uzak) ve müteal(yüce) olarak mevcuddur.
Hiç bir vasıtaya muhtaç olmaksızın herşeyi bilir;
Her şeyi işitir;
Her şeyi görür;
Mutlak hayat sahibidir;
Mutlak kudret sahibidir;
Mutlak irade sahibidir;
Diler, dilediğini yapar;
Kelam sıfatıyla muttasıf(sıfatlanmış); sese ve harfe muhtaç olmaksızın söyler, peygamberler vasıtasıyl kitablar gönderir ve göndermiştir.
Bu sıfatların zıtları,, Allahu teala hakkında düşünülmez ve düşünülemez.
Allahu teala kainatın şeriksiz ve nazirsiz yaratıcısıdır; yaratan, yarattıklarını yaşatan, öldüren, sonra yeniden diriltecek olan, iyi kulları için nimetler, kötüleri içinde azab hazırlayan O'dur.
Biz Cenab-ı Hakk'ın asarından(eserlerinden) kudret ve azametini, yüksek sıfatlarını düşünür, zat ve mahiyetinden bahsetmeyiz.
İşte, istisnasız her Müslüman Allahu teala hakkındaki inancı böyledir.Şu kadar ki,
Müslümanların ilim sahibi olanları, Allahu tealaya iman mevzuunda kanaatlerini akli ve nakli deliller ile ispat edebilcek durumdadır.


S.2> TESLİS/EKANİM-İ SELASE. (Buna hiristiyanların umumiyetle inandığı şekilde inanıyormusunuz?)

***

C.2> Hiristiyanlar umumiyetle, teslis'e, yani ALLAH'ın hem üç hem bir olduğuna inanırlar.
Ekanim-i Selase dedikleri bu üçlü ilah telakkisinde ihtilaf etmişlerdir.
Bir kısım "ALLAH cevherdir ki, kendisinin üç uknumu(üç aslı) vardır. biri baba, biri oğul, diğeri de ruhu'l-kudüstür"derler.
Diğer kısım ise, uknumun birinin ALLAH, birinin Meryem, birinin de İsa olduğunu söyleyip İsa (a.s) ALLAH'ın oğlu kabul ettikten sonra; Hz.İsa'da nasuti(insanlık vasfı) ve lahuti(ilahlık vasfı) iki tabiatın bulunduğunua; ve bu iki tabiatın da bire inkilab ederek Hz.İsa'nın nasutiyetiyle muhdes(sonradan varolan) ve mahluk(yaratılmış) bir insan olduğuna, lahutiyetiylede Halık ve gayrimahluk olduğuna inanırlar.
İşte hiristiyanların Ekanim-i selase dedikleri bunlardır.
Biz Müslümlar ise böyle bir akideyi asla kabul etmeyiz.
Bizim iman ve itikad ettiğimiz ALLAH<c.c> birinci sualin cevabında da bildirildiği üzre,, asla teaddüt(birden fazla oluş), tecezzi(cüzlere ayrılma) ve inkısam(bölünme) kabul etmez.
Hiristiyanlıktaki Ekanim-i selase kabul etmeyişimizin sebebini kısaca izah edelim:
Bilinmelidirki Müslümanlık akla büyük bir mevki vermiştir.Bunun için Müslümanlığın bütün iman esasları makuldür, yani akla uygundur; ve onlarda akıl vemantığın kabul etmeyeceği hiç bir esrarlı noktaya rastlanmaz.
Ekanim-i selase akidesindeki ALLAH'ın <c.c> hem üç hem bir olma ciheti ise aklen açık bir tenakuz(zıtlık) teşkil eder.
Üç uknumdan biri sayılan Hz.İsa'nın sonradan dünyaya geldiği kabul edildiğine göre, kendisi doğmadan evvel mevcut kainatın ALLAH'tan hali(boş) bulunmasını icab eder. Çünkü Hz.İsa'nın ALLAH'ı teşkil ettiği sanılan üç uknumdan birisi olduğuna ve Hz.İsa ortada bulunmadıkça uluhiyet camiası da bulunmayacağına göre, Hz.İsa doğmadan ALLAH'ın da bulunmaması iktiza eder.
Üç uknumdan oluşan uluhiyet camiasının vücudu bundan cüz olan Hz.İsa'nın bulunmasına muhtaç olması lazım geleceğine göre, böyle bir ihtiyaç aczi de gerektirmektedir.
Allahu Teala'nın ise Kadir-i Mutlak olduğu müsellem(herkesce kabul edilir) olduğundan, böyle bir acz ve ihtiyaç bilbedahe(apaçık şekilde)batıldır.
Bunun içindirki Kilise mensuplarından bazılarının Ekanim-i selase'nin bir ALLAH'ta var olan Vücud, Hayat ve İlim sıfatlarının remzi(temsili) olmak gibi bir te'vil yoluna kaçmış olmalarına rağmen bir çokları bunu reddetmişlerdir.

Abdullah Gürbüz
23-06-2009, 22:38
Aleyküm selam adil abi.Allah c.c razı olsun..

İsa Uğurlu
23-06-2009, 22:58
Daha namaz 5 vakit kılmadan Rabbimizden bizi affetmesini bekliyoruz. (Kendi adıma konuşuyorum.) Namaz kılmayanın amel defteri açılmayıp ayağı sır'atten kayacak ve aşağı düşecek. Bunun biliğim halde nasıl olsa Allah af eder mantığıyla hareket ediyorum veya ediyoruz.

kesinlikle öyle yapıyoruz..Rabbimiz bizi islah etsin akıl fikir versin..

Adil Güzenler
24-06-2009, 05:09
S.3> HAZRET-İ ÎSÂ. (Ulûhiyyetini kabul ediyor musunuz? Eğer varsa , dîninizde Hz.İsa'nın yeri nedir?)


***


C.3> İkinci suâlin cevâbında da açıklandığı üzere Hıristiyanların i'tikadına göre: Hazret-i isa, (hâşâ) ALLAH'ın oğludur ve üç uknûmdan biridir. Beşer cesedi giyinerek Hazret-i Meryem'den doğmuştur.

Kendisinin yeryüzünde çok ibadet ettiği, bilahare Yahudiler elinde asılarak öldürüldüğü, öldürülmek istenildiği zaman kaçıp gizlenecek bir yer aradığı, gizlendiği yerde tutularak asılırken şiddetli teessürler gösterdiği: «ilâhî, İlâhî, beni niçin terk ettin?» diye Cenab-ı Hakk'a halinden şikayet ettiği, öldürüldükten sonra da cehenneme inip Hazret-iAdem ile zürriyetinden olan bütün peygamberleri oradan çıkardığı, üç gün sonra ölülerin arasından kalkarak göklere çıktığı ve Kaadir-i Mutlak olan Baba'nın sağ tarafında oturduğu iddia edilmektedir.

Biz Müslümanlar bu iddiaların ve akîdelerin hiç birisine inanmayız. Çünkü Hazret-i Îsa, Hıristiyanların da i'tiraf ettikleri vechile, bir zaman yok iken, sonradan Hazret-i Meryem'den doğmuş, süt emmiş, yiyip içmiş, insanlar arasında çocukluk ve gençlik çağını geçirmiş bir beşerdir. Demek ki hadistir, mümkündür, mütegayyir'dir.

O halde, hadis olan bir varlık için Kadîmlik,

mümkün olan bir varlık için Vâciblik, mütegayyir olan bir varlık için de Dâimlik tasavvur edilemez.

Eğer, iddia edildiği gibi, Hazret-i Îsa'da İlahlık olsa idi —Hıristiyanların dediklerine göre— kavimlerin en zaîfi ve âcizi olan Yahudilerin elinde aciz kalıp kurtulmak için bir sığınacak yer aramak lüzûmunu duyar mı idi?

Sonra, çok ibadet ettiği söylenilen Hazret-i Îsâ'nın, şayet kendisinde bir İlahlık vasfı bulunsaydı, bu, Tanrı'nın, kendi kendisine ibâdet etmesi gibi abes bir hareketi, Tanrı'ya isnâda kalkışmak demek olmaz mı idi?

Hazret-i Îsâ'nın ülûhiyyeti iddia ve öldürüldüğü de kabul edildiğine göre, o halde ölümünden sonra kainatın devam ve bekaası Tanrısız nasıl mümkün olabilmiştir?

Hazret-i Îsâ'nın ALLAH'ın oğlu Sıfatı ile Baba'nın (ALLAH'ın) sağ tarafında oturduğu iddia olunduğuna göre, bu da kendisinin ALLAH'tan ayrı bir varlık olduğunu kabul ve aynı zamanda ALLAH'a da bir mekan ve cihet isnad etmek demek değil midir?...

Eğer Hazret-i İsa'ya Tanrı'lık atfı incil'lerde görülen Peder ta'birinden ileri geliyorsa, bu ta'bir hakîkî ma'nada olmayıp, mâlik ve hâfız ma'nasındadır. Bunu hakîkî ma'naya almak yanlış yola sapmak demektir.

incil'lerde Cenab-ı Hakk'ın yalnız Hazret-i Îsâ'nın değil, insanların da pederi olduğu yazılmakta ve nitekim Matta İncili'nde şöyle denilmektedir : -

«Ne mübarektir sulh ediciler, zira onlara evladu'llah tesmiye olunacaktır.» (Beşinci Bab, 9 uncu fıkra

«Tâ ki, semâvatta olan Pederinizin evlâdı olasınız. Zira kendi güneşini fenalar ile iyilerin üzerine doğdurur. Hem salih ve fasık kimselerin iizerine yağmur yağdırır.» (Beşinci Bab, 45 inci fıkra.)

Eğer pederlik, oğulluk, Hazret-i Îsâ hakkında hakîkî ma'nada ise, insanlar hakkında da, hakîkî ma'nadadır. O halde, diğer insanlar dahi ALLAH'ın oğulları olmaları lazım gelir. Oğulluğun Hazret-i Îsâ'ya hasr olunmasında bir münâsebet görülemez,

Eğer Pederlik, sâir insanlar hakkında mecaz. ise, Hazret-i Îsâ hakkında da. mecâz olmak icabeder.

Hazret-i Îsâ'nın kendisinden önce gelen peygamberler gibi bir peygamberden başka bir insan olmadığı Matta İncil'indeki şu fıkralardan da açıkça anlaşılmaktadır :

«Ve Orşelim'e girdiğinde, bu kimdir? diyerek bütün şehir tahrik olundu. Halk dahi; bu Celil'de vâki' Nâsıret'den olan Îsâ peygamberdir, dediler.» (Matta 21 inci Bab, 10 ve 11 inci fıkralar).

«Ve onu Haça gerdikten sonra elbisesini kur'a atarak taksim ettiler. Tâ ki. Peygamberin; elbisemi aralarında taksim edip kaftanım üzerine kur'a attılar, diye buyurduğu kelam itmam oluna.» (27 nci Bab, 35 inci fıkra).

«Ve vâki' oldu ki. İsa bu temsilleri bitirdikten sonra oradan hareketle kendi vatanına geldikte, sinagoglannda onlara tâlim ederdi. Şöyle ki onlar hayran olup bu hikmet ve mu'cizeler Buna neredendir?»

«İmdi 0'na bunun cümlesi neredendir? diyerek O'nun hakkında sürçerler idi. Fakat Îsâ onlara;

'Bir peygamber kendi vatanından ve kendi hanesinden gayrı yerde i'tibarsız değildir, dedi. Ve orada onların îmansızlıkları sebebiyle çok mu'cizat icra etmedi.» (Matta 13 üncü Bab; 53, 54, 57 ve 58 inci fıkralar).

Biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki i'tikadımıza gelince:

Hazret-i Îsâ, ancak peygamberlik mertebesine haiz mümtaz bir beşerdir. Anadan, babasız ve hârikulâde olarak, ALLAH'ın «Kün!» emri ile doğmuş olması kendisinin ilâhlık vasfını haiz bulunmasını asla istilzam etmez. Bu belki Allahu Teala'nın bütün tabiat ve hilkat üzerinde hakim bulunan kudret ve iradesinin azametine delalet eder. Nitekim Hıristiyanlarca da kabul olunduğu veçhile, Hazret-i Adem, hem babasız, hem anasız yaratılmıştır.

Daha önceki peygamberler gibi, Hazret-i Îsâ' ya da ALLAH tarafından peygamberliğini te'yid için, hastaları ilaçsız iyi etmek ve hattâ ALLAH'ın izni ile, ölüleri diriltmek gibi mû'cizeler verilmiş ve kendisine ilahî emir ve nehiyleri bildiren ve tebdil ve tahrife uğramıyan hakîkî İncil ayetleri dahi vahy edilmiştir.

Hazret-i Îsâ, kendisinden önce gelen bütün peygamberleri ve ezcümle Hazret-i Mûsâ'yı ve O'na verilmiş olan Tevrat'ı tasdik ettiği gibi, kendisinden sonra gelecek olan. Âhir Zaman Peygamberi, Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ı da tebşir ve tasdik etmiştir.

Hazret-i Îsâ, kavmine: «Allâhu Teâlâ benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Yalnız O'na ibâdet edin; en doğru yol budur» demiş ve, helal ve haram olan şeyleri bildirmiştir. Kendisinin ilâhlık ile ve ilâhi oğul'luk ile hiç bir münâsebeti yoktur. Hazret-i Îsâ, kendisine ve validesine yapılan bu çeşit isnadlardan âhirette Cenab-ı Hakk'ın manevi huzûrunda şiddetle teberri edecek ve bunların ancak sonradan uydurulmuş kuru bir isnad ve iftirâdan ibâret bulunduğunu söyleyecektir.

İşte biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki nakle ve akle dayanan inancımız bundan ibarettir.


(Okunması açısından 3. cevap uzun olduğundan bugün bir cevap ile yetinelim inşallah)

Abdullah Gürbüz
24-06-2009, 23:13
Hazret-i Îsâ, kendisinden önce gelen bütün peygamberleri ve ezcümle Hazret-i Mûsâ'yı ve O'na verilmiş olan Tevrat'ı tasdik ettiği gibi, kendisinden sonra gelecek olan. Âhir Zaman Peygamberi, Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ı da tebşir ve tasdik etmiştir.

Allah razı olsun adil abi.

Güzeyya Acar
24-06-2009, 23:39
Selamün Aleyküm.
Üç aylar dediğimiz mübarek mevsim başladı. Allah'ın izni ile Receb-i şerife kavuştuk..
Rabbim bu aydaki manevi mükafatlara nail olabilmemiz için hepimize gayret versin inşallah.
Selametle.


Receb, tevbe ayı, davranma ve uyanma ayı, ibadete yönelme ayı;
Receb şehrullah yani Allah'ın ayı. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin kulları çok affettiği, tevbe eden kullarını çok bağışladığı bir ay;


"Receb Allah'ın emirlerine dinine hürmet ayı. Kendisine çeki düzen verme, ceketini ilikleme, hazır ol vaziyetine gelme ayı;



Receb büyük bir ay. Allah o ayda sevapları katlar.
Kim Receb ayında 1 gün oruç tutarsa 1 sene oruç tutmuş gibi olur. Kim 7 gün tutarsa ona cehennem kapıları kapanır. Kim 8 gün tutarsa ona 8 cennet kapısı açılır. Kim 10 gün tutarsa gökte bir melek şöyle seslenir:


‘Geçmiş günahların bağışlanmıştır, haydi amele yeniden başla.’


Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( radyallahü anh)’dan şöyle rivayet edilir:
Receb ayı girdiğinde Hazreti Peygamber şöyle derdi:
“Allahım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”

Ahmet Gökay Akdeniz
25-06-2009, 10:53
Tüm İslam Ailesinin Kandili Mübarek Olsun ...

Abdullah Gürbüz
25-06-2009, 18:45
Selamün Aleyküm.
Üç aylar dediğimiz mübarek mevsim başladı. Allah'ın izni ile Receb-i şerife kavuştuk..
Rabbim bu aydaki manevi mükafatlara nail olabilmemiz için hepimize gayret versin inşallah.
Selametle.


Receb, tevbe ayı, davranma ve uyanma ayı, ibadete yönelme ayı;
Receb şehrullah yani Allah'ın ayı. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin kulları çok affettiği, tevbe eden kullarını çok bağışladığı bir ay;


"Receb Allah'ın emirlerine dinine hürmet ayı. Kendisine çeki düzen verme, ceketini ilikleme, hazır ol vaziyetine gelme ayı;



Receb büyük bir ay. Allah o ayda sevapları katlar.
Kim Receb ayında 1 gün oruç tutarsa 1 sene oruç tutmuş gibi olur. Kim 7 gün tutarsa ona cehennem kapıları kapanır. Kim 8 gün tutarsa ona 8 cennet kapısı açılır. Kim 10 gün tutarsa gökte bir melek şöyle seslenir:


‘Geçmiş günahların bağışlanmıştır, haydi amele yeniden başla.’


Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( radyallahü anh)’dan şöyle rivayet edilir:
Receb ayı girdiğinde Hazreti Peygamber şöyle derdi:
“Allahım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”


aleyküm selam.amin inşallah.Allah c.c razı olsun.Günahlardan kurtulma ayı geldi çok şükür.Bidahakine sağ çıkarmıyız Allah bilir.Dolu dolu geçirmek dileğiyle tüm islam aleminin regaip kandili mübarek olsun.

Adil Güzenler
25-06-2009, 20:40
Selamün Aleyküm.

Üç aylar dediğimiz mübarek mevsim başladı. Allah'ın izni ile Receb-i şerife kavuştuk..
Rabbim bu aydaki manevi mükafatlara nail olabilmemiz için hepimize gayret versin inşallah.
Selametle.


Receb, tevbe ayı, davranma ve uyanma ayı, ibadete yönelme ayı;
Receb şehrullah yani Allah'ın ayı. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin kulları çok affettiği, tevbe eden kullarını çok bağışladığı bir ay;


"Receb Allah'ın emirlerine dinine hürmet ayı. Kendisine çeki düzen verme, ceketini ilikleme, hazır ol vaziyetine gelme ayı;



Receb büyük bir ay. Allah o ayda sevapları katlar.
Kim Receb ayında 1 gün oruç tutarsa 1 sene oruç tutmuş gibi olur. Kim 7 gün tutarsa ona cehennem kapıları kapanır. Kim 8 gün tutarsa ona 8 cennet kapısı açılır. Kim 10 gün tutarsa gökte bir melek şöyle seslenir:


‘Geçmiş günahların bağışlanmıştır, haydi amele yeniden başla.’


Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( radyallahü anh)’dan şöyle rivayet edilir:
Receb ayı girdiğinde Hazreti Peygamber şöyle derdi:

“Allahım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”


Allah razı olsun bu vesile ile tüm kardeşlerimin Kandillerni kutlar mübarek üç ayların hayırlara vesile olmasını cenabı ALLAH,tan niyaz ederim

Kaan Elbir
26-06-2009, 01:33
Selamun Aleyküm cümleten.

Öncelikle büyüklerimin ve küçüklerimin mübarek Regaip kandillerini kutluyorum. Bu gece çok özel. Yüce Rabbim, bu geceyi en iyi şekilde geçirmeyi nasip etsin inşallah herkese.

Hatırlayanlarınız olur 2000'li yıllarda bir Müslüman ülke saldırıya uğramıştı. Yine bir Regaip kandiliydi yanlış hatırlamıyorsam, Berat kandili de olabilir.
O gün, yüzlerce kardeşimiz şehit olmuştu. O mübarek geceyi tamamlayamadan, huzur dolu geçiremeden yok edilmişlerdi.

Eskiden, Peygamber efendimiz zamanında da biliyorsunuz savaşlar, çatışmalar, kan davaları olmuştu. O zamanlar tabii ne ticaret ne de eş-dost kavgasıydı ön planda olan, din savaşıydı.

O zamanlar, Peygamber efendimize olan saygıdan ötürü, Yüce Kuran-ı Kerim'de de haram ay olarak geçen, içerisine bu gece geçmiş olduğumuz Recep ayında, savaşılmaz, kan akıtılmazdı.
Öz düşmanını, babanının katilini dahi olsa sokakta karşında görsen, başını eğip, yoluna devam edermişsin. Öyle bir saygı vardı ki müşriklerin, hak yoluna ve Allah'ın elçisi ve Resulü olan Hz.Muhammed efendimize. Şimdiye bakıyorsunuz..

Bu gece içime yine bir kor düştü yıllar önce hayatını bu mübarek gecede kaybeden kardeşlerimizi düşününce. Onları saygısızca, insanlık namına zaten katmıyorum, haince öldüren müşriklere lanet olsun. Dinlerini alt üst eden, değiştiren, saptıran, yalanlayan, yalanlara boğan yaratıklara. Buna şu anda da devam eden tüm müşriklere lanet olsun.

Regaip kandili, Berat kandili, 2 Bayram gecesi ve Cuma gecelerinden sonra duaların Allah katında her daim kabul olunduğu 5 günden 1'isi. Allah'ın, yok mu tövbe eden, af dileyen, pişman olan, bana sığınan, diye insanlara seslenip rahmet kapılarını açtığı bir gün.

Kuran-ı Kerim okunduğunda her harf için alınan 10 sevabın, 100 sevap olduğu bir gece, mübarek Regaip gecesi.

Bu gece, gecelerin gecesi. Kuran-ı Kerim'in bir harfinin 100.000 sevabına eşit olduğu Kadir gecesinden sonra gelen en önemli gecelerden bir tanesi, Regaip gecesi. Hem Cuma, hem Regaip gecesi. Bol bol dua edin inşallah. Allah'a, yeri ve göğü yaratan, her şeyi gören ve işiten yüce Rabbinize açın ellerinizi.

Adil Güzenler
26-06-2009, 02:54
Selamun Aleyküm cümleten.


Aleykümselam Kardeşim Eyvallah samimi,içten paylaşımın için
selam ve dua ile.

Adil Güzenler
26-06-2009, 02:59
S.4> RÛHU'L-KUDÜS. (Teslise <Ekânîm-i Selâse'ye> inananlar için Rûhu'l-Kudüs «Üç» ten biridir, Sizin dininizde buna benzer bir şey var mıdır?)

***

C.4> Üçüncü suâlin cevabında da yazıldığı üzere Hiristiyanlar Rûhu'l-Kudüs'ün ALLAH ile zat bakımından bir olduğunu onun ALLAH'tan (Baba'dan) çıkıp Îsâ'nın cesedine hulûl ile birleşmiş bulunduğunu iddia edegelmişlerdir. Müslümanlık inancına göre ise, Allahu Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında asla şerik kabul etmeyen tek ve müteâl bir Vâcibü'l-Vücüd olduğundan, herhangi bir varlığı O'na eş ve ortak saymağa imkan yoktur.

Müslümanlık ALLAH'a ibadet ederken, ibâdete karışacak riyâyı bile Tevhîd'e aykırı görmüş ve bunu gizli şirklerden saymıştır. Binaenaleyh Müslümanlıkta, Hıristiyanların i'tikad ettiklerigibi, bir Rûhu'l-Kudüs mevcut değildir.

Ancak, Allahu Teala'nın halk edip Hazret-i Âdem'den itibaren, peygamberler de dahil olmak üzere, bütün insanlara nefh eylediği beşerî ruhlardan başka peygamberlere ilâhî vahyi tebliğ eden ve Rûhul' - Kudüs denilen bir meleğin varlığına da inanırız.
Şu halde, ruhlar da ve Rûhul'-Kudüs de mahlukdurlar. Hiç bir şâibe ile lekelenmek ihtimali olmayan, her emniyete şâyan, mukaddes, tertemiz ruh demek olan Rûhu'l-Kudüs, Büyük meleklerden biridir. Ona Er-Rûhu'l-Emîn de denilir. Nasıl ki, kuvvet ve kudreti bakımından kendisine, C e b r â i l, günahtan ve beşerî vasıflardan âri bulunduğu için de Rûhu'l-Kudüs, denilmiştir.

Hazret-i Îsâ'nın rûhunu, Hazret-i Meryem'e üfürmeye me'mur olan, Cebrail aleyhisselâm'dır.
Bu Rûhü'l-Kudüs'le te'yid olunan yalnız Hazret-i îsâ değildir. Resûl'i Ekrem Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem .Efendimi'e de Kur'ân-ı Kerîm'i Rabbü'l-Âlemîn'in emri ile bu Rûhu'l-Kudüs indirmiştir.

Binâenaleyh şâir mahlûklar gibi bir mahlûk olan R û h u ' l - K u d ü s ' ü ALLAH'ın zâtından bir parça saymayı, nasıl imkân dâiresinden uzak görürsek onu bir beşer olan Haz r e t - i Îsâ'nın varlığına bürünmüş saymayı da o derece yersiz ve mânâsız buluruz.
İşte biz Müslümanların Rûhu'l-Kudüs hakkındaki inancımız bundan ibarettir.


S.5> SÜNÛHAT. (Tanrı veya semâvat ile dünyâdaki insanlar arasında şimdi veya her hangi bir zamanda yapılan irtibat. Eski zamanlarda olduğu gibi bugün de doğrudan doğruya sünûhat vâki oluyor mu?)

***

C.5>
Sünûhat(ilham,vahy) ile zihne def'aten gelen ve Hads (sezgi/intuition) denilen bir duygu kasd ediliyorsa bu, herşahısta ve her zaman vâkidir. Bunda dînî bir mâhiyet düşünülemez.

Sühûnat ile, ilham kasd ediliyorsa bu, eski zamanlarda olduğu gibi, bugün de, yarın da vâki olabilir.

Nitekim Peygamberimiz'den önceki peygamberler zamanında bâzı sâlih kulların kalblerine ALLAH tarafından, peygamberlerin tebliğ buyurduğu şeriat ve hükümlere muvafık olmak şartı ile bâzı ulvî mazmun ve ma'nalar vüdur ettiği gibi Peygamberimizin ümmetinden bâzılarına da aynı şartlar dâiresinde, gerek bundan evvel ve gerek şimdi böyle mazmun ve ma'nalar vürûd etmiştir ve edebilir.

Sünûhat ile, Allâh'dan gelen Vahiy murad ediliyorsa bu, Cenâb-ı Hakk'ın dînî hükümlerini, insanlar arasından seçtiği peygamberlerine Melek vâsıtası ile veya başka bir sûretle tebliğ ve telkin buyurması demektir ki, Vahy'in ilk Hazret-i Âdem'e sonuncusu da Âhir Zaman Peygamberi olan Hazret-i Muhammed aleyhisselâm'a vaki olmuş ve ilâhî Vahy kapısı Peygamberimiz ile ebediyen kapanmıştır. Peygamberimizden sonra artık herhangi bir kimseye Vahiy gelmesi mümkün olmadığından Peygamberlik mev'ud Mesihlik ve Vahiy yolu ile ilâhî ve Semâvi irtibat gibi iddialar da bâtıl ve mesnedsizdir; kuru bir da'vâdan ibarettir.


(dün elimde olmayan nedenlerden dolayı ekleme yapamadım takip eden kardeşlerim hakkını helal etsin inşallah)

Adil Güzenler
27-06-2009, 05:25
S.6> CENNET VE CEHENNEM. (Elle tutulur belirli yerler midir, yoksa bir düşünce hâli midir? Cennet ile cehennemin hakikaten mevcut yerler olduğuna mı yoksa ceza ve mükâfat «şartları olduğuna mı inanıyorsunuz? Bir kimse ölümünden önce kendisinin veya hayatta bulunan başka bir kimsenin her hangi bir hareketi ile günahlarından kurtulabilir mi?)

****

C.> Biz Müslümanların inancına göre Cennet ve Cehennem elle tutulur, maddeten belirli yerlerdir. Nerede bulunduğu ALLAH tarafından bildirilmemiş olmakla beraber bunlar halen mevcuttur.

Cennet, Allâhu Teâlâ'ya şerik koşmaksızın îman ve ibâdet eden ve ALLAH'ın bütün emirlerini tutub, sakınınız dediği şeylerden sakınan ve her ne sebeple olursa olsun ALLAH'ın afvıne nail insanların iyiliklerinin mükâfatını görecekleri ebedî saadet yurdudur.

Cehennem ise ALLAH'ı tanımayan veya ALLAH'a îman ve ibâdette şerik koşan, ALLAH'ın emirlerini yerine getirmeyen insanların kötülüklerinin cezasını çekecekleri azap yeridir.

Yoksa, Cennet ve Cehennem, yapılan herhangi bir iyilik ve kötülükten dolayı vicdanen huzur veya azap duymak demek olmadığı gibi mevhum bir mükâfat ve cezâ şartı da değildir.

Kâinatın yaratıcısı olan ALLAH'ın, mutlak adalet sahibi olduğu muhakkaktır. Adalet ise, bir şeyin lâyık ve müstahik bulunduğu hâle konulması demektir. Bu da mükâfat ve mücâzâta taalluk eder. Binâenaleyh cisim ile ruhtan mürekkeb olan insanların şu rriadde âleminde işledikleri her iyiliğin veya kötülüğün karşılığını dünyâda görmedikleri, tecrübe ve müşahede ile sabit olduğuna göre, bunun, her hak sahibine hakkının verileceği ve İlâhî adaletin tamamiyle tecellî edeceği bir âhiret âlemine, bir umûmî muhasebe ve ceza gününe bırakıldığı bedihî, binnetice Cennet ve Cehennem'in aklen de kabul ve teslimi zaruridir.

İslâm akidesine göre hiç bir şahıs başkasının günâhını yüklenemeyeceği gibi hiç bir kimse de başkasının günâhını bağışlama veya bağışlatma salâhiyeti mevcud değildir. Herkes ancak işlediğinden kendisi mes'uldür.

Şu var ki, günahkâr bir insanın dünyâda iken günâhının uhrevî cezasından kurtulması için bir takım çâreler vardır.

Eğer işlenilen günah Cenâb-ı Hakk'a karşı işlenmişse o günahtan dolayı şiddetli nedamet ve pişmanlık duymak ve bir daha işlememek azrni ile ona tevbe etmek ve afv için de ALLAH'a yalvarmak lâzımdır.

Fakat işlediği bu günah, Namaz, Oruç, Zekât ve Hac gibi ibâdetlerin terk edilmesi suretiyle vuku bulmuş ise, bunlara dâir yapacağı tevbeler yukarıda zikredilen şartlar (nedamet, azim ve af dileme) ile beraber terk ettiği ibâdetleri kaza etmek suretiyle yerine getirmekle de mukayyeddir.

Bununla beraber köprü ve çeşme yaptırma gibi umûmun menfaatlerine yarayan ve sadaka-i cariyeden sayılan işleri sağlığında işlerse, dinimizde, bunların, günâha keffâret olacağı da bildirilmiştir.


Eğer işlenilmiş olan günah, herhangi bir şahsın hakkında tecavüz ise, o günâhın işlenmesinden tövbe etmekle beraber, uhrevî cezasından alâkalı şahıs ile veya ölmüşse veresesiyle helâlleşmek suretiyle kurtulmak mümkün olabilir.

Binâenaleyh Müslümanlıkta bir kimsenin herhangi bir din adamı önünde günâhını itiraf etmesi, kendisini günâhından temizleyemeyeceği gibi, ALLAH nâmına günah bağışlama salâhiyeti de hiç bir kim*seye verilmemiştir.

Şu kadar ki, Cenâb-ı Hak tarafından Âhirette Resul-i Ekrem Efendimize ve şâir peygamberlere ve onlara ittibâ eden evliyâ-yı kiram'a günahkârlar hakkında şefaat edebilmek müsaadesi ihsan buyrulacağına inanırız.

Günahlarından dolayı tevbe etmeden ölen bir Müslüman için, hayatta bulunan akrabası veya herhangi bir din kardeşi tarafından dua edilir, onun günahına keffâret olmak ve sevabı ona bağışlanmak üzere sadaka verilir, onun nâmına hayır ve hasenat yapılırsa, ALLAH'ın afvına mazhar olması umulabilir. Fakat Cenâb-ı Hak o müslümanı dilerse afv eder, dilerse günahı nisbetinde ta'zîb ve te'dib eder.

Esra Yüksel
27-06-2009, 12:19
herkese selamünaleyküm.. (=

Abdullah Gürbüz
27-06-2009, 15:05
Selamun Aleyküm cümleten.

Öncelikle büyüklerimin ve küçüklerimin mübarek Regaip kandillerini kutluyorum. Bu gece çok özel. Yüce Rabbim, bu geceyi en iyi şekilde geçirmeyi nasip etsin inşallah herkese.

Hatırlayanlarınız olur 2000'li yıllarda bir Müslüman ülke saldırıya uğramıştı. Yine bir Regaip kandiliydi yanlış hatırlamıyorsam, Berat kandili de olabilir.
O gün, yüzlerce kardeşimiz şehit olmuştu. O mübarek geceyi tamamlayamadan, huzur dolu geçiremeden yok edilmişlerdi.

Eskiden, Peygamber efendimiz zamanında da biliyorsunuz savaşlar, çatışmalar, kan davaları olmuştu. O zamanlar tabii ne ticaret ne de eş-dost kavgasıydı ön planda olan, din savaşıydı.

O zamanlar, Peygamber efendimize olan saygıdan ötürü, Yüce Kuran-ı Kerim'de de haram ay olarak geçen, içerisine bu gece geçmiş olduğumuz Recep ayında, savaşılmaz, kan akıtılmazdı.
Öz düşmanını, babanının katilini dahi olsa sokakta karşında görsen, başını eğip, yoluna devam edermişsin. Öyle bir saygı vardı ki müşriklerin, hak yoluna ve Allah'ın elçisi ve Resulü olan Hz.Muhammed efendimize. Şimdiye bakıyorsunuz..

Bu gece içime yine bir kor düştü yıllar önce hayatını bu mübarek gecede kaybeden kardeşlerimizi düşününce. Onları saygısızca, insanlık namına zaten katmıyorum, haince öldüren müşriklere lanet olsun. Dinlerini alt üst eden, değiştiren, saptıran, yalanlayan, yalanlara boğan yaratıklara. Buna şu anda da devam eden tüm müşriklere lanet olsun.

Regaip kandili, Berat kandili, 2 Bayram gecesi ve Cuma gecelerinden sonra duaların Allah katında her daim kabul olunduğu 5 günden 1'isi. Allah'ın, yok mu tövbe eden, af dileyen, pişman olan, bana sığınan, diye insanlara seslenip rahmet kapılarını açtığı bir gün.

Kuran-ı Kerim okunduğunda her harf için alınan 10 sevabın, 100 sevap olduğu bir gece, mübarek Regaip gecesi.

Bu gece, gecelerin gecesi. Kuran-ı Kerim'in bir harfinin 100.000 sevabına eşit olduğu Kadir gecesinden sonra gelen en önemli gecelerden bir tanesi, Regaip gecesi. Hem Cuma, hem Regaip gecesi. Bol bol dua edin inşallah. Allah'a, yeri ve göğü yaratan, her şeyi gören ve işiten yüce Rabbinize açın ellerinizi.

Aleyküm selam kaan.Müşriklere kafirlere mürtedlere v.s lanet okumak yerine Allah'tan onlar karşısında savaşabilmeyi nasip etmesini istemek bence daha hayırlıdır.Rabbim onları cehennemde büyük bir azapla cezalandıracaktır..Bazılarınada Allah c.c bizim elimizden azap verir.Bizleri bu şekilde mükafatlandırırsa ne mutlu bize.(Mü'minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir-Nisa 95)Rabbim bu mübarek gecelerde,bu mübarek aylarda dualarımızı ibadetlerimizi kabul etsin.



Güzel paylaşımların için Allah c.c razı olsun adil abicim.



herkese selamünaleyküm.. (=

aleyküm selam.

Adil Güzenler
28-06-2009, 00:13
S.7> BU DÜNYAYA GELMEDEN EVVELKİ HAYAT. (Bir ferdin yer yüzündeki hayatından önce her hangi bir şekil içindeki hayatı. Kim böyle bir hayata sahip olmuştur? Kadere inanıyor musunuz? İnsan ruhu muayyen bir vücuda girmeden önce her hangi bir varlığa mâlik midir? Bir insan ne yaparsa yapsın eceli gelmeden ölmeyeceğine inanıyor musunuz?)

****


C.7> Biz Müslümanlar, ruh ile cisimden mürekkep bulunun her ferdin madde âlemi olan dünyaya gelmeden önceki hayatı ruhi olup cismâni olmadığına ve ruhların da cisimlerden önce yaratılmış bulunduğuna inanırız.

İnsan idrâki, ruhun hakikat ve mâhiyetini kavrayabilecek bir kabiliyette olmadığı için ruhanî hayatında ne şekilde ve nerede cereyan ettiği dinimizde açıklanmamıştır. Onun için «Ruh» un mâhiyetini ALLAH'ın ilmine havale ederiz.

Bununla beraber yakıynen inanırız ki, Allâhu Teâlâ'nın emri ve takdiri veçhile her insanın ruhu yalnız kendi bedenine taallûk eder.

Bedenî vazifesi sona erince o ruh ALLAH'ın ta’yin buyurduğu yere gider ve başka bir cisme hulul etmez.

Müslümanlık, Hindiler'de ve Câhiliyyet Devri Arapların'da görüldüğü üzere ruhların, doğup duran insan ve hayvanların bedenlerine dâimi surette ve lâalettâyin girip çıkmakta bulunmaları gibi bir Tenasüh inancına asla yer vermediği gibi Hazret-i Îsâ'nın ruhu hakkında bir nevi tenâsüha kayan Hıristiyan akidesine de inanmayız.

Biz Müslümanlar ruhların bedenden ayrıldıktan sonra tekrar hayatta bulunanların hissedemeyecekleri bir mâhiyette aynı bedene taallûk edip bir takım sorgulara maruz. kalacağına inandığımız gibi, dünyâdaki amellerine göre dünyâ ile âhiret arası olan bir âlemde kıyamete kadar kabir âlemine mahsus bir nevi ceza veya mükâfat göreceklerine de inanırız.

Kader hakkındaki inancımıza gelince; Allâhu Teâlâ'nın bütün olacak şeylerin olmadan önce, ne zaman olacağını, nerede olacağını, nasıl olacağını, en ince taraflarına varıncaya kadar bilip, onları olacakları şekillere göre Ezel'de tâyin ve takdir buyurmasına «Kaza» ve bu olacak şeylerin Allâhu Teâlâ'nın, Ezel'de takdir ve tâyin ettiği zamanı gelince mukadder şekle uygun olarak halk ve îcad buyurmasına da «Kader» denir. Bunun aksine kail olanlar da vardır. Nitekim :

Müslümanlık’da Kader ve Kazâ'nın her ikisinin bir manâya alınarak yukarıda tafsil edilen hususların Ezel'de tâyin ve takdir buyrulması şeklinde tarif edildiği de vardır.

Binâenaleyh biz Müslümanlar kâinattaki her hâdisenin Cenâb-ı hakk'ın ilim ve iradesiyle, Kaza ve Kaderiyle vücûda geldiğine inanırız.

Bununla beraber, insanların mükellef ve mesul oldukları bir takım işlerde, sa'y ve hareketin de bir hisse ve alâkası vardır.

Cenâb-ı Hak insanlara bu hususta bir irâde ve kudret vermiş ve bu iki kudreti insanların işleyecekleri işlerini takdir ve yaratmada sebeb-i adî kılmıştır.

Müslümanlık'da insanların bir işi işlemeyi veya işlememeyi tercih edebilme meleke ve kabiliyetlerine «Külli irâde» denir.

Kudret de, insanın yapacağı için her cüz'ü meydana gelirken insanda hâsıl olan kuvvet'dir.

İnsanın, kudret denilen kuvvetini istimal eder*ken işlemek veya işlememek .melekesi plan külli iradesini iki şıktan birine sarf ve tercih etmesine de irâde-i cüz'iyye ve kesb, ve ALLAH tarafından o işin bilfiil meydana getirilmesine de halk ve îcad denir.

O halde bir iş kesb bakımından insana, îcad ve yaratmak bakımından da Cenâb-ı Hakk'a râcîdir.

İşte Cenâb-ı Hakk insanları bu cüz'î irâdelerinde serbest bırakmış olduğundan İlâhî kaza ve kaderini onların cüz’î irâde ve ihtiyarlarına raptetmiştir. Bu*nun içindir 'ki insanların işleri, biraz evvel de denildiği gibi, takdir ve halk edilmiş olmak yönünden ALLAH'a, tercih ve kesb etme yönünden de insanlara râcî bulunmuştur.

O halde insanlar yaptıkları işleri mecburî olarak yapmadıkları gibi yaptıklarının da yaratıcısı kendileri değildir.

Ecel: Ölümün vakti, Allâhu Teâlâ tarafından takdir ve tâyin buyurulan zaman, demektir.

Her hangi bir suretle ölen veya öldürülen kimsenin kendi eceliyle öldüğüne inanırız.

Ecel gelmeden ölünmeyeceği gibi, ecel geldikten sonra da kalınamaz.

Çünkü Cenâb-ı Hakk kullarının ecellerini daha onlar dünyâya gelmeden önce, Ezelde takdir ve tâyin buyurmuştur.

Bununla beraber hayâtımızın ne zaman ve şekilde sona ereceğini bilmediğimiz için her türlü tehlikelerden sakınmakla memur ve mükellef bulunduğumuz gibi bu hususta gerek şahsımıza ve gerek başkalarma karşı olan kötü irade ve hareket lerimizden dolayı da mes'ülüz.

Binaenaleyh kendisini veya başkasmı öldüren kimse emr-i ilahîye muhalefet ederek cüz'î iradesini kötüye kullanmış olduğundan dünya ve ahirette cezaya müstahik olur.

Adil Güzenler
29-06-2009, 03:01
S.8> BU HAYATIN MAKSADI. (Bu dünyadaki hayatımız için dîninizin gösterdiği gaye.)

****

C.8> Gaye bir işi işlemeden evvel o işten ne gibi neticeler husüle geleceğini düşünmek ve tasarlamaktır. Buna: Illet-i Gaaiyye ve Garaz da denir.

Bu düşünce evvelce zihinde bulunmayan bir işi ve akibetini zihinde tasarlamak demektir ki, insanlara has kılınan ve bilgisizlik ifade eden bu hal ve şan, alîm olan Allahu Teala hakkında asla tasavvur olunamaz.

Binaenaleyh insanlara izâfe edilen işde gaye, AIlah'a izafe edilen işde de hikmet aranır.
Dünyaya getirilişimizde de Allahu Teala'nın bir garaz ve gayesi değil, fakat hikmeti vardır.

Biz Müslümanlar kainatta hiç bir şeyin boş yere yaratılmadığına, bilakis her şeyde ALLAH'ın bir hikmeti bulunduğuna ve bütün kainatın insana müsahhar ve insanın menfaatine elverişli bir durumda yaratıldığına inandığımız gibi bu kadar şerefli bir mevkie yükseltilen insanın da; Rabbü'l-Alemin olan bir

ALLAH'a her türlü eksiklik şaibelerinden ârî, hâlis bir îman ile ibadet etmek, a h î r z a m an peygamberi vasıtası ile tebliğ buyrulan emir ve nehiyler dâhiresinde hareket etmek ve hayatta meşru şekilde çalışıp kazanmak ve sıhhat ve hayatını tehlikeden korumak ve herkes hakkında daima iyilik düşünmek gibi bir takım vazifelerle mükellef bulunduğuna ve namzet bulunduğu ahiret saadetine liyâkatini de ancak bu vazifeleri yerine getirmek suretiyle isbat edebileceğine inanırız.

(Ramazan-ı Şerif Ay'ına kadar okunacak dua

Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan

ALLAH'IM! Receb'i ve Şaban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır. (Amin)

Adil Güzenler
30-06-2009, 02:53
S.9> ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT, (insanlar bu dünyadaki şekillerini muhafaza edecekler mi? Öldükten sonra hayat nerede devam edecek? Dîninize göre, Mahşer gününde insanlar ne hal ve şekilde bulunacaklardır? Hususi bir vücuda mı sahip olacaklar, yoksa başka bir varlık biçimine mi girecekler?)

****


C.9> Müslümanlık'ta bir insan öldükten sonra ferdî hüviyetini ancak rûhî olarak taşıyacaktır. Ve fakat kabre konduğunda, ruhu cesedine taalluk ederek bir takım sorguya çekildikten sonra cesedi «ba's» e kadar toprak olarak kalacakdır. Ve ruhu da dünyadaki ameline göre bir nevi mükafat veya mücâzat görecektir.

Müslümanlıkta îmanlı olanlar Mahşer'de insânî hüviyetleriyle bütün güzelliklerini muhafaza edeceklerdir. İmansızlar ise başka bir maddeye girmeyip aynı insani hüviyetleri ile Mahşer'de bulunacaklar ise de şekilleri korkunç ve çirkin hale girecektir. Bu suretle, Mahşeride görecekleri muamelelerdcn sonra, imanlılar Cennet'de ve imansızlar Cehennemde ebedî yer alıp dünyadaki hüviyetleri ile birbirlerini tanıyacaklardır.

S.10> DOĞRU ŞEKİLDE İBADET EDEBİLMEK ÎÇÎN HUSUSÎ BÎR İNSANLAR TEŞEKKÜLÜ VEYA GRUBA DAHÎL OLMAK LAZIM MIDIR? (Bu hayatta kurtulmak «necat bulmak» için ne yapmak lazımdır? Dininizin akidelerine göre yaşamayan bir insan ne olur? Bu dünyada mı ceza görür? Eğer bu dünyada ceza görmezse öldükten sonra cezalandırılır mı?)


S.11> MÜSLÜMAN OLMAYANLARIN DURUMU. (Sizin inandıklarınıza inanmayanların durumu. Müslümanlığa inanmayanların bu dünyada veya ahirette kayıpları ve zararları, dîninize göre, nelerdir?)

****


C.10 - 11> ALLAH'a ibadet îmanla mukayyeddir.

Bir insan Cenab-ı Hakk'ın Varlığını, Birliğini, kudret ve azametini bütün kemal sıfatlariyle beraber kendi kendine anlayıp icmâlen îman edebileceğinin aklen imkânı kabul olunabilirse de ALLAH'a ibadet bahis mevzuu olunca mutlaka ilahî ta'lîme ihtiyaç vardır.

İşte bu ta'lîm Müslümanlık'da kemâlini bulmuş, İslamiyet gerek îman ve gerek ibadet usûlünü bütün teferruatiyle tesbit ve takrir etmiştir.

A) Müslümanlığın îman esasları :

1 — Bütün kemal sıfatları dairesinde ALLAH'a,

2 — ALLAH'ın Meleklerine,

3 — ALLAH'ın peygamberlenne vahiy ile kitaplar indirdiğine,

4 — ALLAH'ın insanlara gönderdiği peygamberlere,

5 — Ahiret gününe,

6 — Kader'e, hayır ve şer her şeyin yaratıcısı Allahu Teâlâ olduğuna, öldükten sonra dirilmeye şeksiz ve şübhesiz îman ve i'tikad etmek ve bunları dil ile de söylemek.

Müslümanlığın ibadet esasları :

l — ALLAH'dan başka İlah olmadığına ve Hazret-i Muhammed Aleyhisselam'ın ALLAH'ın Resulü olduğuna şehadet etmek,

2 — Namaz kılmak,

3 — Zekat vermek,

4 — Hacc etmek,

5 — Ramazan orucunu tutmak,

Bunlar Bir Müslüman'ın müslümanlığının alametleridir.

Farz olan beş vakit Namaz tek başına da, bir îmam'a uyularak da kılınabilir. Cemaat ile kılmakta büyük sevab ve fazilet vardır. Cum'a ve Bayram namazları câmiden ve câmi ittihaz olunan yerlerden başka yerde imamsız ve cemaatsiz kılınmaz.

Zekat ve Oruç şahsen îfâ edilen mâlî ve bedenî birer ibadettir.

Hac, hali vakti yerinde bulunan ve şartlarını câm'i olan müslürnanların ömürlerinde bir def'a, muayyen zamanda, Mekke'de muayyen mekanda, muayyen şartlar dâiresinde îfâ edecekleri bir ibâdettir.

Bütün bu ibadetlerin kabulü için her hangi bir teşekküle veya gruba dahil olmak îcâbetmez ise de, bu ibadetleri dînimizin ta'rif ettiği şekilde yapabilmek için onları Öğrenmek ve doğru bir şekilde îfâ etmek zarûreti vardır.

Bunun içindir ki, Müslümanlığın dînî ve dünyevî bütün hükümlerini Kur'an-ı Kerîm ile Peygamberimiz'in Hadîslerinden istihraç ve tesbitte gösterdikleri şâyân-ı hayret muvaffakiyet ve ihtisaslarından dolayı Müslüman din alimleri arasında Mezhep İmamları olarak: Hanefî, Şafiî, MaLikî, Hanbelî diye anılan ve îman ve ibadet esaslarınıda aralannda herhangi bir ihtilaf bulunmayan dört büyük zattan birisinin bu husustaki dînî anlayışına tâbi' olmakta ve dinde onun öğreticiliğini kabul etmekte kolaylık ve fayda mülâhaza oluna gelmiştir.

ALLAH'ın Kitabını, Resülullâh'ın Hadîslerini bu Mezhep imamları kadar anlamak kudretinde bulunan bir Müslüman için, bu Mezheb îmamlarından birine tâbi' olmak ihtiyacı bahis mevzuu değil ise de, anlayışı ne kadar kuvvetli olursa olsun bu dört büyük İmamın anlayışından daha anlayışlı ve bütün ictihad şartlarına haiz bir şahsın ortaya çıktığı görülmediğinden Müslümanlar bu dört büyük Mezhebten her hangi birine bağlı kalmışlardır.

Bu hayatta necat bulmak için ne yapmak lazım geleceği soruluyor.

Biz Müslümanlar dünya ve ahiret saadet ve selametini ancak ALLAH'ın ve Resülullâh'ın hayat verici emirlerine tâbi olmakta buluruz.

Allâhü Teâlâ dünyevî ve uhrevî kurtuluş yollarını insanlara gönderdiği peygamberleri vasıtası ile göstermiştir.

Binaenaleyh ALLAH'a ve ALLAH'ın en son gönderdiği Ahir Zaman Peygamberi Muhammed Aleyhisselam'a inanan ve O'nun: Yapınız, dediği şeyleri yapan ve yapmayınız, dediği şeylerden sakınan ve insanlara muamelesinde doğru hareket eden bir kimse için bu hayatta da, ahiret hayatında da felah ve necat muhakkaktır.

Dinimizin akîdelerine göre yaşamayan bir insanın ne olacağı meselesine gelince :

Eğer bir kimse yukarıda sıralanan îman esaslarına şüphesiz olarak inanır ve kabul eder, Namaz'ın, Zekat'ın, Hacc'ın ve Oruc'un ALLAHü Teala tarafından emir olunduğunu, ALLAH ve Peygamberimiz tarafından bildirilen her şeyin hak ve gerçek olduğunu kabul ve tasdik eder de bunların îcabını yerine getirmekte ihmal gösterirse, dînimizde o kimse günahkar bir mü'min ve müslüman sayılır.

ALLAH'ın afvine nail olamazsa, ahiret'de bu ihmâlinin cezasını çektikten sonra îmânı sebebiyle Cennete girer; dünyada da maddî ve manevi bazı felâketlere uğraması mümkündür.

Fakat Müslümanlığın yukarıdaki esaslarından velev bir tanesini veya herhangi bir farzı inkar veyahut ALLAH'ın haram kıldığını helal i'tikat eden kimsenin Müslümanlık dışında kaldığına da biz Müslümanlar kanaat ve hükmederiz.

İslam Dîninden bu şekilde çıkan veya dünyada islam câmiasına dâhil olmak istemeyen kimsenin ahiret'de sonu gelmeyen bir azaba uğrayacağına ve böylelerinin dünyada dahi maddî ve manevi ba'zı felaketlere uğramalarının mümkün bulunduğuna inanırız.

Binaenaleyh Hazret-i Adem'den itibaren bütün peygamberlerin tebliğ buyurdukları dînin aslı Müslümanlık olduğuna ve Peygamberimiz vasıtası ile tebliğ buyrulan Müslümanlığın ise, kendisinden önce insanlar tarafından yapılmış olan tahrifâtı izale ve dîni aslî şekline irca' eylediğine ve kıyamete kadar bütün beşeriyetin dünyevî ve uhrevî saadetlerini sağlayan mütemmim ve mükemmil hükümleri de muhtevi bulunduğuna göre dünyada ve ahirette selamet manasına gelen Müslümanlığa inanmayanların dünya ve ahiretteki şahsî kayıplarının ve zararlarının neler olabileceğini de akl-ı selim sahiplerinin takdir ve tahminlerine bırakırız.


(Ramazan-ı Şerif Ay'ına kadar okunacak dua

Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan

ALLAH'IM! Receb'i ve Şaban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır. (Amin)

İsa Uğurlu
30-06-2009, 03:43
Allah razı olsun abi...

Adil Güzenler
01-07-2009, 02:34
S.12> İNSANIN ALLAH İLE VE ÜLÛHİYETLE MÜNASEBETİ. (Fi'lî veya nisbî bir yakınlık var mıdır? Her ferd bu dünyadaki hayatına başlarken yaratılıyor mu?)

****

C.12> İnsan ALLAH'ın şerefli bir mahlûku ve kuludur. ALLAH'a karşı kulluk vazifesini yerine getiren her insan ALLAH yanındaki şerefini yükseltmiş ALLAH'a ma'nen yaklaşmış olur.

Ancak bu yaklaşmanın en üstün derecesi kendilerine tahsis buyrulan mertebeleri itibarı ile Allahu Zü'l-Celâl'in her şekle girebilecek kabiliyette yarattığı Melâike-yi kiram ile, insanlara gönderdiği Peygamberlere ve Peygamberlerin ümmetlerinden olan Velîlerine bahşolunmuştur.

Cenab-ı Hak maddîlikten münezzeh olduğundan bu yaklaşma ma'nevi olarak vahiy ve ilham suretleri ile kendilerine vukubulan tecelliyat-ı İlâhiyedir. Cismânî ve maddî değildir.

İşte Müslümanlık ALLAH ile kul arasındaki ma'kul münasebetleri akla ve nakle dayanarak bu suretle en kafi şekilde tesbit ve tayin ettiğinden insan'ın ALLAH'a bu suretlerin dışında herhangi bir suret ve şekilde fi'lî ve nisbî bir yakınlığı kabul edilemez.

Her şeyin tek yaratıcısı olan ALLAH, insanı da maddî unsurlardan, evvelâ ana rahminde bir damla su, sonra o suyu bir kan pıhtısı haline getirmek, sonra onu bir et parçası yapmak ve et parçasını kemiklere kalb etmek ve kemiklerin üzerine et giydirmek ve en sonunda onu bir insan yavrusu olarak tasvir ve önceden yarattığı rûhunu onun mini mini bedenine nefheylemek ve muayyen zamanı gelince onu annesinden doğurtmak suretiyle dünyaya getirdi ğine gene akla ve nakle dayanarak inanır da bunun dışında akla ve nakle uymayan akîde ve nazariyeleri reddederiz.


********************



S.13> ÖLDÜKTEN SONRAKİ DİRİLİŞ.. (Tekrar dirilecek olan ferd midir? Öldükten ve şu andaki varlığımız sona erdikten sonra, nihai olarak bize uygulanacak olan muamele nedir?Orada aile bağlılıkları olacak mı? Ne şekil alacağımıza inanıyorsunuz? Her ferd geçmiş ameli hakkında kime hesap verecektir?)

****

C.13> İnsanların ölümlerinden tekrar dirilecekleri güne kadar, bulundukları aleme Müslümanlık'ta Kabir alemi denir, yani Berzah alemi.

Kıyametten i'tibaren devam edecek olan ebedî hayata da Ahiret hayatı denir.

Biz Müslümanların bu husustaki inancımız şöyledir :

Her insanın ölümünü müteakip, ruhu cesedine taalluk edecek, Münker, Nekir adında iki Melek gelip, ona: Rabbin Peygamberin kim, dînin, kitabın nedir? diye soracak, muvafık cevab verenlerin yerleri manen ve ruhen birer cennet bahçesi olacaktır.

Cevap veremeyenler ise, tafsîli din kitaplarımızda beyan olunan şiddetli ve ahiret'e kadar devam edecek olan bir sıkıntı içinde kalacaklardır.

Ahiret'de ise herkes dünya'da işlediği amel ve hareketlerinden yalnız Cenabı Hakk'a hesap verecek, hiç bir kimsenin en küçük bir iyiliği ve kötülüğü karşılıksız kalmayacaktır.

Neticede insanlar amel ve îmanlarına göre Cennet veya Cehennem'de yer alıp. Cennet ehli birbirlerini tanıyacaklar ve ailevî nisbet ve irtibatlarını devam ettireceklerdir.


(Ramazan-ı Şerif Ay'ına kadar okunacak dua

Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan

ALLAH'IM! Receb'i ve Şaban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır. (Amin)

Adil Güzenler
02-07-2009, 03:49
S.14> DÎNİNİZE GİREBİLMEK İÇİN NE YAPMAK LÂZIMDIR? (Müslüman olmayan bir kimse Müslüman olmak için ne yapmalıdır? Dîninizde kadın da erkekle aynı haklara sahip midir? Değilse kadının durumu nedir?)

****


C.> 14 İslam dîni insan fıtratına, akl-ı selîme uygun yegâne ilahi din ve bütün peygamberlerin tebliğ eyledikleri dînin mükemmel ve mütemmim bir şekli olduğundan her akl-ı selîm sahibi, bu mübarek dînin Kitabını ve onu bütün beşeriyete tebliğ buyuran Ahir Zaman Peygamberinin Hadîslerini (Sözlerini, işleri ve hallerini) tetkik edip onuncu sualin cevabında sıralanan îman ve ibâdet esaslarını kendisi bilfiil okuyup bilmekle veya bir ilim adamı tarafından kendisine bildirilmekle tasdik ve ikrar edecek olursa Müslüman olur. Dünyada Müslüman muamelesine tâbi' tutulur.

Müslümanlığa girebilmek için başkaca dînî bir merâsime ihtiyaç yoktur.

Müslümanlık kadını, cemiyetin yarısı sayar, onu fıtratının ve hayattaki vazîfelerinin gerektirdiği haller müstesna olmak üzere hemen her şeyde erkekle müsâvî tutar.

Müslümanlık kadının erkekle olan münasebetlerini yardımlaşma Ve müsâvât esası üzere tanzim etmiştir.

Erkeklerin meşru sûrette kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Şu kadar ki, erkekler aile reisi mevkiindedirler.

Müslümanlık kadına saadet ve itmi'nan sağlayan ve onun halkolunduğu vazifeyi hakkıyla eda edebilmesine yarayan bir takım hak ve vazifeleri erkeğe; aile nizamının ve içtimâî esasların yerleşmesi için de erkekleri için kadınlar üzerine bir takım hak ve vazifeler farz kılmıştır.

Müslümanlık dîni vazifelerin îfasında erkeği ve kadını bir tutmuş, dînî ve içtimaî hayatta kadınların haklarını tanımış, kendilerinin âhirette erkekler gibi mükafatlandırılacaklarını da va'd etmiştir.

Müslümanlık kadını; kız ana ve zevcelik hallerinde her birisinde beklediği takdîr, riâyet ve adâletin son derecesine kadar tatmin etmiştir.

Müslümanlık, uhrevî saadet yurdu olan Cennet'in, anaların ayağı altında bulunduğunu bildirmek suretiyle anneliğin kadrini ve şerefini en yüksek dereceye çıkarmıştır.

Kız çocuğunu hor ve hakir görmeyi veya onların helâkine sebep olmayı menetmiş ve bu gibi kötü hareketleri takbih etmiştir.

Müslümanlık kadına hayat hakkı, nafaka hakkı, kocasından veya ebeveyninden veya akrabasından mîras hakkı tanımıştır.

Müslümanlıktan evvel, istenildiği kadar kadın almak serbest iken, erkeklerin böyle sayısız kadınlara sahip olması gibi bir âdeti ortadan kaldırmayı istihdaf eden İslam Dîni büyük ve önüne geçilmez zaruretler haline münhasır kalmak şartı ile bir erkeğin en çok dörde kadar evlenmesine cevaz vermiş ise de bunu gayet ağır ve adeta tahakkuku imkansız şartlara bağlayarak bir kadınla iktifa edilmesini aile saadeti için esas tutmuştur.

Müslümanlık kadına îcâbında boşanmayı talep etme hakkını verdiği gibi nikah akd edilirken boşama hakkının erkeğin elinde değil de kadının elinde bulunmasını şart koşabilme hakkını da bahşetmiştir.

Müslümanlık kadını yemek pişirmek, çamaşır yıkamak ve sair ev işlerini görmeye icbar etmediği gibi, kendi çocuğunu, süt anneyi emmemezlik etmedikçe bizzat emzirmeye de mecbur tutmamıştır. Eğer kadın bunları yaparsa, mürüvveten veya hüsn-i muaşereti te'mînen yapmış olur.

Müslümanlık kadına, âdâbına riayet etmek şartı ile, ticaret ve sanatla da meşgul olmaya îcâbında askerlikteki yardım hizmetlerini îfâ etmeye de müsaade etmiştir.

S.15> HAYIR VE ŞER. (Menşei nedir? Hakîkî tesirler midir, yoksa psikolojik bir zihin hali midir, Bu iki terim üzerinde İslâm dîninin öğretisi nedir??)

****


C.15> Biz Müslümanların akîdesine göre «Hayır», insanlar için maddî ve manevî fâidesi olan, «Şer» de zarârı bulunan şeydir.

Bir şeyin Hayır veya Şer oluşu haddi zâtında ise de hassaten ilahî emrin veya nehyin taalluk edişi de onu te'yid etmiş ve mâhiyetlerini bize bildirmiştir. Yani o şeyin bu vasıfları alması fıtrî mahiyeti îcâbı olduğundan, o vasıflar (beşerin mükellefiyetinden kat-ı nazarla) yalnız aklen idrak edilebilecek durumda iseler de, ilahî emir veya nehyin taalluk edişi, yani dînin o şey'in hayır veya şer olduğunu beyan ve hükmedişi, o şey'in mahiyetini bize bildirmiş oluyor da hayrın hasen ve şerrin kabih olduğunu aklımızla idrak etmiş ve dînin emir ve nehyetmesiyle de muktezalarını îfa ile mükellef olmuş bulunuyoruz.

Müslümanlık şunu da kaydeder ki, bazı şerlerin şer olması bize göredir.

Mâhiyetleri bakımından hakîkî sayılan bazı şerlerin maddî veya ma'nevî birer müvâzene ve dolayısiyle hayır amili oldukları görüldüğü gibi, ferdler hakkında zararlı gibi görünen bazı şeylerde de çok zaman umumu ilgilendiren bir menfaat bulunduğu görülür.

Bu böyle olduğu gibi, bazan ferdin hayrına olan bir şeyin umumu zararlandırdığı da görülür.

Kezâ bazan kendimiz hakkında hayır sandığımız bir şeyin, şer ve şer sandığımız bir şeyin de, bazan hayır getirdiği vâkidir.

Binaenaleyh şerden kaçınmakla beraber, bir felaket ve zarara uğranıldığında da ye'se ve fütûra düşmemek îcâbeder.

Biz Müslümanlar hayr'ın da şerr'in de yaratıcısı Allahu Teala olduğuna ve Allahu Teala'nın imkan dairesinde bulunan her şeyi yarattığına, fakat kendisinin hayra rızâsı olup, şerre rızâsı bulunmadığına, hayır ve şer, irade ve kesb bakımından insana; vücuda getirilmiş olması bakımından da Allahu Teala'ya râci' olduğuna inanırız.

Şüphe yok ki şerri işlemekle, şerri yaratmak bir değidir.

İnsanın irâdesine taalluk eden bir şer yaratıcısı olan ALLAH için abes teşkil etmez; musavvir-i hakîkî güzeli de çirkini de tasvir eder.

Cenab-ı Hakk, hayrı da şerri de; insanların kullanmakta serbest bulundukları cüz'î irade ve kesbleri ile mukayyed olarak yaratmış olduğu içindir ki, insanlar hayır işlerinden dolayı mükafata, şer işlerinden dolayı da mücâzâta müstahik bulunmuşlardır.

Binaenaleyh Müslümanlık hayır ve şerri, sadece psikolojik zihnî bir hal olarak kabul etmez.


(Ramazan-ı Şerif Ay'ına kadar okunacak dua

Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan

ALLAH'IM! Receb'i ve Şaban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır. (Amin)

Adil Güzenler
03-07-2009, 03:13
S.16> CAMİLER NASIL FİNANSE EDİLİR? (Teberrular, kısmen Devlet tarafından yapılan yardımlar v.s. İslâmiyetin hakim bulunduğu veya müslümanların ekseriyette olduğu yerlerde, câmi ve mescid inşâsı veya bakımı için millî veya mahallî vergiler var mıdır?)

****

C.16> Müslümanlıkta temiz olmak şartı ile bütün yer yüzü Müslümanlar için ibâdet mahallidir.

Cami ve mescitler Müslümanların birbirleri ile tanışmak ve kaynaşmak, ALLAH'a topluca ibadet ve niyazda bulunmak gibi ulvî gayelerle te'sis edilmiş ve Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namazın cemaatle kılınması için tahsis olunmuş mübârek yerlerdir.

Nerde ve ne zaman olursa olsun, Müslümanlardan zengin olanlar, servetleri ile ve zengin olmayanlar da bedeni mesaîleri ile Cami, ve mescitlerin yapım ve bakımlarına katılmayı dînî bir vazîfe saydıkları gibi hali vakti yerinde olan zenginlerden ve devlet ricâlinden ve hükümdarlardan müstakilen câmiler yaptınp, tahsis ettikleri vakıflarla da onların bakımlarını sağlayanlar pek çoktur.

Bugün de cami inşâsını ve bakımını müstakilen deruhte etmek hamiyyetini gösteren Müslümanlara sık sık rastlanmaktadır.

Türkiye'deki câmi ve mescidler durumları ve idâreleri bakımından şu kısımlara ayrılırlar :

A) Bakımı Vakıflar Umum Müdürlüğüne ait olanlar,

B) Bakımı vakfın mütevellîsine ait olanlar,

C) Bakımı câmi derneklerine ait olanlar,

Ç) Bakımı mahalle halkına âit olanlar,

D) Bakımı köylüye âit olanlar.

A grubuna dâhil câmi ve mecsidlerin müstahdemlerinin aylıkları Devlet teşkilâtına dâhil olan Diyanet işleri Reisliğince tavsiye edilir.

B grublarına tâbi' olanların masrafları Vakıflar Umum Müdürlüğünün mürâkabesine tabi' olarak mütevellisi tarafından, vakıfların gelirinden tevsiye edilir.

C grubuna dahil olanların masrafları, aylık aidatla, teberrüler ve çeşitli gelirlerden tesviye edilir.

Ç ve D grublarına dahil olanların masrafları da mahalle ve köy halkı tarafından salma suretiyle karşılanır.

İnşâ ve ta'mîrine Vakıflar Umum Müdürlüğünce az çok bir yardım yapılır.



S.17> MUKADDES YAZILAR. (Dîninizde. menşei mukaddes, ilâhî veya beşer üstü telakkî edilen yazı ve kitaplar.)

****

C.17> Müslümanların mukaddes kitabı Kur'an-ı Kerîm'dir. ALLAH Kelamı olan Kur'an-ı Kerîm, Cebrail Aleyhisselâm vasıtasiyle, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'a Arapça olarak, vahy ve inzal buyurulmuş ve Resûlü Ekrem'e hiç unutulmamak, hafızasından silinmemek üzere okutulmuş, lafzı da ma'nası da ilahî olan i'cazkar bir kitaptır.

Kur'an-ı Kerîm'in lafzı da ma'nası da doğrudan doğruya Allahu Teala'nın vahyidir.

Allâhu Teâlâ onun eşsizliğini ve mu'cizeliğini bizzat beyan ve ilan buyurduğu gibi hiç bir tağyir, tahrif ve tebdil edilemiyeceğini ve yine bizzat hıfz-ı emanetine aldığım da tekeffül etmiştir.

Bu keyfiyet vâkıalarla da tahakkuk etmiş bulunmaktadır.

Dînimizde ikinci derecede mukaddes kitabımız olan Peygamberimiz'in sözlerini, işlerini tasviblerini bildiren hadis kitabları'dır.

Peygamberimiz'i her hususta örnek tuttuğumuz ve muktedâ-bih tanıdığımız için onun Hadisleri, Sünneti de biz Müslümanlar için büyük bir kudsiyet taşımaktadır.





(Ramazan-ı Şerif Ay'ına kadar okunacak dua

Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan

ALLAH'IM! Receb'i ve Şaban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır. (Amin)

Güzeyya Acar
03-07-2009, 22:54
Selamün Aleyküm. :)
Adil Abi sende olmasan iyice sessizleşecek burası. Allah razı olsun..


" Şunu iyi bilmeli ki, sevgilinin sureti, şekli yoktur.
Sevilen onun manasıdır. İster bu dünyaya ait aşk olsun, ister o dünyaya yani mana alemine ait aşk olsun bu böyledir.
Eğer sen, sevgilinin sadece bedenini sevsen, eğer şekle, surete aşık isen, bir güzelin ruhu bedeninden ayrılınca neden onu bırakıyorsun?
Neden onu götürüp gömüyorsun? Bir ölünün bedeni, sureti, şekli yerindedir.


Senin ona karşı duyduğun bu soğukluk, bu vazgeçiş nedendir?
Ey aşık! Bir ara bakalım, senin gerçek sevgilin kimdir? "


~ Mevlana Celaleddin Rumi ~

Adil Güzenler
04-07-2009, 02:37
Selamün Aleyküm. :)
Adil Abi sende olmasan iyice sessizleşecek burası. Allah razı olsun..


" Şunu iyi bilmeli ki, sevgilinin sureti, şekli yoktur.
Sevilen onun manasıdır. İster bu dünyaya ait aşk olsun, ister o dünyaya yani mana alemine ait aşk olsun bu böyledir.
Eğer sen, sevgilinin sadece bedenini sevsen, eğer şekle, surete aşık isen, bir güzelin ruhu bedeninden ayrılınca neden onu bırakıyorsun?
Neden onu götürüp gömüyorsun? Bir ölünün bedeni, sureti, şekli yerindedir.


Senin ona karşı duyduğun bu soğukluk, bu vazgeçiş nedendir?
Ey aşık! Bir ara bakalım, senin gerçek sevgilin kimdir? "



~ Mevlana Celaleddin Rumi ~


Aleykümselam Kardeşim
Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!

Detlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!

Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.

Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!

Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.

Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver

Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
Bahar yeli beni sana kavuştursun.

Fuzûlî' nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!

Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.

Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.

Ah ateşinin bizi yaktığı,
Ayrılık gecesini aydınlatan meş' aleden bellidir.

Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.

Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.

Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.

Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim

Adil Güzenler
04-07-2009, 05:20
S.18> İLÂHÎ OTORİTE. (Dînî ayinlerin ve emirlerin icrası için ilahî bîr otoriteye ihtiyaç var mıdır?)

****

C.18> Müslümanların beş vakit Namazla ile Oruç, Hac, Zekat gibi ibabetleri için ilahî bir otoritenin ve dînî selâhiyete haiz herhangi bir şahsın delâletine lüzum olmadan kendi başına îfâ eder.

Ancak cemaatla kılınması îcâbeden Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namaz câmide cemaatla kılındığı takdirde bu namazları vazîfelendirilmiş olanlar kıldırırlar.

Beş vakit namazın topluca kılınması için, farzlar edâ edilirken, varsa vazifeli imamlar, yoksa imamlık yapabilecek bir Müslümana uyulur. Fakat bunların ilim ve faziletten gayrı bir imtiyazları yoktur.


***************************




S.19> DÎNİNİZDE BUGÜNKÜ LİDERLİK. (Böyle bir liderlik kabul ediliyor mu? Kimler tarafından kabul ediliyor? Liderinize verilen ünvan nedir?)

****

C.19> Bütün Müslümanlar dînî rehber olarak en başta, islam Dînini beşeriyete tebliğ buyuran Âhir Zaman Peygamberi Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ı tanırlar.

O'nun tebligatını ve ta'lim ve neşr vazifesini ifâ etmiş bulunan Ashabına ve büyük islam alimlerine saygı gösterirler.

Binaenaleyh Müslümanlık'ta Papalık gibi bir dînî liderlik tanınmamıştır.

Devletçe tayin edilip öteden beri dînî vazifelerde istihdam olunan me'murlar şunlardır :

A) imam ve Hatibler : Cami ve mescitlerde Cuma ve Bayram namazları ile vakit namazlarının kıldırırlar.

Vâizler : Cami ve mescitlerde Müslümanlara ibâdet ve akâide âid va'z u nasihatte bulunurlar.

C) Müftüler : Her vilayet ve kazada dînî teşkilâtı idare ederler ve şahıslar veya dâireler tarafından sorulacak din meseleleri cevablandırırlar.

D) Diyanet işleri Reisi : Türkiye'deki bütün İslâmî teşkilatın umumî müdürü ve mercii olmak üzere Başvekil tarafından intihab ve Reisicumhur tarafından tayin olunur.



(Ramazan-ı Şerif Ay'ına kadar okunacak dua

Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan

ALLAH'IM! Receb'i ve Şaban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır. (Amin)

Adil Güzenler
05-07-2009, 08:51
S.20> MU'CİZELER. (İnsanlar ve milletler arasında tabiat-üstü olaylar. Eski zamanlarda olan mu'cizelerle mukayesesi.)

****

c.20> Mu'cize peygamberlerin, peygamberliklerini te'yid için ALLAH'ın izniyle gösterdikleri hârikulâde hâdiselerdir.

Mu'cize, Allahu Teala'nın kendi eseri olan kainatta ve kainatta cârî bulunan kanun ve nizamlar üzerinde istediği gibi tasarrufa kaadir bulunduğunu ve ilâhî kudret ve irade karşısında herkesin ve herşeyin aciz olduğunu ifade eder.

Müslümanlık, zâhirî sebepleri, âlemin nizâmını ve âdî illet ve maslahatlarını kabul etmekle beraber, bu sebep ve illetlerin fevkinde onların hepsine hâkim bulunan ilahî kudret ve iradeye inanmayı da emreder. Ve ilâhî irade bu kâinatı ve nizamlarını idare eder.

İşte mu'cize de bu ilâhi irâdenin başka bir sünnet ve Âdet-i İlâhiyyesi olarak eseridir.

Çünkü, ilâhî irâdenin cârî âdetler ve zâhir sebeb ve illetler dâiresinde görülmekte olan tecelliyâtı, bu ilâhî irâdenin tam vaktinde zuhur eden tecelliyâtı demektir.

Fakat ilâhî irâde bazan da vâsıtasız ve maddî sebepsiz olarak ölülerin dirilmesi, kamerin bölünmesi ve parmaklardan ve kuru taşlardan suların fışkırması ve cansız eşyâdan seslerin gelmesi gibi tecellî eder de bu hâdiselerin gördüğümüz ve bildiğimiz cârî kanunlarla ve zâhirî sebeplerle îzâh edilmesi güç olur.

Zâten mu'cizeliği de bu güçlüğünden ileri gelmektedir.

Mu'cize haddi zâtında aklen mümkün bir nizâmın ve âdetin kezâ mümkün olan diğer bir nizam ve âdetle li-hikmetin ve maslahatın tebdilinden ibaret bir harikuladedir.

Tabiî kanunların ittıradına ve bilinen ve tecrübe edilen hadiselerin ma'lüm olan seyir ve cereyanların da halen bir ihtilâfa rastlanmamasına bakılarak bunların asla değişmez ve değiştirilemez olduklarına hükmetmek kudret-i İlâhiyenin şümûlünü ve mâhiyyetini anlamamak demektir.

Tabiat kanunları için vâciblik ve zarûrîlik olmadığını anlamayan akl-ı selîm sâhibi kalmamıştır. Belki bunlarda imkânlık vardır; îcâbında değişebilir. Bu değişme ise mücerred tesâdüf veya galat-ı tabiat demekle izah edilemez. Onun için peygamberlik ancak bu mucize ile sâbit olmuş ve peygambersiz din olmadığı gibi, mucizesiz de peygamber bulunmamıştır.

Mûcizeler, ALLAH'ın izni ve irâdesi ile sâir peygamberler gibi Peygamberimiz tarafından da gösterilmiş ve O'ndan sonra bu kapı kapanmıştır.

Şu kadar ki, Peygamberimiz'in ümmetinden olup ibadet ve istikametleri ile ALLAH'a manen yaklaşan evliyadan da peygamberimize izâfeten ba'zı harikulâdeliklerin zuhuru mümkün bulunmuştur.

Fakat buna kerâmet denir ve kerâmetle mu'cize arasında büyük farklar vardır.

insanların ilim ve fenle yahud herhangi bir maddî vâsıta ile gösterdikleri fevkaladelikler, maddî sebeplere dayandığından mu'cize ve keramet değildir.

Bunların mûcize ve kerametle mukayese edilerneyecegine ve aralarında bir münasebet bulunmadığına inanırız.

**********************





S.21> BİR MEZHEB İÇİN ORGANİZASYON ZARÛRÎ MİDİR? (Dîninizede, bir mezhebin tanınabilmesi için organize bir grubun mevcûdiyeti zarûri midir?)

****

C.21> On ve onbirinci suallerin cevâbından da anlaşılacağı vechile, Müslümanlıkta halen mevcut olan dört mu'teber Mezheb herhangi siyasî veya idarî bir maksad ve tertibe dayanan teşekkül değildir.

Bu mezhebler dînî anlayışın amelî sahâdaki tatbikatını ifâde ederler.

Esâsen Müslümanlık mezheb teşkilini dînî zarûretlerden saymamıştır Belki İslamdaki dört mezheb mahza dînî ve ilmî hayatta ferdlerin aciz ve ihtiyacın

dan doğmuş bulunmaktadır.

Mezheb imamları olmak üzere kabul ve ta'zim edilen büyük din alimleri, dînin esas kaynaklarından çıkardıkları hükümleri ortaya koymuşlar, daha sonrakiler de kendilerinin bu husustaki ihtisas ve isâbetlerini takdir ederek onlara uymuşlar ve diğer Müslümanlar dahi kütleler hâlinde onlardan her birine tâbi' olmuşlardır.

İşte Müslümanlıktaki bu dört şekil dînî anlayış ve tatbikatın her birine. «Mezheb» ve kail ve âmiline de: «imam» denilmiş ve Müslümanlardan amellerini bu imamlardan birine uyduranlar da o imam ve mezhebe nisbet edilmiştir.

Müslümanlıkta bu keyfiyetten başka organize bir grup mevcud değildir.

S.22> İNSANIN MENŞEİ, <İnsan nereden gelmiştir? Bir tekamül ile mi (evrim-evolution ile mi bugünkü halini almıştır), yoksa şimdiki şekli ve görünüşüne sahip olarak tabiatüstü birbaşlangıçlamı var olmuştur?)>

****

C.22> Biz Müslümanlara göre Cenab-ı Hakk, yeryüzünde ilk önce insan olarak, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva'nın cesedlerini yaratmış, onlara ruh vermiştir. istisnâsız olarak da bütün insanlar ve milletler bu tek baba ile anadan türemişlerdir.

İnsanın maddî varlığını teşkil eden unsurlar, ne gibi safhalar geçirirse geçirsin, insan yapısındaki insan unsurundan başka bir mahiyet taşımaz.

Bu husus insanda böyle olduğu gibi sair canlılarda da böyledir.

Hiç bir nevi, diğerinin mahiyet ve hususiyetini taşımamaktadır. Göklerde uçan kuşlar bile nevileri içinde ayrı bir cemaat ve hususiyet arzederler. Bu sûretle her nevi, ancak kendi nevi hususiyeti içinde tekâmül ve inkişaf eder.

Binâenaleyh Müslümanlık bir canlının zamanla veya tekâmül yolu ile bambaşka bir şekil ve mâhiyet alacağını kabul etmez.

Akıl ve zekası ile kâinata hakim olmağa çalışan ve bu şerefe de lâyık bulunan insan neslinin herhangi bir hayvanın tekâmülünden meydana gelmiş olduğunu farzetmek, gözlerimizin önünde cereyan edip duran tabîî kanunları, hâdiseleri, akıl ve mantığı hiçe saymak demektir.

Eğer tekâmül kanunu tabiî bir kanunsa, onun da devam ve ittırâdı zarûrî idi. Halbuki bütün insanın, insan nevini; maymunun da maymun nevini üretip durduğu ve hiç birinin diğerine karışmadığı görülüp dururken, dün tekâmül kanununun insanı herhangi bir hayvandan meydana getirdiği ve sonra da her iki cinsi kendi hallerine bıraktığı akl-ı selim sahibleri için nasıl kabul edilebilir.

İşte Müslümanlık bu gibi inanışları fikrî sapıklık sayar da insanı insan, hayvanı da hayvan olarak kabul eder.

O halde insan, yeryüzüne insan olarak çıkmış ve çıkmakta ve insan olarak yaşamış ve yaşamakta ve insan olarak ölmüş ve ölmektedir.

Bununla beraber Cenab-ı Hakk'ın bütün canlıları ve hususiyle insan nev'ini takdîr-i ezelîsi ile bedenî ve ma'nevî bir tekamül ve inkişâfa müstaid ve mazhar kıldığına da inanırız.

.23> İBÂDET. (Sabit şekiller var mıdır? Ferdi düşünceler - ibâdet için muayyen zamanlar?)

****

C.23> Müslümanlıkta her ibadetin muayyen şekli ve muayyen zamanı vardır.

Allâhu Teâlâ'nın kâfî olarak emir buyurduğu ibadetler.

A) Namaz

B) Oruç

C) Hac

D) Zekat'dır

A) Namazın çeşitleri vardır. Beş vakit namazla Cuma ve cenaze namazı farz'dır. Bayram namazı ile vitir namazı vâcib'dir.

Farz ve vâcib olmayarak kılınan namazlar sünnet veya müstehab olur. Namazın içinde ve dışında olmak üzere şartları ve rükünleri de vardır.

Namaz muayyen usûlüne göre eda edilir. Namazın şartlarından birisi de vakittir.

Beş vakit namazın edaları için zaman ta'yin buyrulmasında büyük hikmetler vardır.

Hayat meydanına atılan insanların bir takım didinmelere, rekabetlere, muâmelelere daldıkça daima gafletle isyâna, günâha düşmeleri mümkündür.

İnsanların bu gaflet yüzünden başlarına getirdikleri ve getirecekleri zarar ve hüsran da büyüktür.

İnsanları gaflete daldıkça uyandıracak ve yaptıkları bütün işlerden dolayı bir gün sorguya çekileceklerini hatırlatacak bir vesîleye çok ihtiyaç vardır.

İşte namaz, her an murâkabe altında bulunduğumuzu, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakitlerinde yani günde beş defa bize hatırlatan bir ibadet olduğu için emir olunmuştur.

6) Her sene Ramazan'da bir ay oruç tutmak da Allâhu Teala'nın emir ettiği bir ibâdettir.

Oruç, tan yeri ağarmağa başladığı zamandan güneş batıncaya kadar bir şey yememek, içmemek, orucu bozan şeylerden sakınmak suretiyle tutulur.

Bunun da kullara âid maddî ma'nevî büyük menfâtlerı vardır.

C) Hac ibadeti de, hali vakti yerinde olan her Müslümanın, şartları bulunduğu takdirde ömründe bir kere, muayyen zamanda muayyen mahalleri, muayyen usûlüne göre ziyaret etmektir.

D) Zekat, dînen zengin sayılan Müslümanların yıldan yıla mallarının muayyen ölçüsüne göre zekatını hesaplayıp fakirlere vermeleri, dînî bir vergi olarak ALLAH tarafından emir olunmuş bir ibadettir.

Bu ibadetlerin içtimâî hayattaki faydası ve hikmetleri herkesçe müsellemdir.

İbadetlerin zaman ve şekilleri Allahu Teala tarafından tayin buyrulduğu için onlar hiç bir sûretle reforma tâbi olamazlar. Başka bir şekle ve başka bir zamana çevrilemezler. Muayyen bulunan ibadetlerin şekil ve zamanlarına aykırı olarak yürütülecek rey ve mütalaaların Müslümanlıkta yeri ve değeri yoktur.

(Nihayete erdirdik inşallah selam ve du ile.)



(Ramazan-ı Şerif Ay'ına kadar okunacak dua

Allahumme barik lena fi recebe ve şa'ban ve belliğna ramazan

ALLAH'IM! Receb'i ve Şaban'ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan'a ulaştır. (Amin)

Abdullah Gürbüz
08-07-2009, 17:59
selamun aleyküm.Amin adil abi..

Adil Güzenler
08-07-2009, 20:53
Aleykümselam Abdullah

Burak Demir
08-07-2009, 23:15
Allah razı olsun abi

Abdullah Gürbüz
09-07-2009, 12:48
Selamun aleyküm.Adil abinin soru cevap şeklindeki paylaşımlarını çok beğenmiştim Allah c.c razı olsun inşallah.Bende bu şekilde Prof.Dr. Mahmud Esad Coşan(r.a) hocamızdan azar azar paylaşmak istiyorum.Allah c.c onu peygamber efendimiz (s.a.v)'e komşu eylesin.

NAMAZ'la Başlayalım;


1. Soru:
--Kur'an-ı Kerim'de:
(İnnes salâte tenhâ anil fahşâi vel münker) "Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar." buyruluyor. Namazın hikmetini izah eder misiniz?

Esad Coşan (r.a)--Namaz Allah tarafından emredilmiş bir ibadettir. Her ibadetin sebebi, hikmeti, faydası vardır. Namaz insanı, günün beş vaktinde çekip çekip Allah'ın çizgisine getirme ibadetidir. Günün beş vaktinde ayarlama ibadetidir. Dünyanın yaşamına, meşgalesine, hay huyuna dalan insanın, günde beş defa akordunu düzeltme ibadetidir.
İnsan bu ibadeti yaptıkça; abdest almasıyla stresi gider, sinirleri gevşer, vücudu rahatlar... Şöyle olur, böyle olur, bir rahatlık olur. Yatıp kalkmasıyla, secdesiyle rükûsuyla, kıyamıyla kuuduyla, beyninin kanla yıkanıp, yeni kanın gelip yorgunluk malzemelerinin gitmesiyle kafası dinlenir. Kalbi de mânevî bakımdan temizlenir, kötü duygular silinir. Bir önceki namazla bu namaz arasındaki yaptığı kusurlar bağışlanır ve temizlenir. Namazların böyle günahları da affettirme faydası vardır.
Sıhhî faydası vardır. Eklemler hareket eder, adaleler çalışır, bir bakıma jimnastik olur, egsersiz olur. Vücudu faydası vardır, kafaya faydası vardır. Yorgunluğu izâle edicidir. Ruha faydası vardır, dünyaya faydası vardır, ahirete faydası vardır.
İnsan bir namaza gelince insafa da gelir. Bir kötülüğe niyet etmişse bile, o kötülükten vaz geçer. Kötülüğü yapmayı bırakır. Böylece namazın, bir de kötülükten uzaklaştırma özelliği vardır. Ayet-i kerime böyle...
2. Soru:
--Zihni devamlı olarak günlük işlerle meşgul olmaktan kurtarmak için ne yapmalıdır?

Esad Coşan (r.a)--İbadet etmeli, namaz kılmalıdır. Neden namaz günde beş defa farz olmuştur?.. Öğleyin namaza gitsin, abdest alsın, huzurlu bir namaz kılsın; dünya işlerinden sıyrılsın diye... İkindi vakti gitsin, abdest alsın; usûlüne uygun, aceleye getirmeden namaz kılısın, dünya işlerinden kurtulsun diye...
Şimdi millet namazları öyle kılıyor ki... Meselâ ticarethanede, kendisini yoran bir işte çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor... Gidiyor seccadeye... Takır tukur, takır tukur namaz kılıyor. Hop geliyor. Bunun bir faydası olmaz. Öbür tarafın harareti soğumuyor bile... Bir duraklıyor, ondan sonra tekrar işine, gücüne...
Öyle olmayacak! Şöyle bir gidecek, namazı bir kılacak... Suudlular çok hoşuma gidiyor, herkes tenkid eder ama... Namaza ezan okunmadan önce gidiyorlar. Güzel abdest alıyorlar. Kur'an-ı Kerim okuyorlar. Bekliyorlar. Namazı kılıyorlar. Namazdan sonra dua etmeden kalkarlar diyorlardı, hiç de doğru değil... Herkesten fazla dua ediyorlar. Duayı yapıyor ama, tek başına yapıyor; sen onun ne yaptığını görmüyorsun. Gayet güzel de dua yapıyorlar.
İbadetler insanı kurtarır. Günde beş vakit namaz insanı günlük meşgaleleirn sıkıntısından çekip sıyırmak içindir.

3. Soru:
--Namaz kılan insan neyi düşünmeli?

Esad Coşan (r.a)--Namaz kılarken insan Kâbe'yi düşünecek karşısında... Evliyâullahtan bir zât diyor ki: "Namaza durduğum zaman abdesti güzel alıyorum bir kere... Kâbe'yi karşımda düşünüyorum. Ayağımın altında sıratı düşünüyorum, kayarsam cehenneme gideceğimi düşünüyorum. Arkamda Azrâil'in beklediğini düşünürüm. Kıldığım namazın son namaz olduğunu, bundan sonra bir daha namaz kılamayacağımı düşünürüm. Korku ile, zârilik ile namaz kılarım." diyor. Namazı böyle kılmağa çalışmak lâzım!..

Adil Güzenler
09-07-2009, 17:41
Selamun aleyküm.Adil abinin soru cevap şeklindeki paylaşımlarını çok beğenmiştim Allah c.c razı olsun inşallah.Bende bu şekilde Prof.Dr. Mahmud Esad Coşan(r.a) hocamızdan azar azar paylaşmak istiyorum.Allah c.c onu peygamber efendimiz (s.a.v)'e komşu eylesin.

NAMAZ'la Başlayalım;




Aleykümselam Kardeşim çok güzel düşünmüşsün vesile olduğun için Allah razı olsun.

Abdullah Gürbüz
10-07-2009, 04:19
ecmain abi.Namazla devam edeyim.Seçerek paylaşıyorum çok uzun oldumu okunmuyor:)


4. Soru:
--Bir insan ibadetten feyz alamıyorsa, bunun sebebi nedir, ne yapması gerekir?

Esad Coşan (r.a)--Feyz alamamak, insanın kazancında haram olmasından olabilir. Kazancında haramlık varsa, ibadetten feyz almamağa başlar, zikirden feyz almamağa başlar. Soğur, gittikçe yanlış yollara sapar. Onun için, lokmanın helâl olmasına çok dikkat etmek lâzım!..
Bunun dışında, abdesti sağlam olmadığı zaman feyz almaz. Abdesti eksik almışsa veya yüznumaraya giriyorlar... Hani, İslâm'da ayıp yoktur, söylemek lâzım! Küçük abdest yapmanın, büyük abdest yapmanın İslâm'a göre ölçüsü vardır. Müslüman deve gibi ayakta küçük abdest yapmaz!.. Salıvermez, şaldır şuldur etrafa sıçratmaz. Kabir azabına uğrar sonra... Dikkat edecek, çömelecek, korunacak, sakınacak... İstibrâ edecek, arkası kalmayacak idrarın... Güzelce temizlenecek. Bunları yapmadan, bakıyorsun adam yüznumaraya giriyor; şar şar ses duyuyorsun. Dışarıya çıkıyor, şadırvandan abdest alıyor, camiye geliyor. Donu ıslak... Her adım attıkça bir damla çıkıyor dışarıya... O zaman, o namazdan feyz alamaz ki!.. Abdest yok ki, namazdan feyz alsın.
Onun için bir camide gördüm, şadırvana yazmışlar: "Birçok kimseler namazın burdan başladığının farkında değildir." diye... Aferin, çok güzel yazmışlar. Namaz nerden başlıyor?.. Güzel abdest almaktan... Şaldır şuldur abdest alıyor; kollarını tam yıkamıyor, yüzünü tam yıkamıyor, sakalına tam gitmiyor, ayaklarını tam yıkamıyor... Geliyor, "Feyz alamıyorum!" diyor. Bundan oluyor. Yâni, abdestteki kusurlarından oluyor.
Bazen de insanların kötü alışkanlıkları oluyor; gıybet ediyor, dedi kodu ediyor, günahlar işliyor... Bunlar da insanın feyzini kaçırıyor, ağzının tadı kalmıyor. Allah'ın rızâsına uygun, takvâya uygun bir iş yaptı mı; Allah ibadetin tadını verir gönlüne... Bir neşe gelir, bir zevk gelir, bir şevk gelir... Günahlı bir şey yaptığı zaman da, ibadetten tad almamağa başlar.
Demek ki, ibadetten tad almanın şartı, günahlardan sakınmaktır. Haramdan dilini korumaktır, gönlünü korumaktır, elini korumaktır. Midesini haram lokma yemekten korumaktır... Güzelce abdest almaktır. Takvâlı olmaktır.
Binâen aleyh, dönüp dolaşıp her şey takvâya bağlanıyor. Takvâlı olursa bir insan, feyiz de alır.
5. Soru:
--Çalıştığımız yerde namaz kılmaya müsaade etmiyorlar. Bu durumda kılamadığımız namazları eve gittikten sonra kaza etsek olur mu?..

Esad Coşan(r.a)--Olmaz!.. Namazın farzlarından birisi de vakittir. Vaktinde edâ edilmesi farzdır. Bir farz yerine gelmemiş oluyor. Dünya üzerinde sadece o işyeri olmadığına göre, daha binlerce, milyonlarca işyeri olduğuna göre, ya o işyerinde namaz kılmayı sağlayacak, rica ederek, anlatarak; ya da kendisine daha iyi bir iş arayacak!..
Bir kere öğle tatilinde öğle namazını kılabilir. Sabah namazını da evde kılar. Geriye bir ikindi namazı kalıyor. Yâni, dediği kadar değil bu iş, işin doğrusuna bakılırsa... İkindi namazında da; ötekiler süt molası, çay molası, sigara molası yaparken, o da abdestini hazır tutar. O hazır tuttuğu abdestiyle kısa tarafından namazı kılıverir. Yanında seccâde bulundurur.
Biz askere gittiğimiz zaman bir arkadaşımız, bir muşambayı katlamış katlamış, sokmuştu beline... Çamurda, toprakta, tarlada, bayırda, nerde olursa; namaz vakti geldi mi çıkarırdı onu, sererdi, namazını kılardı.
İlk gün bir bocalıyor insan... Eğitim alanında abdest alacak yer yok, abdest bozacak yer yok, su yok... Ne yapalım?.. Haa, abdestli gezmem lâzım demek ki... Öğleyin yemek yedikten sonra alel acele abdest alıyor, abdestli oluyor insan ikindiye kadar... İkindide zâten on dakika bir mola oluyor. Mola düdüğü çaldığı zaman kimisi sigara içiyor, kimisi yatıyor, kimisi kitap okuyor... Kimisi güreşiyor birbiriyle... Bizimkiler de namaz kılıyor.


6. Soru:
--Teheccüd namazlarına gece kalkamıyorum. Yatmadan önce 12 ile 12.30 civarında kılsam olur mu?..

Esad Coşan (r.a)--Olur. Kalmayacağını anlayan bir insan böyle yatmadan önce kılsa, olur. Ama teheccüd namazına kalkmak için kolaylıklar vardır. Akşam yemeğini erken yersiniz, biraz da az yersiniz. Kalkarsınız o zaman... Çünkü çok yemek insanı uyutuyor.
Erken yatarsınız, kalkarsınız teheccüd namazına... Çünkü, geç yatmak insanı teheccüde kaldırtmıyor. Basit tedbirlerle çözümleyebilirsiniz. Duası vardır, duasını edersiniz, Allah'a sığınırsınız; Allah kaldırır.

Adil Güzenler
10-07-2009, 20:42
Eyvallah Abdullah durmak yok bu yola devam:)

kısa olsun okunsun çok güzel düşünmüşsun insanlar bakıyor yazı uzun pas geçiyor malesef

Adil Güzenler
10-07-2009, 22:54
Bir kimse kendi hakikatine arif olursa, hiçbir itikat ile kayıtlı olmaz.
Muhiddin Arabi

Bütün maşuktur, aşık perdedir. Diri maşuktur, aşık ölüdür
Mevlâna

Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder.
Gazâli

Eğer bir müminin kalbini kırarsan Hakk'a eylediğin secde değildir.
Yunus Emre

Ey birader, sen ancak bir düşünceden ve fikirden ibaretsin. Üst tarafın kemik ve A'sab sinir ve adalât (kas) ve elyaftan (insan ve hayvanda adaleleri meydana getiren ince lifler) ibarettir.
Mevlâna

Hakikât yolu, aranmakla bulunmaz. Ama Bulanlar ancak arayanlardır.
Beyazıd-ı Bestâmi

Hakikatte Arş ve Beytullâh, http://www.minare.net/forum/Smileys/default/iccon04.gif'ı bilen arifin kalbidir.
Muhyiddin Arabi

Hakkın Rahmeti bizim günahlarımızdan büyüktür.
Muhiddin Arabi

Her kişinin iki resülü vardır. Biri zahir, diğeri batın. Zahir dildir, Batın gönüldür. Dil Muhammed'e, gönül Cebrail'e benzer.
Hacı Bektaş Veli

Her şey maşuktur , aşık bir perdedir. Yaşayan maşuktur , aşık bir ölüdür.
Mevlâna

İnd-i Sânî'de, bütün mahlûk TEK bir NOKTADIR; Kâinâtın cümlesi bu, NOKTA da bir NÜKTEDİR!..
Ken'ân Rifâî

İstesem sırf fatiha suresinin tefsiriyle yetmiş beygiri yüklerim.
Hz. Ali

Kendimi arıyorum, gören varmı?
Erzurumlu İbrahim Hakkı


Kerem, dünyayı ona muhtac olana vermen ve kendisine muhtac olduğun http://www.minare.net/forum/Smileys/default/iccon04.gif'a yönelmendir..
Ebu Hafs



Kimde sevgi varsa, http://www.minare.net/forum/Smileys/default/iccon04.gif'ın varlığı ondadır.
Mevlâna

Kimi aşık görürsen, onu maşuk bil. Zira o aşka nisbetle hem aşıktır, hem de maşuktur.
Mevlâna

Kur'an insanlara pek çok şeyi sembollerle anlatırken; tasavvuf ise baştan sona, serâpa sembol ve mecazdır.
Ahmed Hulûsi

Maddi hayata meyledenler için hayat deniz suyu içmeye benzer, içtikçe susarlar, susadıkça içerler.
Muhiddin Arabi

Musibetin sevabına talip olmaklığın, musibeti çekmekte iken de varsa, zahidsin.
Hz.Muhammed (s.a.v)

Nazar ve nefes az kaldı kaderi geçecekti. Nefes ve nazardan http://www.minare.net/forum/Smileys/default/iccon04.gif'a sığının.
Hz.Muhammed (s.a.v)

Nokta, tüm çizgilerin esasıdır.
Hallac-ı Mansur

Okunacak en büyük kitap insandır..
Pir Haci Bektasi Veli

Ölüm, yaradılmışın Yaradan'a kavuşmasıdır,Şeb-i arus'dur.
Mevlâna

Sevgin yoksa, dost arama.
Sâdi

Algılanan varlığın, Hakkın vücudu olduğunu müşahade, vahdet-i vücud'dur.
Ahmed Hulûsi

Tasavvuf zamanı en uygun bir şekilde değerlendirmekten ibarettir. Ebu Siad-i Ebu'l Hayr

Tasavvuf, http://www.minare.net/forum/Smileys/default/iccon04.gif ile olan muamelenin saflığıdır. Bunun aslı da dünyadan yüz çevirmedir.
Cüneyd-i Bağdadi

Tasavvuf, bila-alaka (hiçbir bağ olmadan) tamamiyle http://www.minare.net/forum/Smileys/default/iccon04.gif ile olmandır.
Cüneyd-i Bağdadi

Vücudun, ilmi ilahide, ilimden ibaret olduğunu müşahade, vahdet-i şuhud'dur.
AhmedHulusi

Abdullah Gürbüz
11-07-2009, 02:14
Allah razı olsun adil abi birbirinden değerli bu sözleri bizimle paylaştığın için..Dediğin gibi durmak yok fark var inanç dünyası var :)


"İMAN"dan Devam Edelim.



1. Soru:
--"Kelime-i tevhidi söyleyen her insan cennete girecektir." şeklinde bir hadis var mı?.. Son günlerde bu hadisin arkasına sığınarak, "İslâm'ın hiç bir hükmünü yerine getirmese dahi o inanan cennete girecek!" deniliyor; bu doğru mu?..




Esad Coşan(r.a)--Evet böyle bir hadis-i şerif vardır:
(Men kàle lâ ilâhe illalah, dehalel cenneh) "Kim Lâ ilâhe illalah derse cennete girecek!" buyrulmuştur. Bazı rivayetlerde (muhlisan) "ihlâslı olarak derse, kalbinden tam inanmış olarak derse..." ifadesi vardır. Demek ki, ihlâsla o kanaatte olurse cennete girecektir.
Ama, cennete girmenin iki şekli vardır: Bir, doğrudan doğruya cennete girmek; buna bigayri hisâb dühûl-ü cennet derler. Hesap görmeden, hemen ilk girenlerle, Peygamber Efendimiz'in girdiği gibi cennete girmek... Bir de cehenneme düşüp, cezâsı kadar, günahı kadar yandıktan sonra cennete gitmek vardır.
Lâ ilâhe illallah diyen kimse amel işlemediyse, namazlarını kılmadıysa, zekâtlarını vermediyse, vazifelerini yapmadıysa; onlardan günaha girmiş oluyor. O cezâlarını çekecek kadar cehennemde yanar, ondan sonra cennete girer.
Amma, Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte buyuruyor ki: "Aman cehenneme düşmemeğe çalışın! Çünkü, düşen milyonlarca sene yanacak!" O çıkıyor hadis-i şeriften... Evet girecek ama, cehennemde milyonlarca sene yandıktan sonra girecek. Onun için vazifeleri yapmağa gayret edin!..




2. Soru:
--Bir haramı işlerken, meselâ içki içerken, zinâ ederken ölen bir kimsenin iman durumu nasıldır?



Esad Coşan (r.a)--Bunlar Allah'ın bildiği işlerdir. Günah işlerken ölen bir kimse günahkârdır ama, "O kâfirdir." denemez. İçki büyük günahtır, zinâ büyük günahtır. Büyük günahının cezasını çekecektir ama, mü'min ise, Allah'a imanı varsa cennete girecektir.
Oluyor bazan... Sarhoş oluyor adam, çok kuvvetli imanı da oluyor. Mübtelâ, kurtaramıyor kendisini... Pişman, perişan; zıkkım diyor, kurtulsam diyor. Böyle şeyler olabiliyor.
Ehl-i sünnet ulemâmızın hükmü kesindir: "Büyük günah insanı dinden çıkartmaz!" Evet, büyük günahtır ama, dinden çıkmış demek değildir. Bunu böylece bilesiniz.
Allah affetsin... Allah kötü durumlara düşürmesin, günah işlettirmesin... Böyle bir kötü durumda ölen de olursa, "Allah taksiratını affetsin..." diyoruz.


3. Soru:
--Kişinin ne zaman nerede, ne şekilde öleceği Allah tarafından belirlenmiş mi? Eğer belirlenmişse, vurularak öldürülen bir kişiyi vuran kimsenin suçu nedir?


Esad Coşan (r.a)--Bir kişinin nerede, ne zaman öleceği Allah tarafından mâlûmdur, bilinmektedir; kader olarak kendisine yazılmıştır. Allah'ın bilmemesi mümkün değil... Allah her şeyi bilir. Olmuşu da bilir, olacağı da bilir. Biz yarın ne olacağını bilmeyiz; Allah yarın ne olacağını da bilir.
Kurşunlayan katil olur, cehenneme gider, cezasını çeker. Bir müslümanı haksız yere öldüren ebedî cehenneme gider. Allah biliyor diye, kurşunlayanın suçu üzerinden kalkmaz.
imse yol kesicinin, haydutun, eşkiyanın karşısında malını ve canını korumak için mücadele ederken ölürse, şehid olur." Malını bile, sadece canını değil... Sanılabilir ki, "Mal verilir, ne yapalım şerrine lânet denilir." Öyle değil... Öldürürse de haklıdır; çünkü, ötekisi yoluna çıkmıştır.
Onun için dînî bakımdan insanın haksızlığa prim vermemesi lâzım, edepsize yüz vermemesi lâzım!.. Teslim olmaması lâzım!.

Abdullah Gürbüz
11-07-2009, 16:07
SEN, Allah yolunda cihada çıkan ve karsısında Atlas Okyanusunu görünce, atını dizlerine kadar denize sürerek, kılıcını çekip; 'Ya Rabbi! şahid ol! Önüme su uçsuz bucaksız derya çıkmasaydı senin şanını daha ileriye götürürdüm!' diyen mücahitlerin peşindesin!.. SEN, 40 sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan İmam-ı Âzam’larin, Malazgirt Ovalarında Allah Allah sesleriyle at koşturan ve Anadolu kapılarını Müslüman Türklere açan Alp Arslanların arkasındasın!.. SEN, Misafir kaldığı evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; 'Biz Kur’anın bulunduğu odada ayaklarımızı uzatıp yatmaktan hayâ ederiz' diyen Osman Gazilerin torunusun!..


SEN,
Resûllullah’ın müjdesine nail olup, küfrün doğu kal’asını, İstanbul’u fethederek İslam’a teslim eden, yeni bir çağ açan Fatihlerin, dünyayı Müslümanlardan başkasına dar gören Yavuzların, karaların- denizlerin hakanı Kanûnilerin neslisin!..

SEN,
İstanbul’da okumaya başladığı Ezan-i Muhammediyeyi, Çaldıran ovalarında bitiren, Tuna’da aldığı abdestin namazını Afrika çöllerinde kılan, Hazar kıyılarında getirdiği tekbir seslerinin yankılarını Viyana kapılarında duyan kahramanların evladısın!..

SEN,
Vatanini, mukaddesâtını müdafaa ederken düşman kurşunlarının darbeleriyle bağırsakları delik-deşik dışarıya fırlayan ve bir eliyle onları karnına iterken, diğer eliyle göğsünden bir başka kursunu eliyle çıkarıp, yanında bulunan arkadaşına; 'Al arkadaşım! Sağ olur da dönersen, su kursunu oğluma ver! Ve O’na de ki; 'Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O’da ayni şekilde oğluna aktarmazsa hakkimi helal etmem! ' dedi diye ulvî ruh örnekleri veren şehitler kafilesinin çocuğusun!..

SEN,
'Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız.. Çünkü Allah’a inanıyorsunuz..' Fermanının sahibisin!..

SEN,
'Âlemlere rahmet olarak gönderilen' ve dehşetli mahşer günü herkesin 'Nefsi! Nefsi!' diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; 'Ümmetimi isterim Ya Rab!.. Ümmetimi bağışlamadıkça kalkmam' diye feryat edecek olan Habib-i Kibriya’nın ümmetisin!..

SEN,
Resûllullah’in ashabına; 'Orduya yardim ediniz' dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin 'Çocuklarına ne bıraktın?..' sorusuna; 'Allah’ı ve Resûlünü bıraktım Ya Resûllullah!' cevabını veren Hz. Ebûbekir’in yolundasın!..

SEN,
Devlet reisi olduğu halde, içi su dolu bir tulumu sırtına yüklenerek halk içinde dolasan ve oğlunun; 'Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?' sorusuna; 'Oğlum! Nefsimi biraz beğenir gibi oldum.. Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum' diyen Koca Ömer’in izindesin!

SEN,
Müslümanlar arasında açlığın ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir zamanda Sam’dan kendisine ait zeytinyağı, üzüm ve buğday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’ın ardındasın!..

SEN,
Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açıkça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve Allah Resûlünün; 'Neden böyle yaptın ?'suâline 'Belki Allah bunların birini olsun kabul eder düşüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip edensin!

SEN işte busun!!!!!


Ey müslüman uyanma vakti geldi geçiyor.Müslüman coğrafyası kan ağlıyor! Kimisi sömürge altında kimisi zulüm ve bombaların altında.Gözümüzün önünde yapılan bu zulümlerin,işkencelerin,katilamların hesabını vallahide billahide tallahide azap görmeden veremeyiz!

Adil Güzenler
13-07-2009, 01:48
Eyvallah Abdullah mükemmel paylaşımlar yapıyorsun son günlerde

Mevlam niyetini halis dua,larını makbul,ibadetlerini kabul ,Makamını Firdevs eylesin.

Adil Güzenler
13-07-2009, 02:12
Müslümanız ama neyimiz islami?

Toplumsal yapımızı inceleyen her akıl sahibi, şu acı hakikati tüm çıplaklığıyla görecektir. Bizim söylemlerimizle fiiliyatımız birbiriyle uyumlu değil.

İnancımız Sosyal Sorumluluk Gerektirir

Fahri Razi derki; “Eğer bir gül kokuyorsa, bu o gülün kokan cinsten olduğunu gösterir. Eğer kokmuyorsa, kokusuz demektir. Biri çıkıp ‘efendim bunun kokusu var amma kokusunu hapsediyor’ derse, bu batıl bir iddia olur. Eğer bir insan iman etmişse, imanı onun sosyal hayatına yansımalıdır. Eğer yansımıyorsa, ya yoktur ya da yok denilecek kadar zayıftır.

Burada; nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin veya imanınızı hayatınıza yansıtın, davranışlarınızla ve ahlakınızla bunu isbat edin deniliyor. Müslümanın her zaman salih amellerle inancını kuvvetlendirmesi gerekmektedir.

Çevresinde yaşananlara duyarlı olmalı. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisinin işaret buyurduğu üzere, mümin sadece imanını ibadetlerle güçlendirmez, aynı zamanda dünyada olup biten her hadiseyi tefekkür eder. Ve ne yapması gerektiği noktasında teyakkuzda olur. Sosyal sorumluluğunun bilincindedir. Komşusu aç iken kendisi tok yatmaz

Müslümanların Dağınıklığının Sorumlusu Kim?

İkiyüzyıldır İslam âleminin yaşadığı makûs talih bence budur. Bugün müslümanların birinci kıbleleri ellerinden alınmış, ikinci kıbleleri de zülüm altında inliyor. Müslümanlar yaklaşık elli parçaya bölünmüş, birbirlerine yabancılaştırılmış ve yaşadıkları coğrafyalara ait özel İslami anlayışlar oluşmuştur. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri talan edilmiş ve dünyanın her tarafında zulüm ve baskı altında kalınmıştır.

İşte bu durumdaki Müslümanlar, ne yapmalı ve nerden başlamalılar? Acaba şu an yeryüzünde egemen olan zalimleri ve gayri İslami anlayışları mı suçlayacağız ve kendimizi mazlum ve hakları gasp edilmiş olarak düşüneceğiz? Ya da oturup kendi nefis muhasebemizi mi yapacağız?

Ben diyorum ki, önce kendimizden başlayalım. Şu halimize bir bakalım; şikâyet edip durduğumuz ehli dünyadan ne farkımız var? Acaba, adil olan kaderi ilahiyeye ne kadar teslim olmuşuz? Acaba bu çektiklerimizin sebebi, ehli dünyaya gösterdiğimiz riyakârlık olamaz mı? Bizi onlardan farklı kılan neyimiz var?

Bakın İslam âleminin ünlü şairi Muhammed İkbal içinde bulunduğumuz hal ile ilgili olarak ne diyor,

Kaç bu Müslümanlardan
Sığın Müslümanlığa

Mehmet Akif ise şöyle der

Müslümanlık denilen ruh-u ilahi arasak
Müslümanız diyen insan yığınından pek uzak

Biz bu yazıda, ne durumda olduğumuz ve ne yapmamız gerektiği noktasında kendimizi sorgulayacağız.

Müslümanız Ama Neyimiz İslami?

Toplumsal yapımızı inceleyen her akıl sahibi, şu acı hakikati tüm çıplaklığıyla görecektir. Bizim söylemlerimizle fiiliyatımız birbiriyle uyumlu değil. Adeta ameli bir nifak yaşıyoruz. Belki bazı İslami ibadet ve sembolleri üzerimizde taşıyoruz ama ahlakımız ve davranışlarımız asla İslami değil. Belki garip gelecek, biz dindarız ama İslam ahlakıyla ahlaklanmamışız. Belki de bu ucube halin tarihte ilk mucidi de sayılabiliriz.

İslam ahlakı; konuşurken yalan konuşmamamızı, ses tonumuza dikkat etmemizi, insanlarla olan muamelelerimizde dürüst olmamızı, eleştirirken daha medeni ve vakar sahibi olmamızı, komşumuzun haklarına saygılı olmamızı emreder. İnsanların yüzlerine tebessümle bakmanın büyük bir erdem olduğunu bildirir. Sevgili Peygamberimiz, ancak bu kurallara uymakla ahlaklı olabileceğimizi buyurur.

Evet, İslam ahlakı, insanların dillerinin ve renklerinin, ALLAH’ın ayetlerinden olduğunu ve bu şekilde kabul etmemizi, sevmemizi ve ayırım gözetmememizi emreder.

Zengin de olsak, fakir de olsak, yine İslam ahlakına sahip olmalıyız. Zenginlerimiz sahip oldukları malların ALLAH’a ait olduğunu, kendilerinin sadece vekil olduklarını unutmamalıdırlar. Haram yollardan mal kazanmak haramdır, helal yollarlardan kazanılmışsa bile, israf etmek yine haramdır

Bugün toplumsal hayatımızda gördüğümüz o ki, zengin olan müslümanlar büyük oranda debdebe ve israf içinde yaşıyor. Adeta kendi hallerine uygun bir İslami anlayış icat ettiler, ‘sosyete müslümanlar’ tabirine uygun düştüler. Özel yaşam alanları oluşturdular, adeta kendi özel ‘getto’larını kurdular. Fakir halkın sorunlarından uzak durdular. İslam’a hizmet için kapılarına gidildiğinde büyüklendiler ve yardımcı olmadılar. Yardımcı olduklarında da karşılarındaki insanları minnet altında bıraktılar. Fakir müslümanların hali de bundan pek farklı değil.

Medine Modeli’ne Uzak Düştük

İslam’ın Medine’de oluşturduğu medeni yaşam tarzı, maalesef ne ahlakımızda, ne de tasavvurumuzda kaldı. Hâlbuki İslam, Medine’den yayıldığı vakit, insanlara hem onları dünya ve ahirette mesut edecek bir inanç, aynı zamanda fiziki hayatlarında da şehirin kültür ve güzelliğini getirdi. Badiyeden Medine’ye gelip müslüman olan bir insan, çöle sadece sağlam ve güzel inançla dönmüyordu, aynı zamanda, çöle şehrin yaşam ve kültürünü taşırdı. Böylelikle, İslam kültürü adeta şehirden kırsal kesime doğru bir ışık gibi yayıldı

Evet, insanlar Medine’de yere tükürmezdi, çöplerini orta yere atmazlardı. Hiç kimse burnunu kulağını karıştırmaz, insanların rahatsız olacağı davranışlardan sakınırlardı. Bağırarak kimse bir başkasını çağırmaz veya konuşmazdı.

Kadına Her Zaman Özel Muamele Edilmeli

Kadınlar pazara veya panayıra gittiklerinde, insanlar onlara özel yer verir ve saygı gösterirlerdi. Hiçbir kadın Medine toplumunda küçük düşürülmemiş ve asla zamanımızda sıkça karşılaştığımız şiddete maruz kalmamıştır. Beni Kaynuka ile yapılan savaşın sebebinin, bir kadına yapılan saygısız bir davranış olduğunu unutmamalıyız

İslam’ın ilk zuhur ettiği çağda, hem Arap yarımadasında hem dünyanın diğer coğrafyalarında, kadın adeta ikinci sınıf insandı. Verasetten mahrum bırakılır, kız çocukları diri diri torağa gömülürdü. Hindistan’da, ölen erkekle beraber hanımı da diri diri toprağa gömülürdü. Avrupa’da ise kadının insan olup olmadığı tartışılıyordu.

Peygamberimiz ise tebliğ ettiği dini en güzel kendisi yaşardı. Çocuklara şefkatle muamele eder, namazda dahi çocukların kendisine sıkıntı vermelerini hoş görürdü. Kendi işini kendi yapar, söküğünü kendisi dikerdi. Sevmediği bir yemek sofraya gelince, sesini çıkarmaz bir sonraki yemeğe kadar aç kalırdı. Hayatında hanımlarına ‘lima?’ (Neden? Niçin?) demedi. O zarif ve ince bir insandı.

Cahiliye Kültürü ve Hayat Tarzı Hortladı

Ve Resulullahtan sonra da cahili kültür, belirgin bir şekilde İslam kültürü karşısında tutunamayıp hayat sahnesinden çekildi ama yok olmadı. O, varlığını hınzırca ve bir alt kültür olarak korudu. Cehaletin ve bedeviliğin olduğu yerlerde, hep lokal olarak varlığını sinsice sürdürdü

Ta ki, İslami yaşam tarzı ve gerçek İslami bilgi aramızdan kayboldu ve insanlar İslam’ın medeni yaşam tarzını kaybettiler, işte olan oldu! Ve tekrar o cahiliye kültürü nüksetti.

Kabalık yapanlar ‘taş fırın erkeği’ oldu ya da ‘kazak’ veya ‘Osmanlı erkeği’. Nezaketli olmanın adı ise ‘kılıbıklık’ oldu. Ne kadar korkunç ve ne kadar acı verici…

En hüzünlü olanı da, bu kaba-saba halimize bir de kalkıp dinden delil uydurmaya çalışmamız…

Maalesef batı kültürünün İslam topraklarını istila etmesinden sonra, bu durum daha da kötüleşti. Batının temel düşünce yapısı, kadının aşağılanması üzerine inşa edilmiştir. Büyük bir filozof olarak bilinen Nietzsche bile kadının, erkekle aynı cins olmadığını, benzer davranışlar gösterdikleri için beraber yaşadıklarını söyler.

Çıkış Yolunu Ararken…

Müslümanlar iman ettikleri Kur’an ve Resulüllahın sünnetini canlı bir şekilde hayatlarında yaşamadıkları sürece, bu kötü durumdan kendilerini asla kurtaramayacaklardır.

Bu kaba-saba halimiz, ancak iyi bir irfan mektebinde alacağımız eğitimle düzelir. Resulullahın zuhur ettiği topraklarda, insanlar adeta birer sırtlan gibi vahşice birbirlerini yerdi. Resulullah (sav) o kupkuru çölde, vahşi yaşam tarzını değiştirdi ve medeni bir toplum inşa etti. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anhum) gibi efsanevi insanlar yetiştirdi.

Evet, Resulullaha vahyedilen Kur’an ve kendi Sünnet-i Seniyyesi dipdiri duruyor. Yeter ki, günlümüzü avuçlarımızın arasına alıp onlara iltica edelim.

İlahi rahmetin eseri olarak, bu ümmette nurani bir silsile ile Resulullaha bağlı ulema her zaman vardır. Ve var olmaya devam edecektir, inşALLAH.

Ve onların nebevi tebliğlerine günlümüzü açmalıyız

ALLAH onların velayetlerini üzerimizden eksiltmesin.
Rızkım için tevekkül ettim yaratıcım olan ALLAH’a
Şüphesiz iman ettim ALLAH’ın rızkımı veren olduğuna

Rızkımdan bir şey eksilmez asla
Derin denizlerin dibinde de olsa

Yüce ALLAH fazlıyla ulaştırır onu bana
Konuşan bir dilim olmasa dA
Neyin hasretini çekiyor ki nefiS
(O yüce) Rahman mahlûkatın rızkını taksim etmiş,

Muhammed Z. YILDIZ

Oğuzhan Karakaş
13-07-2009, 02:51
Malesef toplumumuz iki kutuptan oluşuyor.
Bir kesim ya tamamen batıcı-sosyete-"aydın görüşlü", bir kesimde İslâmi olduğunu zannetsede ne yazık ki "Arapçı". İkiside tehlikelidir. Bizi öz benliğimizden alıkoyar. İslamiyet Arabistan'da indi diye, Arapların sosyal yaşam tarzını, zevkini yaşayacak değiliz elbette. Önemli olan İslam'ın özünü anlayabilmektir. Görünüşümüz değil, önemli olan içimizdir. İçimizdeki müslümanlığı da dışımıza bir nebze vurmak önemlidir diyebiliriz.

Sevaptır diye Kur'an'ı Türkçe okumak yerine, önce Arapça okumak gibi bir yanlışa düşüyoruz. Kur'an'ı ne anlıyoruz, ne biliyoruz. Ortada bir din var. Bizlere de şans, soydan bu dine mensubuz. Allah'a emanet şöyle böyle gidiyoruz.

Kaçımız okuduğumuz veya dinlediğimiz duanın, peygamberimizi anarken peşinden söylediğimiz (SAV)'ın anlamını biliyoruz. Eğer Kur'an'ı ve İslamiyet'i önce Türkçe öğrenirsek eminim her şey daha yerli yerine oturur. Yaratan sadece Arapça bilmiyor ya..

İslamiyet'i uzun süre korumuş olan Türkler, kadını da aynı şekilde korumuş ve hakettiği değeri vermiştir. Yalnız Araplaşmaya ve batıcı olmaya başlayana kadar! Birisi kadını sadece süs ve lüks düşkünü olarak gören koket haline getirmiş, biriside kadını mal olarak görmüştür. Günümüzde bunun örnekleri pekte az değildir. İslam'ı gerçek manada yaşamamız için özümüze dönmek gerekmektedir.

İmâm-ı A'zâm Hazretleri, namazdaki sûrelerin bile ulusal dilde okunmasının uygun olduğunu belirtmiştir; çünkü ibadetten alınan dinsel heyecan, ancak okunan duaların anlaşılmasına bağlıdır. Dilde, ahlakta, dinde, musikide, giyimimizde, zevkimizde özümüze dönelim. Ancak o zaman dünyanın en ön sırasında olabilme imkanına erişiriz.

Allah'a emanet..

Büşra Yarar
13-07-2009, 22:38
Malesef toplumumuz iki kutuptan oluşuyor.
Bir kesim ya tamamen batıcı-sosyete-"aydın görüşlü", bir kesimde İslâmi olduğunu zannetsede ne yazık ki "Arapçı". İkiside tehlikelidir. Bizi öz benliğimizden alıkoyar. İslamiyet Arabistan'da indi diye, Arapların sosyal yaşam tarzını, zevkini yaşayacak değiliz elbette. Önemli olan İslam'ın özünü anlayabilmektir. Görünüşümüz değil, önemli olan içimizdir. İçimizdeki müslümanlığı da dışımıza bir nebze vurmak önemlidir diyebiliriz.

Sevaptır diye Kur'an'ı Türkçe okumak yerine, önce Arapça okumak gibi bir yanlışa düşüyoruz. Kur'an'ı ne anlıyoruz, ne biliyoruz. Ortada bir din var. Bizlere de şans, soydan bu dine mensubuz. Allah'a emanet şöyle böyle gidiyoruz.

Kaçımız okuduğumuz veya dinlediğimiz duanın, peygamberimizi anarken peşinden söylediğimiz (SAV)'ın anlamını biliyoruz. Eğer Kur'an'ı ve İslamiyet'i önce Türkçe öğrenirsek eminim her şey daha yerli yerine oturur. Yaratan sadece Arapça bilmiyor ya..

İslamiyet'i uzun süre korumuş olan Türkler, kadını da aynı şekilde korumuş ve hakettiği değeri vermiştir. Yalnız Araplaşmaya ve batıcı olmaya başlayana kadar! Birisi kadını sadece süs ve lüks düşkünü olarak gören koket haline getirmiş, biriside kadını mal olarak görmüştür. Günümüzde bunun örnekleri pekte az değildir. İslam'ı gerçek manada yaşamamız için özümüze dönmek gerekmektedir.

İmâm-ı A'zâm Hazretleri, namazdaki sûrelerin bile ulusal dilde okunmasının uygun olduğunu belirtmiştir; çünkü ibadetten alınan dinsel heyecan, ancak okunan duaların anlaşılmasına bağlıdır. Dilde, ahlakta, dinde, musikide, giyimimizde, zevkimizde özümüze dönelim. Ancak o zaman dünyanın en ön sırasında olabilme imkanına erişiriz.

Allah'a emanet..

paylaşım için teşekkürler..çok önemli konulara değinmişsiniz,..tabiki Kur'anı türkçede okursak daha iyi anlarız..ama arapça okumak bir başkadır..o yüzden neden bizim millet Arapça öğrenmiyor ki,Arapça Türklerin en kolay öğrenebileceği bir dil,.Muhammed İkbal demişki "Türklerin neden Arapça öğrenmediğini anlayamıyorum,iki dilin o kadar ortak yönü varki,Türkler çok kolayca ögrenebilirler"..neden tembellik yapıp ögrenmiyoruzki,sonuçta Allah(c.c) boş duranı,tembelliği sevmez...öte yandan Arapça'dan Türkçeye çevrilen Arap eserlerinin ne kadar çok oldugunu,lakin Türkçe'den Arapça'ya çevrilen eserlerimizin çok az oldugunu biliyormuydunuz?..buna bi çare bulmak lazım...insanlarımıza sorarsak hangi dili ögrenmek istiyorsun diye,%95i ingilizce der sonra başka avrupa dillerini sayarlar..peki neden Arapça degil..Arapça Kur'an dilidir ve öğrenmemiz gerekn bi dildir..
ben bu durumumuzu halen anlayabilmiş değilim...sizin düşünceleriniz neler??
selametle..

Adil Güzenler
13-07-2009, 22:58
Malesef toplumumuz iki kutuptan oluşuyor.
Bir kesim ya tamamen batıcı-sosyete-"aydın görüşlü", bir kesimde İslâmi olduğunu zannetsede ne yazık ki "Arapçı". İkiside tehlikelidir. Bizi öz benliğimizden alıkoyar. İslamiyet Arabistan'da indi diye, Arapların sosyal yaşam tarzını, zevkini yaşayacak değiliz elbette. Önemli olan İslam'ın özünü anlayabilmektir. Görünüşümüz değil, önemli olan içimizdir. İçimizdeki müslümanlığı da dışımıza bir nebze vurmak önemlidir diyebiliriz.


(Selamaleyküm
öncelikle Mevlam yüreğindeki İslam ateşini daim kılsın seni ve bizleri
dosdoğru yol üzere eylesin(amin).


“Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzab 21)
Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisin geriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz, Allah insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir. (Bakara süresi 143)
Ayetler görüldüğü gibi yegane önderimiz,rehberimiz Allah Resulüdür
Sahebe güzin efendilerimiz Kutlu önderden öğrendiklerini ta iliklerine kadar işleyerek yolumuzu aydınlatan yıldız oldular.
Allah Resulu bir hadislerinde Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz` (Deylemi, Beyhaki (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/beyhaki/)) `Ashabım (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/ashabim/) hakkında Allah`tan korkun, ashabım hakkında Allah`tan korkun! Benden sonra onları kendinize hedef haline getirip düşmanlık etmeyin! Kim onları severse bana olan sevgisinden dolayı sever. Kim de onlara kin beslerse bana olan kini dolayısıyla böyle yapar. Kim onlara eziyet ederse bana eziyet etmiş olur. Kim bana eziyet ederse Allah`a eziyet etmiş demektir. Her kim de Allah`a eziyet ederse çok geçmeden Allah onun belâsını verir` (Ahmed b. Hanbel V, 57).
Rehberimiz ve örnek alınıcak kimseler açıkça bellidir onların yolundan gidenlere selam olsun,bir hadisle bitirelim
Allah Resulu şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar! Biliniz ki, Rabb'iniz birdir; biliniz ki, babanız da birdir. Biliniz ki, hiç bir Arabın Arap olmayana, hiçbir Arap olmayanın da Arap üzerine; aynı şekilde hiçbir siyahinin siyah olmayan, hiç bir siyah olmayanın da siyah olan üzerine üstünlüğü yoktur. Takva ile olan üstünlük müstesna,

Sevaptır diye Kur'an'ı Türkçe okumak yerine, önce Arapça okumak gibi bir yanlışa düşüyoruz. Kur'an'ı ne anlıyoruz, ne biliyoruz. Ortada bir din var. Bizlere de şans, soydan bu dine mensubuz. Allah'a emanet şöyle böyle gidiyoruz.

Kaçımız okuduğumuz veya dinlediğimiz duanın, peygamberimizi anarken peşinden söylediğimiz (SAV)'ın anlamını biliyoruz. Eğer Kur'an'ı ve İslamiyet'i önce Türkçe öğrenirsek eminim her şey daha yerli yerine oturur. Yaratan sadece Arapça bilmiyor ya..

İslamiyet'i uzun süre korumuş olan Türkler, kadını da aynı şekilde korumuş ve hakettiği değeri vermiştir. Yalnız Araplaşmaya ve batıcı olmaya başlayana kadar! Birisi kadını sadece süs ve lüks düşkünü olarak gören koket haline getirmiş, biriside kadını mal olarak görmüştür. Günümüzde bunun örnekleri pekte az değildir. İslam'ı gerçek manada yaşamamız için özümüze dönmek gerekmektedir.

İmâm-ı A'zâm Hazretleri, namazdaki sûrelerin bile ulusal dilde okunmasının uygun olduğunu belirtmiştir; çünkü ibadetten alınan dinsel heyecan, ancak okunan duaların anlaşılmasına bağlıdır. Dilde, ahlakta, dinde, musikide, giyimimizde, zevkimizde özümüze dönelim. Ancak o zaman dünyanın en ön sırasında olabilme imkanına erişiriz.


(İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre, Arapça’dan başka bir dil ile kıraati yerine getirmek caiz değildir. Yani Kur'ân'ı başka bir dile çevirip namazda o dil üzerine okumak, caiz değildir.
İmam Ebû Hanife'nin herhangi bir dile çevrilen Kur'ân âyetlerini o dil üzere okumanın caiz olduğuna dair bir içtihadı olmuşsa da, yapılan ciddi araştırmalarla, İmamın bu içtihadından vazgeçip İmameyn'in içtihadına döndüğü anlaşılmıştır. Nitekim Fetâvâ-yı Hindiyye'de de bu hususa dokunulmuş ve «İmamın rücu' ettiği rivayet olunmuştur. Bu rivayete de itimat gerekir» diye kaydedilmiştir. (Fetâvâ-yi Hindiyye: C.1, S. 69 - El-Mektebetü'Uslâmiyye - El-Hidâye. )

Namazda okunan süre ve ayetler mutlaka arapça okunmalıdır. Başka bir dille okunması namaza manidir.

Namaz dışında ise dualarımızı türkçe olarak yapabiliriz. Dua hangi dille yapılırsa yapılsın elbette kabul edilir. Çünkü bütün dillerin sahibi Allahtır. Arapça yapmak şart değildir.

Ancak Arapça dualar başka bir dile çevrilirken anlam bütünlüğü muhafaza edilemediği için Arapça şeklini bilenler orjinaliyle okuması daha güzel olur.

Bizi yaratan Allah, Kur’an-ı kerimi Arapça olarak bize göndermiş. Elbetteki manasını öğrenmek için Türkçe, İngilizce gibi mealleri okumamız gerekir. Ancak namaz ibadetinde okuduğumuzda mutlaka aslından orjinalini okumalıyız. Çünkü onun aslı Arapça’dır. Allah kuran’ı Arapça olarak indirmiştir. Tercümesi kuran yerine geçemez.

Örneğin bir çekirdeğin aslını bozarak parçalara ayırsak, sonra da toprağa eksek ağaç olamayacaktır. Çünkü özellikleri kaybolmuştur. Bunun gibi kuran ayetleri, kelimeleri ve harfleri birer çekirdek gibidir. Başka dillere çevrilince özelliğini kaybedeceği için kuran olmayacaktır.

“Manasını anlamıyoruz” düşüncesine gelince, ister aslıyla isterse mealleriyle kuranın manasını anlamak ve onun hükümleriyle yaşamak, her Müslümanın görevidir. Zaten kuran anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. İngilizce bir kitabı bile anlamak için İngilizce öğrenen bir Müslümanın, kuranı anlamak için neden Arapça öğrenmediğini de bir düşünmek gerekir.

Ayrıca biz anlamasak da onun bize faydası vardır. Örneğin, dili tad alma özelliğini kaybetmiş bir insan yediği yemek ve gıdalardan faydalanamayacak mıdır. dili tad almasa da yediği gıdalar gerekli organlarına gidecektir. Kuran okumak da bunun gibidir. Aklı kuranın manasını anlamayan bir insan, onu ruhunun midesine atınca aklı anlamasa da ruhunun diğer özellikleri onun manalarını alacaktır.

DİNAYET,İN FETVASI

Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına gelince: Kur’an-ı Kerim’de “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil, 73/20) buyrulduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) de bütün namazlarda Kur’an-ı Kerim okumuş ve namaz kılmayı iyi bilmeyen bir sahabiye namaz kılmayı tarif ederken “... sonra Kur’an’dan hafızanda bulunanlardan kolayına geleni oku.” (Müslim, Salat, 45) buyurmuştur. Bu itibarla namazda kıraat yani Kur’an okumak, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit bir farzdır. Bilindiği üzere Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın Hz.Muhammed (s.a,)’e Cebrail aracılığı ile indirdiği manaya delalet eden elfazın (nazm-ı münzel’in) ismidir. Sadece mana olarak değil, Resülüllah (s.a.)’in kalbine elfazı ile indirilmiştir. Bu itibarla bu elfazdan anlaşılan ve başka lafızlarla (sözlerle) ifade edilen mana Kur’an değildir. Çünkü indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana Cenab-ı Hakk’ın kelamı değil, mütercimin ondan anladığı yorumdur. Oysa Kur’an kavramının içeriğinde, sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Nitekim: Şüphesiz O, alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.” (Şuara 26/192-195) “Böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Ta-Ha 20/113) “Korunsunlar diye dosdoğru Arapça bir Kur’an indirdik.” (Zümer, 39/28) “Bu bilen bir toplum için, ayetleri Arapça bir Kur’an olmak üzere ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3) gibi tam on ayrı yerde (Yusuf, 12/2; Ra’d, 13/37; Nahl, 16/103; Şura, 42/7; Zuhruf, 43/3; Ahkaf, 46/12) nazm-ı münzel’in Arapça olduğunu ifade eden ayetlerden, sadece mananın değil, elfazının da Kur’an kavramının içeriğine dahil olduğu açık ve kesin bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu sebepledir ki, tercemesine Kur’an denilemeyeceği ve tercemesinin Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslam bilginleri görüş birliği içindedir. Bilindiği üzere terceme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler dışında, hiçbir terceme aslının yerini tutamaz ve hiçbir terceme de her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz. O halde, Kur’an-ı Kerim gibi, ilahî belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile tercemesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri Yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise yaratılan kulun aciz beyanı. Hiç böylesi bir tercemenin, Allah kelamının yerine konulması ve aynı hükümde tutulması mümkün olur mu? Kaldı ki, İslam dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir. Herkesin konuştuğu dil ile ibadet yapmaya kalkışması, Peygamberimizin öğrettiği ve bugüne kadar uygulana gelen şekle ters düşeceği gibi içinden çıkılmaz bir takım tartışmalara da yol açacağı muhakkaktır. Konuya ülkemiz açısından baktığımızda ise böyle bir uygulamanın dışarıda Türkiye aleyhinde, içerde ise Devlet aleyhinde bir malzeme olarak kullanılacağı, vatandaşların birlik ve beraberliğini zedeleyeceği, sonuç olarak bir takım huzursuzluklara sebebiyet vereceği dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Diğer taraftan, yüzleri aşan terceme ve meal arasından din ve vicdan hürriyetini zedelemeden, üzerinde birlik sağlanacak birisinin namazda okunmak üzere seçilmesi ve buna herkesin benimsemesi mümkün görülmemektedir. Türkçe namaz ile Türkçe dua birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile yapılmasından daha tabii bir şey olamaz ve zaten genelde de ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır. Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden biri de i’cazdır. Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kur’an bütün insanlığa meydan okumuştur. Bu i’cazın sadece anlamda olduğu söylenemez. Aksine, “onun Allah katından indirildiğinde şüpheniz varsa, haydi bir benzerini ortaya koyun” anlamındaki tehaddi (meydan okuma) ayetlerinden (Bakara 2/23-24; Yunus, 10/37-38; Hud, 11/13; İsra, 17/88; Tur, 52/33-34) bu özelliğin daha çok lafızla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden ayet-i kerime (İsra, 17/88) den de, Kur’an’ın bir benzerinin yapılamayacağı ve bu itibarla tercemesinin Kelamullah sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyle namazda tercemesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1926 yılında İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi’nin Cuma namazında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercemesini okumasıyla ilgili olarak İstanbul Müftülüğü(nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan 1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında: “Namazda kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’an itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret, namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimin iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i mezbure mecasereti sabit olan merkum Cemal Efendinin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri halini almış olmakla ol vechile tebligat icrası...” denilmiştir. Şüphesiz bir müslümanın en azından namazda okuduğu Kur’an-ı Kerim metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak, onun hidayetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i terceme etmenin ve bu maksatla meal, terceme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka; bu tercemeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde tutmanın hükmü yine başkadır. Namazda ve ibadet olarak Kur’an-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce Rabbımızın bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla ise, terceme, meal ve açıklamaları okunur. Bu maksatla Kur’an-ı Kerim’in terceme, meal ve açıklamalarını okumak ta çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir.


Allah'a emanet..


selam ve dua ile hakkını helel et kardeşim.

Abdullah Gürbüz
14-07-2009, 23:39
Malesef toplumumuz iki kutuptan oluşuyor.
Bir kesim ya tamamen batıcı-sosyete-"aydın görüşlü", bir kesimde İslâmi olduğunu zannetsede ne yazık ki "Arapçı". İkiside tehlikelidir. Bizi öz benliğimizden alıkoyar. İslamiyet Arabistan'da indi diye, Arapların sosyal yaşam tarzını, zevkini yaşayacak değiliz elbette. Önemli olan İslam'ın özünü anlayabilmektir. Görünüşümüz değil, önemli olan içimizdir. İçimizdeki müslümanlığı da dışımıza bir nebze vurmak önemlidir diyebiliriz.

Sevaptır diye Kur'an'ı Türkçe okumak yerine, önce Arapça okumak gibi bir yanlışa düşüyoruz. Kur'an'ı ne anlıyoruz, ne biliyoruz. Ortada bir din var. Bizlere de şans, soydan bu dine mensubuz. Allah'a emanet şöyle böyle gidiyoruz.

Kaçımız okuduğumuz veya dinlediğimiz duanın, peygamberimizi anarken peşinden söylediğimiz (SAV)'ın anlamını biliyoruz. Eğer Kur'an'ı ve İslamiyet'i önce Türkçe öğrenirsek eminim her şey daha yerli yerine oturur. Yaratan sadece Arapça bilmiyor ya..

İslamiyet'i uzun süre korumuş olan Türkler, kadını da aynı şekilde korumuş ve hakettiği değeri vermiştir. Yalnız Araplaşmaya ve batıcı olmaya başlayana kadar! Birisi kadını sadece süs ve lüks düşkünü olarak gören koket haline getirmiş, biriside kadını mal olarak görmüştür. Günümüzde bunun örnekleri pekte az değildir. İslam'ı gerçek manada yaşamamız için özümüze dönmek gerekmektedir.

İmâm-ı A'zâm Hazretleri, namazdaki sûrelerin bile ulusal dilde okunmasının uygun olduğunu belirtmiştir; çünkü ibadetten alınan dinsel heyecan, ancak okunan duaların anlaşılmasına bağlıdır. Dilde, ahlakta, dinde, musikide, giyimimizde, zevkimizde özümüze dönelim. Ancak o zaman dünyanın en ön sırasında olabilme imkanına erişiriz.

Allah'a emanet..


Öncelikle anlattığını üç kere okudum yanlış yorumlamamak için bunu belirteyim. Toplum dediğinde dünya insanları olarak baz almak gerekir.Müslümanlar ve diğerleri.Bu dünyanın en ufak mahallesinde bile geçerlidir.Çünkü küfür tek millettir.İnsanlar birbirlerinden sadece takva'da üstündür.Irk Allah huzurunda hiçbirşeydir. Ahirette türkler ingilizler araplar diye ayrılmayacağız.İngilizler cehenneme gidicek araplar cennete gidicek diye birşey yok ortada.Arapların sosyal yaşamını tarzını benimsemiş türkler diye birşey yok ortada.Bundan kastın sarık,cübbe veya sakal ise bunlar sünnettir.Efendimiz (s.a.v) zamanından günümüze gelmiştir.İslam dediğin sadece ibadet'ten ibaret bir din değil bir yaşam tarzıdır. Giyimi-kuşamı,yemesi-içmesi,oturması-kalkamasından tut tuvalet adabına kadar milyonlarca şey vardır.Ben sarık sarıyosam arap sardı diye sarmıyorum ki sünnet diye sarıyorum.Bunun bana faydası vardır kimseyede zararı yoktur.Ama şaşırmışların gözüne batarki bu onların görevidir doğal karşılanmalıdır.

Kur'an- kerim rabbimizin bizlere azaptan kurtulmamız için peygamber efendimiz s.a.v aracılığıyla yollanmış yüce bir kitab'tır.Ayrıca ölü arkasından okumak veya kandillerde okunması içnde inmemiştir.O bizim yaşam tarzımızı gösterir.Hak ile batılı birbirinden ayırır. Biz kuranı kerimi okumaktan çok YAŞAMALIYIZ.Takdir-i ilahi olarak arapça yollanmıştır.Şimdi elin ingilizinin dili evrensel bir dil diye bizim okullarımızda okunuyor ve bunu öğrenmek için kendimizi parçalıyoruzda Rabbimizin bizlere gönderdiği Kur'an-ı Kerim'i okumak ve anlamak için onun ilmini neden almıyoruz?İngilizin almanın taaa dilbilgisine kadar öğretiyolar okullarda.Bu nasıl saçma bişeydir.Neden kolay olanı seçip kafamızdan teoriler üretiyoruz.Allaha hamd olsunki hepimizin aklı var bizlere akıl vermiş.Çalışıp öğrenmek yerine kolayı seçmemek lazım.He Bunları söylüyosunda sen napıyosun diye sorarsan bende okuduğumu tam anlamıyla anlamıyorum derim sana Kur'anı arapça okuyup ibadetimi yapıyorum ardından mealini okuyorum ve anlıyorum. Mealde tam tatmin edici değil tabiki tefsirinide okumak incelemek o ilmi almak gerekir.Arapça harflerin çoğunun karşılığı yok türkçede.Misal olarak ALLAH lafzı arapçadır bunu türkçede TANRI karşılıyabilirmi? Hayır çünkü Allahın sıfatları arasında yoktur.Bu hadis-i şerif'ten de anlaşıldığı gibi;"Kim Allah`ın kitabından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir haseneye on misli sevab verilir. Ben Elif Lam Mim bir harftir demiyorum. Elif bir harftir, Lam bir harftir, Mim bir harftir diyorum".
Ayrıca bu dil bütün müslümanların rahatça anlaştıkları ve birliklerini kuvvetlendirdikleri ilahi bir SİYASETTİR! Bu ince noktayı herkes göremez.Duaları zaten genelde türkçede ediyoruz.
Ama öğrenmek varken Allahın kelamını neden kendi dilimize çevirelim ?

Hanımına hoş davranmak onları Allahın emaneti bilmek bize bir görevdir.Zaten onları mal gözü ile gören bizden değildir.Ülkemizde kadın pazarı almış başını gidiyo buna kimse birşey demiyor kimisinin işine geliyor, budur işte hanımları ayaklar altına alan husus.Kölelerden bir farkı yoktur fuhuş yapan kadınların.Ama ülkemizde fuhuş yasal olsa bu kadar işlenen bir suç olmaz emin olun. Yani dünyanın hiç bir batı ülkesinden veya şaşırmış diğer ülkelerden farkı yok.O güzel günler sadece osmanlı islamiyeti tam anlamıyla yaşadığı dönemlerde oldu.


SELAMUN ALEYKÜM.

Adil Güzenler
15-07-2009, 00:19
Öncelikle anlattığını üç kere okudum yanlış yorumlamamak için bunu belirteyim. Toplum dediğinde dünya insanları olarak baz almak gerekir.Müslümanlar ve diğerleri.Bu dünyanın en ufak mahallesinde bile geçerlidir.Çünkü küfür tek millettir.İnsanlar birbirlerinden sadece takva'da üstündür.Irk Allah huzurunda hiçbirşeydir. Ahirette türkler ingilizler araplar diye ayrılmayacağız.İngilizler cehenneme gidicek araplar cennete gidicek diye birşey yok ortada.Arapların sosyal yaşamını tarzını benimsemiş türkler diye birşey yok ortada.Bundan kastın sarık,cübbe veya sakal ise bunlar sünnettir.Efendimiz (s.a.v) zamanından günümüze gelmiştir.İslam dediğin sadece ibadet'ten ibaret bir din değil bir yaşam tarzıdır. Giyimi-kuşamı,yemesi-içmesi,oturması-kalkamasından tut tuvalet adabına kadar milyonlarca şey vardır.Ben sarık sarıyosam arap sardı diye sarmıyorum ki sünnet diye sarıyorum.Bunun bana faydası vardır kimseyede zararı yoktur.Ama şaşırmışların gözüne batarki bu onların görevidir doğal karşılanmalıdır.

Kur'an- kerim rabbimizin bizlere azaptan kurtulmamız için peygamber efendimiz s.a.v aracılığıyla yollanmış yüce bir kitab'tır.Ayrıca ölü arkasından okumak veya kandillerde okunması içnde inmemiştir.O bizim yaşam tarzımızı gösterir.Hak ile batılı birbirinden ayırır. Biz kuranı kerimi okumaktan çok YAŞAMALIYIZ.Takdir-i ilahi olarak arapça yollanmıştır.Şimdi elin ingilizinin dili evrensel bir dil diye bizim okullarımızda okunuyor ve bunu öğrenmek için kendimizi parçalıyoruzda Rabbimizin bizlere gönderdiği Kur'an-ı Kerim'i okumak ve anlamak için onun ilmini neden almıyoruz?İngilizin almanın taaa dilbilgisine kadar öğretiyolar okullarda.Bu nasıl saçma bişeydir.Neden kolay olanı seçip kafamızdan teoriler üretiyoruz.Allaha hamd olsunki hepimizin aklı var bizlere akıl vermiş.Çalışıp öğrenmek yerine kolayı seçmemek lazım.He Bunları söylüyosunda sen napıyosun diye sorarsan bende okuduğumu tam anlamıyla anlamıyorum derim sana Kur'anı arapça okuyup ibadetimi yapıyorum ardından mealini okuyorum ve anlıyorum. Mealde tam tatmin edici değil tabiki tefsirinide okumak incelemek o ilmi almak gerekir.Arapça harflerin çoğunun karşılığı yok türkçede.Misal olarak ALLAH lafzı arapçadır bunu türkçede TANRI karşılıyabilirmi? Hayır çünkü Allahın sıfatları arasında yoktur.Bu hadis-i şerif'ten de anlaşıldığı gibi;"Kim Allah`ın kitabından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir haseneye on misli sevab verilir. Ben Elif Lam Mim bir harftir demiyorum. Elif bir harftir, Lam bir harftir, Mim bir harftir diyorum".
Ayrıca bu dil bütün müslümanların rahatça anlaştıkları ve birliklerini kuvvetlendirdikleri ilahi bir SİYASETTİR! Bu ince noktayı herkes göremez.Duaları zaten genelde türkçede ediyoruz.
Ama öğrenmek varken Allahın kelamını neden kendi dilimize çevirelim ?

Hanımına hoş davranmak onları Allahın emaneti bilmek bize bir görevdir.Zaten onları mal gözü ile gören bizden değildir.Ülkemizde kadın pazarı almış başını gidiyo buna kimse birşey demiyor kimisinin işine geliyor, budur işte hanımları ayaklar altına alan husus.Kölelerden bir farkı yoktur fuhuş yapan kadınların.Ama ülkemizde fuhuş yasal olsa bu kadar işlenen bir suç olmaz emin olun. Yani dünyanın hiç bir batı ülkesinden veya şaşırmış diğer ülkelerden farkı yok.O güzel günler sadece osmanlı islamiyeti tam anlamıyla yaşadığı dönemlerde oldu.


SELAMUN ALEYKÜM.



Aleykümselam Abdullah güzel bir uslupla gayet net ifade etmişsin

Mevlam senden razı olsun Allah Resülünün sünnetini yaşayıp ihya etmeyi
ümmeti MUHAMMED,e nasip etsin
selam ve dua ile.

Oğuzhan Karakaş
15-07-2009, 02:23
Aleyküm Selam,

Efendim takva insanlar arasında bir üstünlük rütbesi olamaz. Kimin daha üstün takva sahibi olduğu yalnızca Allah bilir. Dışarıdan cübbeli, sarıklı, sakallı gördüğümüz adam Kredi Kartı kullanıyor ve faiz ile günah işliyor olabilir. Yahut çalıştığı işte vergi kaçırıyor günah işliyor. Bunun için görünüşte insanları ne kadar müslüman olduklarına inanmak değil, ruhumuzda ve davranışımızda yaşamak ve yaşatmayı teşvik etmek en güzeli olacaktır. Ayrıca giyim kuşamı tabiki de o iklimin şartlarına göre olacaktır. Bir Balkan iklimi, bir Sibirya iklimi ile bir çöl ikliminin şartları başkadır. İlla da sünnet diye tutturuyorsanız, başka sünnetler de yerine getirebilirsiniz pek tabii. Zirâ herkesin peygamberin bütün sünnetlerini yerine getirdiğini zannetmiyorum.

Ben kendi dilimde namaz kılmamalı mıyım yani bu mudur.. Ameller niyete göre işlenir sözünü unutuyoruz herhalde. Ben daha çok anladığım, daha gönülden bağlanabildigim kendi dilim ile saf niyetle Allah'a dua etmemde ne gibi bir sakınca vardır?

Allah kelimesi Tanrı ile eşdeğer değildir. Tanrı tapınılacak şey demektir, Allah ise bizim taptığımızdır, iman ettiğimizdir. Allah'tan başka Tanrı yoktur dediğimiz gibi. Allah'tan başka tapınılacak şey yoktur.

Kuran-ı Kerim'in açıkça bildirdiğine göre, her peygamber, hitap ettiği toplumun diliyle konuşmuş, vahiy almıştır. Bunun sebebi, peygamberin getirdiği mesajın, hitap ettiği toplum tarafından rahatça anlaşılmasını mümküm kılmaktır. (İbrahim, 4) Yine Kur'an'a göre, istisnasız tüm toplumlara bir peygamber gönderilmiştir.

Kutsal olan, Allah'ın gönderdiği buyruklar, vahyettiği gerçeklerdir. Dil, bu gerçekleri iletmenin bir aracıdır. Bu anlamda tüm diller Allah'ın ayetleri cümlesindendir ve hepsi eşittir.(Rûm, 22)

Kur'an'ın açıkça bildirdiğine göre, Hz. Muhammed'in aldığı Kur'an vahyinin Arapça indirilişinin hikmetleri şunlardır:

1. Taakkul, yani gelen vahiyleri okuyanların bunları anlayıp taşıdıkları mesaj üzerinde akıllarını işitmeleri, (Yûsuf; Zühruf, 3)

2.İnzâr, yani gelen vahiylerle okuyanların uyarılmaları, başkalarını uyarmaları. Eğer Kur'an, toplumun dili olan Arapça dışında bir dille gelseydi, onu anlamayacaklar ve bu uyarı işlevi askıda kalacaktı. Bu kez muhataplar, bilmedikleri bir dille vahiy gelişini kınayacak, çeşitli savsaklamaların gerekçesi yapacaklardı. ( Şuara, 195; Ahkaf, 12; Fussılet, 44)

3. Tedebbür, yani okunan metinlerin anlaşılması ve anlamları üzerinde derin derin düşünülmesi.

Bu tedebbür kavramı Kur'an'ın altını ısrarla çizdiği bir kavramdır. Öyle ki, Kur'an'a göre, Kur'an okumak, esas anlamıyla tedebbür etmektir. Tedebbür yoksa Kur'an okunan metnin dilini bilmek ilk şart olduğuna göre, Arapça bilmeyen bir Müslüman'ın, tedebbür emrini yerine getirmesi için, Kur'an'ı anladığı dildeki çevirisinden okuması kaçınılmazdır. Kur'an, tedebbür ilkesinin, Müslümanların temel ibadetleri olan namazda da korunmasını istemektedir. Bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan namaz kılmak yasaklanmış. (Nisa, 43)

O halde, namazlarında Kur'an'dan bazı bölümler veya ayetler okuyacak kişilerin, bunları anladıkları dilde okumaları Kur'an'ın açık emridir.

Ayrıca dini inanış kendini müsahamaya vermiştir. Kim isterse neye tapsın kimse bir şey diyemez ve karışamaz. Bunun için devletler sosyal yaşam tarzını din üzerine kuramaz.. Olursa karışıklık başlar. Kendi dini inançlarımızı kendimiz yaşamakta özgürüz.

Bugün benim ülkem üzerinde çeşitli hesapları olanlara, beni defalarca arkamdan vuranlara ben sırf dindaşız diye kardeşim diyemem! Biz onları koruyoruz kolluyoruz ertesi gün ateşler kesilince başka bir ülkeyle dirsek teması yapıyorlar. Ayıptır. Artık buna sabır gösterecek tahammül kalmamıştır. Sırf Arap diye insanlar bu kadar kutsallaştırılmamalı.

İngiliz casusu Lawrance'in altınlarını alınca, Medine'yi savunan Türk askerlerine karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar Müslüman Araplar değil miydi? Bu Araplar'ın başında Peygamber soyundan gelen Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor muydu?

Bugün Kâbe'nin etrafına katlarca oteller dikenler Araplar değil midir? Bunlar dine ihanet etmiyorlar mı?

Bunlara kardeş demek akıl kârı değil diye düşünüyorum.
Hee diyeceksiniz bunları yapanlar Arap halkı değil, Arap yöneticileri.
Bu Arap halkının hiç mi onuru yok?
Ne yazık ki benim böyle kardeşim yok.
İnsanın ne kadar inanıp inanmadığı benim sorunum değil. Kimsenin sorunu da olmamalı. Münâfıkları iyi sezmemiz gerekmektedir.

Abdullah Gürbüz
15-07-2009, 03:58
Aleyküm Selam,

Efendim takva insanlar arasında bir üstünlük rütbesi olamaz. Kimin daha üstün takva sahibi olduğu yalnızca Allah bilir. Dışarıdan cübbeli, sarıklı, sakallı gördüğümüz adam Kredi Kartı kullanıyor ve faiz ile günah işliyor olabilir. Yahut çalıştığı işte vergi kaçırıyor günah işliyor. Bunun için görünüşte insanları ne kadar müslüman olduklarına inanmak değil, ruhumuzda ve davranışımızda yaşamak ve yaşatmayı teşvik etmek en güzeli olacaktır. Ayrıca giyim kuşamı tabiki de o iklimin şartlarına göre olacaktır. Bir Balkan iklimi, bir Sibirya iklimi ile bir çöl ikliminin şartları başkadır. İlla da sünnet diye tutturuyorsanız, başka sünnetler de yerine getirebilirsiniz pek tabii. Zirâ herkesin peygamberin bütün sünnetlerini yerine getirdiğini zannetmiyorum.

Ben kendi dilimde namaz kılmamalı mıyım yani bu mudur.. Ameller niyete göre işlenir sözünü unutuyoruz herhalde. Ben daha çok anladığım, daha gönülden bağlanabildigim kendi dilim ile saf niyetle Allah'a dua etmemde ne gibi bir sakınca vardır?

Allah kelimesi Tanrı ile eşdeğer değildir. Tanrı tapınılacak şey demektir, Allah ise bizim taptığımızdır, iman ettiğimizdir. Allah'tan başka Tanrı yoktur dediğimiz gibi. Allah'tan başka tapınılacak şey yoktur.

Kuran-ı Kerim'in açıkça bildirdiğine göre, her peygamber, hitap ettiği toplumun diliyle konuşmuş, vahiy almıştır. Bunun sebebi, peygamberin getirdiği mesajın, hitap ettiği toplum tarafından rahatça anlaşılmasını mümküm kılmaktır. (İbrahim, 4) Yine Kur'an'a göre, istisnasız tüm toplumlara bir peygamber gönderilmiştir.

Kutsal olan, Allah'ın gönderdiği buyruklar, vahyettiği gerçeklerdir. Dil, bu gerçekleri iletmenin bir aracıdır. Bu anlamda tüm diller Allah'ın ayetleri cümlesindendir ve hepsi eşittir.(Rûm, 22)

Kur'an'ın açıkça bildirdiğine göre, Hz. Muhammed'in aldığı Kur'an vahyinin Arapça indirilişinin hikmetleri şunlardır:

1. Taakkul, yani gelen vahiyleri okuyanların bunları anlayıp taşıdıkları mesaj üzerinde akıllarını işitmeleri, (Yûsuf; Zühruf, 3)

2.İnzâr, yani gelen vahiylerle okuyanların uyarılmaları, başkalarını uyarmaları. Eğer Kur'an, toplumun dili olan Arapça dışında bir dille gelseydi, onu anlamayacaklar ve bu uyarı işlevi askıda kalacaktı. Bu kez muhataplar, bilmedikleri bir dille vahiy gelişini kınayacak, çeşitli savsaklamaların gerekçesi yapacaklardı. ( Şuara, 195; Ahkaf, 12; Fussılet, 44)

3. Tedebbür, yani okunan metinlerin anlaşılması ve anlamları üzerinde derin derin düşünülmesi.

Bu tedebbür kavramı Kur'an'ın altını ısrarla çizdiği bir kavramdır. Öyle ki, Kur'an'a göre, Kur'an okumak, esas anlamıyla tedebbür etmektir. Tedebbür yoksa Kur'an okunan metnin dilini bilmek ilk şart olduğuna göre, Arapça bilmeyen bir Müslüman'ın, tedebbür emrini yerine getirmesi için, Kur'an'ı anladığı dildeki çevirisinden okuması kaçınılmazdır. Kur'an, tedebbür ilkesinin, Müslümanların temel ibadetleri olan namazda da korunmasını istemektedir. Bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan namaz kılmak yasaklanmış. (Nisa, 43)

O halde, namazlarında Kur'an'dan bazı bölümler veya ayetler okuyacak kişilerin, bunları anladıkları dilde okumaları Kur'an'ın açık emridir.

Ayrıca dini inanış kendini müsahamaya vermiştir. Kim isterse neye tapsın kimse bir şey diyemez ve karışamaz. Bunun için devletler sosyal yaşam tarzını din üzerine kuramaz.. Olursa karışıklık başlar. Kendi dini inançlarımızı kendimiz yaşamakta özgürüz.

Bugün benim ülkem üzerinde çeşitli hesapları olanlara, beni defalarca arkamdan vuranlara ben sırf dindaşız diye kardeşim diyemem! Biz onları koruyoruz kolluyoruz ertesi gün ateşler kesilince başka bir ülkeyle dirsek teması yapıyorlar. Ayıptır. Artık buna sabır gösterecek tahammül kalmamıştır. Sırf Arap diye insanlar bu kadar kutsallaştırılmamalı.

İngiliz casusu Lawrance'in altınlarını alınca, Medine'yi savunan Türk askerlerine karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar Müslüman Araplar değil miydi? Bu Araplar'ın başında Peygamber soyundan gelen Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor muydu?

Bugün Kâbe'nin etrafına katlarca oteller dikenler Araplar değil midir? Bunlar dine ihanet etmiyorlar mı?

Bunlara kardeş demek akıl kârı değil diye düşünüyorum.
Hee diyeceksiniz bunları yapanlar Arap halkı değil, Arap yöneticileri.
Bu Arap halkının hiç mi onuru yok?
Ne yazık ki benim böyle kardeşim yok.
İnsanın ne kadar inanıp inanmadığı benim sorunum değil. Kimsenin sorunu da olmamalı. Münâfıkları iyi sezmemiz gerekmektedir.


Bende farklı birşey söylemedim.IRKın hiçbir şey olduğunu insanların Takvadan başka mertebesi olmayacağını söyledim.Buda ahirette çıkacaktır bunu zaten anlaman gerekirdi.Cübbeli sarıklı adamların veya herhangi bir adamın imanı ameli günahı ne seni ne beni ilgilendirir.Ama ölçü budur.Elimizden geldiği kadar sünnetleri yerine getirmemiz gerekir.Ayrıca sakal önemli bir sünnettir.Bir sünnet dahi olsa yapandan Allah razı olsun.

Türkçeye;ezanı örnek alalım. Zamanında uygulanmış.Hiç kulağa hoş gelir bir yanı varmıdır? Takdir-i ilahidir diyorum sana.Sen türkçe okursun arapça okursun aslında buda beni ilgilendirmez. Ben 10 misli sevap almak yerine 1 sevabı seçmem işin açıkçası.Tekrar söylüyorum ingilizin diline bu kadar düşkünüz edebiyatını bile öğreniyoruzda Efendimiz s.a.v den bu zaman gelmiş Kur'an-ı okumak ve indiği şekilde anlamayı neden istemiyoruz bu bir soru işareti? Tam cevabını alıntı yaparak vericem kafanda soru işareti kalmayacak inşallah.

Din üzerinede devlet belki kurulmaz ama dini ayırırsan dinsiz devlet olursun..Şu şekilde; Allahın şeriatı yani kanunu olmadıktan sonra meclisler yasalar vekiller bakanlar tağuttur.Allahın hükümleriyle hükmetmeyen devlet tağuttur.Küfür den başka birşey emretmez.Kargaşa rahat bırakıldığı zaman çıkar. Şekil A da türkiye. Tekrar dönelim osmanlının tam olarak islamı yaşadığı hilafet devrine.Herşey o zaman güllük gülistanlıktı.

Arapları kutsallaştıran yok bu senin kuruntundan ibaret birşey.Tekrar söylüyorum islamiyetter ırkçılığın yeri yok.Müslümanlar kardeştir sebebi ise Allah rızası içindir.
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.

Tağut yönetim biçimlerinin yaptığı yanlışları koca bir milletin başına yıkamazsın.Arap halkından önce bi dön türkiyeye güzel kardeşim.Bizim türk milletimizin onuru nerde? Irakı bizim ülkemiz incirlik ve ingiliz yazarın söylediği diğer 10 gizli üsten vurmadımı? 1.5 milyon ıraklı ölmedimi? Sen ne onurundan bahsediyosun ya? Şimdi yönetim biçimine bakarak türk milletini adam yerine koymayalım mı? senin dediğinden bu çıkıyo. Heryere bina dikmiş arap yönetimi,türk yönetimi fatihin emaneti ayasofya camisini yasaları değiştirip müzeye çevirmedimi? bumu emanete sahip çıkmak. Ya önce dön etrafına bak sonra milletin kusurlarıyla yarışırsın..

Türkçe namazına cevabı okumanı rica ediyorum.Okuduktan sonra o genç güzel beynini daha luzumlu şeylere çalıştıracağından eminim. Kal selametle hayırlı geceler.



Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına gelince: Kur’an-ı Kerim’de “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil, 73/20) buyrulduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) de bütün namazlarda Kur’an-ı Kerim okumuş ve namaz kılmayı iyi bilmeyen bir sahabiye namaz kılmayı tarif ederken “... sonra Kur’an’dan hafızanda bulunanlardan kolayına geleni oku.” (Müslim, Salat, 45) buyurmuştur. Bu itibarla namazda kıraat yani Kur’an okumak, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit bir farzdır. Bilindiği üzere Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın Hz.Muhammed (s.a,)’e Cebrail aracılığı ile indirdiği manaya delalet eden elfazın (nazm-ı münzel’in) ismidir. Sadece mana olarak değil, Resülüllah (s.a.)’in kalbine elfazı ile indirilmiştir. Bu itibarla bu elfazdan anlaşılan ve başka lafızlarla (sözlerle) ifade edilen mana Kur’an değildir. Çünkü indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mana Cenab-ı Hakk’ın kelamı değil, mütercimin ondan anladığı yorumdur. Oysa Kur’an kavramının içeriğinde, sadece mana değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Nitekim: Şüphesiz O, alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.” (Şuara 26/192-195) “Böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Ta-Ha 20/113) “Korunsunlar diye dosdoğru Arapça bir Kur’an indirdik.” (Zümer, 39/28) “Bu bilen bir toplum için, ayetleri Arapça bir Kur’an olmak üzere ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3) gibi tam on ayrı yerde (Yusuf, 12/2; Ra’d, 13/37; Nahl, 16/103; Şura, 42/7; Zuhruf, 43/3; Ahkaf, 46/12) nazm-ı münzel’in Arapça olduğunu ifade eden ayetlerden, sadece mananın değil, elfazının da Kur’an kavramının içeriğine dahil olduğu açık ve kesin bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu sebepledir ki, tercemesine Kur’an denilemeyeceği ve tercemesinin Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslam bilginleri görüş birliği içindedir. Bilindiği üzere terceme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır. Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler dışında, hiçbir terceme aslının yerini tutamaz ve hiçbir terceme de her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz. O halde, Kur’an-ı Kerim gibi, ilahî belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile tercemesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark kadar büyüktür. Çünkü biri Yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise yaratılan kulun aciz beyanı. Hiç böylesi bir tercemenin, Allah kelamının yerine konulması ve aynı hükümde tutulması mümkün olur mu? Kaldı ki, İslam dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel oluşunun bir gereğidir. Herkesin konuştuğu dil ile ibadet yapmaya kalkışması, Peygamberimizin öğrettiği ve bugüne kadar uygulana gelen şekle ters düşeceği gibi içinden çıkılmaz bir takım tartışmalara da yol açacağı muhakkaktır. Konuya ülkemiz açısından baktığımızda ise böyle bir uygulamanın dışarıda Türkiye aleyhinde, içerde ise Devlet aleyhinde bir malzeme olarak kullanılacağı, vatandaşların birlik ve beraberliğini zedeleyeceği, sonuç olarak bir takım huzursuzluklara sebebiyet vereceği dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Diğer taraftan, yüzleri aşan terceme ve meal arasından din ve vicdan hürriyetini zedelemeden, üzerinde birlik sağlanacak birisinin namazda okunmak üzere seçilmesi ve buna herkesin benimsemesi mümkün görülmemektedir. Türkçe namaz ile Türkçe dua birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile yapılmasından daha tabii bir şey olamaz ve zaten genelde de ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır. Diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden biri de i’cazdır. Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kur’an bütün insanlığa meydan okumuştur. Bu i’cazın sadece anlamda olduğu söylenemez. Aksine, “onun Allah katından indirildiğinde şüpheniz varsa, haydi bir benzerini ortaya koyun” anlamındaki tehaddi (meydan okuma) ayetlerinden (Bakara 2/23-24; Yunus, 10/37-38; Hud, 11/13; İsra, 17/88; Tur, 52/33-34) bu özelliğin daha çok lafızla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bir benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden ayet-i kerime (İsra, 17/88) den de, Kur’an’ın bir benzerinin yapılamayacağı ve bu itibarla tercemesinin Kelamullah sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyle namazda tercemesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1926 yılında İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi’nin Cuma namazında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercemesini okumasıyla ilgili olarak İstanbul Müftülüğü(nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan 1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında: “Namazda kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile tercemesine Kur’an itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret, namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimin iftirak ve ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i mezbure mecasereti sabit olan merkum Cemal Efendinin uhdesindeki vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri halini almış olmakla ol vechile tebligat icrası...” denilmiştir. Şüphesiz bir müslümanın en azından namazda okuduğu Kur’an-ı Kerim metinlerinin anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak, onun hidayetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i terceme etmenin ve bu maksatla meal, terceme ve tefsirlerini okumanın hükmü başka; bu tercemeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde tutmanın hükmü yine başkadır. Namazda ve ibadet olarak Kur’an-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce Rabbımızın bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun irşadından yararlanmak maksadıyla ise, terceme, meal ve açıklamaları okunur. Bu maksatla Kur’an-ı Kerim’in terceme, meal ve açıklamalarını okumak ta çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir

Oğuzhan Karakaş
15-07-2009, 04:22
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kötü zamanlarda olmasını, "İslâmî" devlet modeli içinde yaşamadığına bağlıyorsanız büyük yanılgı içindesiniz. Sizin dediğiniz gibi din ile yönetilen devletler çok müreffeh günler geçirecek kanunu olsaydı Osmanlı hazin sonu yaşamazdı. Ayrıca bugün yönetilen din devletlerinin hâli de ortadadır. Demek ki sorun başka yerlerde. Dini tam manasıyla anlayamamak, uygulayamamak ve çağın gereklerine uyamamakta. Ayrıca tağut devlet olarak Atatürk Türkiyesini göstermeniz çok ağır. Devlet yapısını konuşursak konu çok başka yerlere gidecektir ama bir iki söz söylemek isterim içimde kalmasın. Bilime, tekniğe önem verememiş, çağın gerisinde kalmış Türk milletinin uğraştığı tek iş; şu kadar açık giyinirseniz cehenneme, bu kadar kapalı giyinirseniz cehenneme gideceksiniz fetvaları. Dünya bizim üzerimize geliyor, din kardeşimiz dediğimiz insanlar tarihi düşmanlarımızla ortak görüşe sahip, biz hala müslüman müslümanın kardeşidir diyoruz. Elbette kardeşidir ama biz böyle insanlara kardeş diyemeyiz. Allah'ta diyor ki: Aklını kullanmayanın başına pislik yağdırırım.(Yunus, 150. Ayet) Aklımızı kullanmadığımız için başımıza pislik yağıyor olmasın. Yapmayın Allah aşkına. Bayrağı, ezanı, namusu, dini kurtaran Mustafa Kemal Atatürk ve onun yönlendirdiği halk olmuştur. Eğer O olmasaydı bu devleti kurtaracak, -hadi kurtarıldı diyelim- yönetecek ve kalkındıracak adam olmayacaktı! Bugünkü halimizin baş sorumluları gelmiş ve geçmiş hükümetlerdir.

Gönderdiğiniz alıntının bazı bölümlerini iyice okuyabildim. Bazı anlamadığım bölümleri Türkçe olmayan kısımlardı neyse.

Elin İngilizinin, Almanının dilini okullarda öğreniyoruz da Kur'an'ı ve Arapça'yı niye öğrenmiyoruz diyorsunuz buna son derece katılıyorum. Bunun sebebi Cuma namazına gidenlere şeriatçı, Türk olmaktan övünenlere faşist, halkı ve işçiyi savunana komünist dedirten zihniyet getirtmiştir..

İnşallah bir gün her şey yerli yerine oturacaktır.

Neyse konu çok dağıldı. Allah herkesin günahlarını affetsin, kusurlarını bağışlasın inşallah.

Abdullah Gürbüz
15-07-2009, 04:42
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kötü zamanlarda olmasını, "İslâmî" devlet modeli içinde yaşamadığına bağlıyorsanız büyük yanılgı içindesiniz. Sizin dediğiniz gibi din ile yönetilen devletler çok müreffeh günler geçirecek kanunu olsaydı Osmanlı hazin sonu yaşamazdı. Ayrıca bugün yönetilen din devletlerinin hâli de ortadadır. Demek ki sorun başka yerlerde. Dini tam manasıyla anlayamamak, uygulayamamak ve çağın gereklerine uyamamakta. Ayrıca tağut devlet olarak Atatürk Türkiyesini göstermeniz çok ağır. Devlet yapısını konuşursak konu çok başka yerlere gidecektir ama bir iki söz söylemek isterim içimde kalmasın. Bilime, tekniğe önem verememiş, çağın gerisinde kalmış Türk milletinin uğraştığı tek iş; şu kadar açık giyinirseniz cehenneme, bu kadar kapalı giyinirseniz cehenneme gideceksiniz fetvaları. Dünya bizim üzerimize geliyor, din kardeşimiz dediğimiz insanlar tarihi düşmanlarımızla ortak görüşe sahip, biz hala müslüman müslümanın kardeşidir diyoruz. Elbette kardeşidir ama biz böyle insanlara kardeş diyemeyiz. Allah'ta diyor ki: Aklını kullanmayanın başına pislik yağdırırım.(Yunus, 150. Ayet) Aklımızı kullanmadığımız için başımıza pislik yağıyor olmasın. Yapmayın Allah aşkına. Bayrağı, ezanı, namusu, dini kurtaran Mustafa Kemal Atatürk ve onun yönlendirdiği halk olmuştur. Eğer O olmasaydı bu devleti kurtaracak, -hadi kurtarıldı diyelim- yönetecek ve kalkındıracak adam olmayacaktı! Bugünkü halimizin baş sorumluları gelmiş ve geçmiş hükümetlerdir.

Gönderdiğiniz alıntının bazı bölümlerini iyice okuyabildim. Bazı anlamadığım bölümleri Türkçe olmayan kısımlardı neyse.

Elin İngilizinin, Almanının dilini okullarda öğreniyoruz da Kur'an'ı ve Arapça'yı niye öğrenmiyoruz diyorsunuz buna son derece katılıyorum. Bunun sebebi Cuma namazına gidenlere şeriatçı, Türk olmaktan övünenlere faşist, halkı ve işçiyi savunana komünist dedirten zihniyet getirtmiştir..

İnşallah bir gün her şey yerli yerine oturacaktır.

Neyse konu çok dağıldı. Allah herkesin günahlarını affetsin, kusurlarını bağışlasın inşallah.


Ben buna bağlıyorum.Çünkü "şüphesiz Allah inananlarla beraberdir" ayetinden herşey açığa kavuşuyor.Osmanlı ne zaman zevke sefaya düştü o zaman yıkıldı bunu bütün tarih kitapları yazar.Bugün yönetilen müslüm an ülkelerin hazin sonuda Müslümanların birlik ve dirlik içinde olmamasından kaynaklanıyor.Haritayı açıp baktığınızda dünyanın yarısı kadar topraklarda müslümanların yaşadığını görürsünüz. Birliği bozanda zalimlerin oyunlarıdır. Türkü arap'a düşürmüştür ıraklıyı iranlıya. Bunu seçip görmek bize düşen bir görevdir. Ben Mustafa Kemal Atatürk'ü bu konuya katmadım lütfen saptırmayalım.Ben şuanki yönetimden bahsediyorum 80 yıl önceki değil lütfen bu konuyla ortamı germeyelim. Atatürk ismi sadee alıntı yaptığım yerde yazıyor ve kötülemiyor. Dediklerinde haklısın.Biz dış güçlerin oyununa gelip birbirimizi yemekten gelişemiyoruz. Bu bir gerçek. Arap ülkeleri uzaya uydu gönderiyor biz saçma sapan şeylerle uğraşıyoruz.Dünya bizim üstümüze gelmiyor biz zaten hepsiyle iş birliği içindeyiz.Müslüman devletler harici bütün devletlerle dostuz müttefiğiz. Tağut diyerek belki tepki alıcak birşey söyledim ama doğruyu söylemekten kaçamam ki dostum. Allahın ölçüleri dışında hükümler verilmiyomu ülkemizde? İnsanların okuma özgürlükleri elinden alınıyor bu tağut düzenin açıklayıcısıdır. Neyse dediğin gibi uzatmayalım sabah bazı arkadaşlarda konuya girebilir bu konu inşallah kapansın burda. Hatam olduysa hakkını helal et. selametle.

Oğuzhan Karakaş
15-07-2009, 04:53
Ayetleri yorumlama konusunda büyük farklılıklar var görünen o ki.
Eğer düşündüğünüz gibiyse Çin niye dünyanın en önemli ülkeleri arasında.
Hepsi de Budist.

Benimde hatam olduysa affola.
İnşallah dediklerimi anlamışsınızdır.
İyi geceler..

Abdullah Gürbüz
15-07-2009, 05:12
Ayetleri yorumlama konusunda büyük farklılıklar var görünen o ki.
Eğer düşündüğünüz gibiyse Çin niye dünyanın en önemli ülkeleri arasında.
Hepsi de Budist.

Benimde hatam olduysa affola.
İnşallah dediklerimi anlamışsınızdır.
İyi geceler..


Şöyle açıklayım. Rusya nın nüfusunu ve asker sayısını anlatmama gerek yok sanırım. Çeçenlerle yüzyıllardır savaşıyor.Hep kaybediyor. 1 çeçenlerden gidiyorsa 100 onlardan gidiyor.Normal şartlarda insana saçma gelir silahsız mühimatsız koca rusyayla dişe diş savaş. İşte bu rahmanın ayetlerindendir.Tribünde bile kuru kalabalıktan ses çıkmaz. İş cenge döküldümü iman konuşur ÇANAKKALE gibi..

Abdullah Gürbüz
15-07-2009, 07:31
Nerde kalmıştık :) İman la devam edelim inşallah.


4. Soru:
Esad Coşan(r.a)--Allah kâinatı ve insanı niçin yaratmıştır?
--İmtihan etmek için yaratmıştır. Ayet-i kerimede böyle buyruluyor:
(Liyeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ) "Hanginiz daha güzel ameller işleyecek?" diye imtihan etmek için yaratılmıştır.
(Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ liya'budûn) "Cinleri ve insanları da kendi varlığını bilsinler, bulsunlar, anlasınlar, tanısınlar ve kendisine ibadet etsinler!" diye yaratmıştır. Ayet-i kerîme ile cevap bu...

5. Soru:
Esad Coşan (r.a)--Kazanılan amellerin, sevapların gitmesi, kaybolması var mıdır? Varsa, bu nasıl olur?
--Evet, kazanılan amellerin, sevapların elden gitmesi, mahvolması, silinmesi vardır. Meselâ, ayet-i kerimeden misâl:
(Lâ tübtılû sadakàtiküm bil menni vel ezâ) Sadaka veriyorsun; başa kaktığın zaman sevabı gider, ibtal olur, batıl olur.
Sonra:
(Elhasedü ye'külül hasenât, kemâ te'külün nârül hatab) "Hased insanın hasenâtını, iyiliklerini yer bitirir; ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi..."
Onun için, amelleri yakıp bitirip, yok eden davranışlardan kurtulmak lâzım, onlara düşmemek lâzım!.. Sadaka verdi mi, başa kakmamak lâzım!..
İşte amellerin hebâ olmaması için çareler nelerdir; bunları tasavvuf anlatıyor.

6. Soru:
Esad Coşan(r.a)--Bir tefsirde kâfirlerin de cennete gireceklerini savunuyorlar; bu hususta ne dersiniz?
--Bu doğru değildir. Kâfirler cennete girmeyecek. Peygamber SAS buyuruyor ki:
(Vellezî nefsî biyedihî) "Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, (lâ tedhulül cennete hattâ tü'minû) mü'min olmadıkça cennete giremezsiniz. Mü'min olmadan cennete girmek yoktur.
Başka bir ayet-i kerime:
(İnnalàhe lâ yağfiru en yüşreke bihî şey'en) "Allah kendisine şirk koşulmasını aslâ affetmez! Müşrikliği, kâfirliği aslâ affetmez!.. (ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ') Başka günahları affedebilir." Amma, küfrü şirki affetmez. Kâfirler, imansızlar ebedî cehennemde kalacaklardır. Onun için o yanlıştır, doğru değildir.

Adil Güzenler
15-07-2009, 21:38
Aleyküm Selam,

Efendim takva insanlar arasında bir üstünlük rütbesi olamaz. Kimin daha üstün takva sahibi olduğu yalnızca Allah bilir. Dışarıdan cübbeli, sarıklı, sakallı gördüğümüz adam Kredi Kartı kullanıyor ve faiz ile günah işliyor olabilir. Yahut çalıştığı işte vergi kaçırıyor günah işliyor. Bunun için görünüşte insanları ne kadar müslüman olduklarına inanmak değil, ruhumuzda ve davranışımızda yaşamak ve yaşatmayı teşvik etmek en güzeli olacaktır. Ayrıca giyim kuşamı tabiki de o iklimin şartlarına göre olacaktır. Bir Balkan iklimi, bir Sibirya iklimi ile bir çöl ikliminin şartları başkadır. İlla da sünnet diye tutturuyorsanız, başka sünnetler de yerine getirebilirsiniz pek tabii. Zirâ herkesin peygamberin bütün sünnetlerini yerine getirdiğini zannetmiyorum.

(Takva konusu

Takva , korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan korunmak demektir. Muttaki, takva üzere yaşayan mü’min demek olur.
Takvanın üç mertebesi vardır:

1. Şirkten takva: İman ederek şirkten korunmak. Kişi böylece ebedî cehennemde kalmaktan korunmuş olur.

2. Masiyetten takva: Büyük günahları işlemekten, küçüklerde de ısrardan sakınmak. Takvanın en yaygın mânâsı budur.

3. Masivadan takva: Kalbini, Hak’tan alıkoyan her şeyden uzak tutmak.

Kuranı Kerim,den takvaya dair
(Cennet, takva sahipleri için hazırlanmıştır.) [Al-i İmran 133]

(Allah indinde en şerefliniz, takva ehli olanınızdır.) [Hücurat 13]

(Allah, ancak takva ehlinin kabul eder.) [Maide 27]

Hadis,lerden

“Ey insanlar! Rabbiniz bir, atanız birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba üstünlüğü yoktur. Beyaz ırkın siyaha, siyah ırkın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır.”

(Takva, imanın elbisesidir.) [Deylemi]

(Takva, her hayrı içine alır.) [Ebu Ya'la]

(Takva ehli hesap vermeden Cennete girer.) [Taberani]

(Her şeyin esası vardır. İmanın esası da vera [takva]dır.) [Hatib]

(Üstünlük takva iledir. Başka bakımdan üstünlük yoktur.) [Taberani]

cübbeli,sarıklı,sakallı adam kredi kartı kullanamazmı fakih,ler kullanmaya cevaz verirken .
Kredi kartı tek çeşit değildir. Faizli olanı var, faizsiz olanı vardır. Gününde ödeneni var, geciktirileni var. Şayet kartla satın aldığınız malın parasını (sözleştiğiniz) günü geçirmeden öderseniz, faize düşmeden ödemiş olursunuz. Böylece kredi kartınızdan gelen bir mahzur söz konusu olmaz.

Kartın borcunu gününde ödemez de geciktirirseniz, elbette borcunuzu faizli ödemek zorunda kalırsınız. Böylece kartınızın mahzuru söz konusu hale gelmiş olur.

Bütün mesele, karta tanınan faizsiz ödeme müddetinin geçirilmemesinde, geç kalıp ta faiz ödemek zorunda kalınmamasındadır. Faiz ödemeden kullanıyorsanız, mahzuru yok. Faiz ödeyerek kullanırsanız mahzuru çok.

Tabiki herkes bulunduğu yörenin iklim şartlarına göre giyinecek İslami ölçülerde riyaet ederek lakin ben sünneti ihya adına cübbe giyiyor sarık takıyorsam bunada herkesin hoşgörüyle bakması lazım .



Ben kendi dilimde namaz kılmamalı mıyım yani bu mudur.. Ameller niyete göre işlenir sözünü unutuyoruz herhalde. Ben daha çok anladığım, daha gönülden bağlanabildigim kendi dilim ile saf niyetle Allah'a dua etmemde ne gibi bir sakınca vardır?
(Namazda okunan süre ve ayetler mutlaka arapça okunmalıdır. Başka bir dille okunması namaza manidir.

Namaz dışında ise dualarımızı türkçe olarak yapabiliriz. Dua hangi dille yapılırsa yapılsın elbette kabul edilir. Çünkü bütün dillerin sahibi Allahtır. Arapça yapmak şart değildir.
daha öncede islam alimlerinin görüşlerini yazdım Abdullah kardeşimizde güzel açıklamalar yazmış)



Bugün benim ülkem üzerinde çeşitli hesapları olanlara, beni defalarca arkamdan vuranlara ben sırf dindaşız diye kardeşim diyemem! Biz onları koruyoruz kolluyoruz ertesi gün ateşler kesilince başka bir ülkeyle dirsek teması yapıyorlar. Ayıptır. Artık buna sabır gösterecek tahammül kalmamıştır. Sırf Arap diye insanlar bu kadar kutsallaştırılmamalı.

İngiliz casusu Lawrance'in altınlarını alınca, Medine'yi savunan Türk askerlerine karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar Müslüman Araplar değil miydi? Bu Araplar'ın başında Peygamber soyundan gelen Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor muydu?

Bugün Kâbe'nin etrafına katlarca oteller dikenler Araplar değil midir? Bunlar dine ihanet etmiyorlar mı?

Bunlara kardeş demek akıl kârı değil diye düşünüyorum.
Hee diyeceksiniz bunları yapanlar Arap halkı değil, Arap yöneticileri.
Bu Arap halkının hiç mi onuru yok?
Ne yazık ki benim böyle kardeşim yok.
İnsanın ne kadar inanıp inanmadığı benim sorunum değil. Kimsenin sorunu da olmamalı. Münâfıkları iyi sezmemiz gerekmektedir.

(Kardeşliğe gelince
- Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz.
(Kur'an-Hucurat Suresi:9,10)
Hadislerden alıntı
Rasulullah Efendimiz şöyle buyurur:
Müslüman müslümanın kardeşidirhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Müslüman, asla kardeşine zulmetmez, onu kendi başına terk etmez, onu zelil etmezhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Bir müslümanın bir müslüman kardeşini hakir görmesi kadar büyük bir kötülük yokturhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif

Müslümanların kardeşliği gerçekten çok önemlidirhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Maalesef bugün dünya müslümanları bu kardeşliklerinden habersiz bir hayat yaşamaktadırlarhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Bakın Allah ın Rasulü bu konuda şöyle buyuruyor:
[I]Birbirinize haset etmeyinizhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Birbirinizin aleyhinde fiyatları kızıştırarak necş yapmayın (alışverişte birbirinizi aldatmayınız) Birbirinize buğz etmeyinizhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Birbirinize sırt çevirip dargın durmayınızhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Birbirinizin pazarlığı bitmiş alışverişini bozmayınızhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif (Birbirinizin alışverişi üzerine alışveriş yapmayınız) (Buhari, Khttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Edep 7/88; Müslim, Khttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Birr 4/1986)
Ey Allah ın kulları! Kardeş olunuz! Müslüman, müslümanın kardeşidirhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Ona zulmetmez, sıkıntı anında onu kendi haline terk etmezhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Ona yalan söyleyip aldatmazhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Onu küçük görmezhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif (üç defa göğsüne vurarak) Takva işte buradadırhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Bir kimse müslüman kardeşine hor baktı mı işte şerrin bu kadarı ona yeter artar bilehttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Müslümanın her şeyi; canı, malı, ırzı müslümana haramdırhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif
İşte İslam kardeşliğinin ölçülerini en güzel bir şekilde özetleyen bir peygamber uyarısıhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif Yalan bir vakıayı, karşılığında bir menfaat bekleyerek bir menfaat devşirme maksadıyla saptırmak, yanıltmaktırhttp://www.mumsema.com/images/smilies/nokta.gif

Evet bu İslam'ın ortaya koyduğu ilkedir. Hangi kavimden,ırktan olursa olsun Mü'minler kardeştir. Türk,Kürt,Arap,Alman,Afrikalı... Zenci ya da beyaz...Şehirli ya da kentli...Yerli ya da yabancı...
Bunu içine sindiremeyen varsa kendini bir "İMAN REHABİLİTASYONUNUA"^tâbî tutsun. İmanımızdaki "tortuları" lütfen temizleyelim!

selam ve dua ile.

Adil Güzenler
16-07-2009, 22:58
Ve ey şefkatli Resûl ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azim şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka çevirip dinlemeseler, merak etme! Semavat ve Arz’ın cünûdu taht-ı emrinde olan, arş-ı azîm-i muhîtin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakiki muti’ taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!

Dâvâ sahibi olan, bilhassa büyük dâvâsı olan insanlar, dâvâsının büyüklüğü nispetinde büyük belâlara, musîbetlere, sıkıntılara maruz kalmışlardır. Yeryüzünde en büyük dâvâ peygamberlere âit olduğu için en çok sıkıntıyı da onlar çekmişlerdir.

Hatem’ül Enbiya olan Efendimiz (asm) da dâvâsı uğrunda pek çok sıkıntı çekmişti. Bazen kötü sözlere maruz kalmış, bazen kendisiyle alay edilmiş, bazen işkenceye uğramıştı. Hatta Taif’te taşlanmış, o öpülesi mübarek ayakları kanamıştı. Uhud Savaşı’nda ay gibi olan mübarek yüzü kanamış ve güldüğü zaman inci gibi görünen dişi kırılmıştı.

Cenâb-ı Hakk bu kadar sıkıntı çeken Efendimiz’e (asm) sıkıntısını hafifletecek, O’na (asm) tesellî verecek dâvâ arkadaşlarını da bahşetmişti. Getirdiği her şeyi tereddütsüz tasdik eden Hz. Ebu Bekir (ra) bunun en güzel misallerinden biridir. İslâm dâvâsında Peygamberimiz (asm) için sâdık bir müşâvir ve dert ortağı, sükûnet kaynağı olan Hz. Hatice (ra) validemiz, ölene kadar Peygamberimiz (asm)’ın kolu, kanadı, sığınağı, müşriklere karşı savunucusu ve yardımcısı olan Ebû Tâlib ve diğer Ashâb-ı Güzîn. Meselâ ashaptan biri olan Sa’d b. Muaz (ra)’ın Bedir harbi öncesindeki şu sözleri Efendimizi (asm) çok neşelendirmiştir: “Yâ Resûlallah! Sen, istediğini yap! Seni hak peygamber gönderen ALLAH’a yemin ederim ki, sen bize şu denizi gösterip dalsan, seninle birlikte biz de dalarız, içimizden hiç kimse geri kalmaz!”

Kendisini tesellî eden iki insan olan Hz. Hatice (ra) ve Ebu Talib’i kaybettiği seneye hüzün yılı ismini takacak ve şöyle buyuracaktı aleyhissalâtüvesselâm: “Şu ümmet üzerinde şu günlerde toplanan iki musîbetten hangisine en çok yanacağımı bilemiyorum.” (1)

İşte bu hüzün yılından sonra Miraç mûcizesinin vuku bulmasında çok hikmetlerle beraber Efendimizi (asm) tesellî etmek de olabilir. Zira en çok tesellî bulduğu iki insanı aynı sene içinde kaybetmek Efendimizi (asm) çok üzmüştü. En güzel tesellî olan rü’yetullah ve Cenâb-ı Hakk ile mükâlemeye bu senenin hemen sonrasında mazhar olması O Zât (asm) için önemli bir tesellî kaynağı olmuştur.

Cenâb-ı Hakk, Efendimizi (asm) miraç gibi hususi iltifatlarla tesellî ettiği gibi indirdiği bazı âyetlerle de tesellî etmiştir. Tevbe Sûresi’nin son iki âyetinde buna güzel bir misal vardır. Âyetler şöyle: “Şanım hakkı için, size kendinizden öyle (izzetli) bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; size düşkündür, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. (Ey şefkatli Resûl) Eğer (seni dinlemeyip senden) yüz çevirirlerse, artık de ki: “ALLAH bana kâfidir! O’ndan başka ilah yoktur! (Ben) O’na tevekkül ettim ve O, büyük arşın Rabbidir!” Buradaki son âyetin mânâ-yı sarihi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: “Eğer ehl-i dalâlet arka çevirip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’ân’ı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenâb-ı Hakk bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. (2)

Yine bu âyetler der ki: “Ey insanlar! Ey müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve manevi yaralarınız için kemal-i şefkatle getirdiği ahkâm ve sünnet-i seniyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re’fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz! Ve ey şefkatli Resûl ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azim şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka çevirip dinlemeseler, merak etme! Semavat ve Arz’ın cünûdu taht-ı emrinde olan, arş-ı azîm-i muhîtin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakiki muti’ taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!” (3)

Bu âyetin gayesi, kâfirlerin, yüz çevirmeleri ve bu teklifi kabul etmemeleri halinde, Hz. Peygamberin kalbine bir hüznün ve kederin gelmeyeceğini; zira ALLAH’ın, düşmanlarına karşı O’na yardım etmede ve O’nu, çeşitli lütuf ve nimetlerinin derecelerine ulaştırmada, o peygambere yeteceğini beyan edip açıklamaktır. (4)

Kaynaklar:

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 2/124–125.
Said Nursi, Lem’alar, Osmanlıca Nüsha, sh.53
Said Nursi, Lem’alar, Osmanlıca Nüsha, sh.56-57
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 12/245

Abdullah Mes'ud-

Adil Güzenler
16-07-2009, 23:44
İsra Olayı.

İsrâ ve Miraç vakası Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatında cereyan eden en mühim hâdiselerden biridir. Çokça zikredilen geniş ifadesi ile Miraç iki kısımdır; İsra ve Miraç. İsrâ, kelime olarak, geceleyin yürümek manasına gelmektedir. Geceleyin sefere çıkan askerî birliğe seriyye denir. İsra bu kelimeyle aynı kökten türemiştir.

* * *
Miraç ise, yükselmek mânasına gelmektedir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatında geçen bir hâdise olarak İsrâ ve Miraç denilince, hemen hemen aynı şey anlaşılmış olur. Bu, Kainatın Efendisinin bir gece, Mescid–i Haram'dan başlayıp Mescid–i Aksa'ya, oradan gökleri aşıp Sidre–i Müntehâ'ya, âlem–i imkân ile âlem–i vücub hududuna kadar ve daha ötesine ulaştığı bir yolculuğun adıdır.
* * *
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu yolculuğa ilâhî bir lütuf olarak mazhar kılınmıştır. Bu yolculuğu Kainatın Efendisi ruh ve cesediyle birlikte, aynı gecede, uyanık ve kendinde olduğu hâlde gerçekleştirmıştır. Miraçla ilgili bazı ayrıntılarda âlimler arasında ihtilaf vaki olmuş ise de, hâdisenin Mekke'den Kudüs'e kadar olan kısmı âyet–i kerîmede sarih (açıkca) olarak ifade edildiği için, bu aşamayı değil inkâr tartırmak bile mümini dinden çıkarır.
Bu konuda Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid–i Haram'dan alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid–i Aksa'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir..."(1)
* * *
Bu aşama, "İsrâ" yani "geceleyin yürütmek" kelimesi ile ifade edildiği için kelimenin mastarı olan İsrâ ile adlandırılmıştır. Kâinatın Efendisine özgü bu seyahatin devamı olarak göklere yükselme, ilâhî kurbiyete erme olayına da Miraç denilmiştir. Miraç'la ilgili bir takım hususlara her ne kadar Necm suresinde değinilmiş ise de, daha ziyade hadis–i şeriflerde sarih olarak açıklığa kavuşturulmuştur.
Mirac'ın Mescid–i Haram'ın hangi noktasından başladığı hususunda değişik görüşler vardır. Kâinatın Efendisinin Mescid–i Haram'da Hicr mevkiinden alındığı görüşü, aşağıdaki hadis–i şerife dayandırılmıştır:
–Ben bir gece Mescid–i Haram'da, Beytullah'da Hicr (Hatim)'in yanında uyku ile uyanıklık arasında iken, Cebrail Burak ile bana geldi…(2)
Mescid–i Haram'dan maksat, Kâ-be'nin çevresidir. Ümmü Hânî'nin evi de Mescid–i Haram'ın içinde bulunduğu için her iki açıklamadan aynı mâna çıkar.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mi’rac'a götürüldüğü geceyi için şöyle buyurdular:
–Ben Kâbe'nin avlusunun hicr kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında idim. Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar göğsümü yardı. Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla, hikmetle dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim yerinden çıkarılıp su ve zemzemle yıkandı. Sonra içerisi imanla doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak'tı. Ön ayağını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirildim.
Miraç yolculuğunda Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem olağanüstü hâdiselerle karşılaşır. Allah Teala kulu ve Resulü Muhammed'e birçok ayetlerini gösterdi. Kâinatın Efendisi Burak'ın sırtında Kudüs'e doğru yol alırlarken, yolun dışından kendisini çağıran birine rastladı. Kâinatın Efendisi, kendisi çağıran kişiye bakmaya yönelince.
Cebrail:
–Yürü! dedi. Yollarına devam ederler, sonra yaşlı bir kadına rastlarlar.
Kâinatın Efendisi:
–Bu nedir? diye sorar.
Cebrail:
–Yürü, dedi. Derken bir cemaate rastlarlar, bunlar selâm verirler.
Cebrail Aleyhisselâm:
–Selâma mukabele et, der. Kâinatın Efendisi selamlarını alır.
Cebrail Aleyhisselâm açıklamada bulunur:
–İlk seni çağıran İblis'ti, yaşlı kadın da dünya idi. Selâm verenler de İbrahim, Musa ve İsa idi.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz yolculuğu esnasında, arazi eken ve hasat yapan bir kavme rastlar. İnsanların hasadı kaldırmasının hemen sonrasında ekinlerin tekrar meydana geldiğini görürler.
Cebrail:
–Bunlar mücahitlerdir, dedi.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem daha sonra başları taşla ezilen bir kavme rastlar. İnsanların başları eziliyor, sonra tekrar eski hâline dönüyordu.
Cebrail:
–Bunlar namaz kılmayan kimselerdir, dedi.
Sonra sadece avret yerlerinde örtü olan, hayvanlar gibi otlayan insanları gördüler. Cebrail:
–Bunlar zina yapanlardır, dedi.
Sonra bir demet odun toplayan; fakat topladığını taşıyamayan bir adama rastladılar. Adam, elindeki demete sürekli yeni ilaveler yapıyordu.
Cebrail:
–Bu nezdinde emanet olup, emaneti eda etmeyen, fakat başka emanetler talep eden kimsedir, dedi.
Sonra dil ve dudakları kesilen ve her kesilişten hemen sonra dil ve dudakları tekrar eski hâline dönen bir kavme rastladılar.
Cebrail:
–Bunlar insanları fitneye çağıran kimselerdir, dedi. Sonra küçük bir delikten çıkan büyük bir öküze rastladılar. Bu öküz çıktığı delikten tekrar geri gitmek istiyor ancak bunda muktedir olamadığını gördüler.
Cebrail:
–Bu, söz söyleyip ardından pişman olan; fakat istediği hâlde, artık sözünü geri alamayan kimsedir, dedi.
Mescid–i Aksa'ya kadar olan yolculukta görülenlerle ilgili olarak şöyle bir rivayet vardır. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
–İsrâ gecesinde Musa'ya uğradım. Kırmızı kum tepesinin yanındaki kabrinde namaz kılıyordu.(3)
Bir başka rivayete göre; Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, geceleyin yürütüldüğü zaman hurmalık bir araziden geçerler.
Cebrail:
–İn ve namaz kıl, dedi. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem iner ve namaz kılar. Cebrail:
–Burası Yesrib'dir, dedi. Rivayetin devamında Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, aynı şekilde muhtelif yerlerde iner ve namaz kılar. Her seferinde Cebrail Aleyhisselam açıklama yapar:
–Burası Tur–i Sina, Allah'ın Musa ile konuştuğu yerdir.
–Burası İsa'nın doğduğu Beyt–i Lahm'dır.
–Burası Medyen'dir.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke'den Kudüs'e gidinceye kadar birçok olayla ve değişik hâllerle karşılaşır. Kudüs'e, Beyt–i Makdis'e vardıklarında, daha önce peygamberlerin bineklerini bağladıkları bir halkaya Burak'ı bağladılar. Bu arada Cebrail iki kap içecek getirir. Kaplardan birinin içinde içki, diğerinin içinde süt vardır. İki kap içecek Kainatın Efendisine sunulur. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz süt olan kabı alır ve içer.
Cebrail:
–Fıtrata uydun, der.
Sonra Mescid–i Aksa'nın içine girerler, orada meleklere imamlık yaparak cemaatle namaz kılarlar. Bir başka rivayete göre; bütün peygamberlerin ruhları Mescid–i Aksa'ya gelir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, onlara imam olup, namaz kıldırır. Ardından Miraç yolculuğu başlar…

Adil Güzenler
16-07-2009, 23:47
Miraç Olayı

Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Mescid–i Aksa'da yapacaklarını yapıp, göreceklerini gördükten sonra, göklere çıkmak için "Miraç" merdiveni yada asansörü kuruldu.
Bu durumu Ebû Saîd el–Hudrî Radıyallahu Anh Resûlullah'tan şöyle haber veriyor:
–Beytülmakdis'te olanları bitirdiğim zaman, Miraç getirildi. Ben ondan daha güzel bir şey görmemiştim. Ölüleriniz can çekişme anında gözlerini ona diker. Arkadaşım beni ona bindirerek, öyle bir kapıya yükseltti ki, o kapıya 'koruyucu melekler kapısı' denilir."
Bu kapıya şu âyet–i kerîme işaret etmektedir:
"Onları, taşlanmış, kovulmuş her şeytandan koruduk."(1)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem anlatıyor:
Böylece Cebrail ile dünya semasının kapısına kadar geldik. Cebrail kapının açılmasını istedi:
–Gelen kim? denildi.
–Cibril! dedi.
–Beraberindeki kim? denildi.
–Muhammed! dedi.
–Ona Miraç daveti gönderildi mi? denildi.
–Evet, dedi.
–Öyleyse hoş gelmiş! Bu geliş, ne hoş geliştir! denildi. İçeri girince görevli bir melekle karşılaştık. Bu görevli meleğin ismi, İsmail'dir. Emrinde yetmiş bin melek olup, her bir meleğin emrinde de yüzer bin melek bulunmaktadır.

* * *
Mi’rac’ı anlatan Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadisenin burasında şu âyet–i kerîmeyi okur:
"...Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez..."(2)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sözlerini şöyle sürdürür:
–Derken karşımda bir adam gördüm ki, ilk yaratılışından hiçbir şey kaybetmemiş. İnsanların ruhları da ona arz ediliyor ve şöyle diyor:
–Müminin ruhu hoştur, güzel kokuludur. Bunun kitabını, iyilerinkilerin yanına koyun. Kâfirin ruhu ise, kötüdür, kötü kokuludur. Bunun kitabını da kötülerinkilerin yanına koyun.
–Ey Cebrail, bu kimdir? dedim.
Cebrail:
–Bu babanız Âdem'dir! Ona selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukabele etti. Sonra bana:
–Salih evlat hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!(3) dedi.
Sonra bir topluluk gördüm, dudakları deve kulağı gibiydi. Onların başına bir kısım memurlar görevlendirilmişti. Bu memurlar, onların önce dudaklarını kesiyor, sonra da ağızlarına ateş taşlarını koyuyorlardı. Ağızlarına konan bu taşlar makatlarından çıkıyordu.
–Ey Cebrail, bunlar kimdir? dedim.
Cebrail:
–Bunlar dünyada yetimlerin mallarını yiyenler ve yetimlere haksızlık edenlerdir, dedi. Sonra baktım, bir topluluk daha var, onların da derilerini kesip ağızlarına koyuyorlar. Sonra onlara "Dünyada yediğiniz gibi yiyin!" deniyordu.
–Ey Cebrail, bunlar kimdir?
Cebrail:
–Bunlar dünyada koğuculuk yapan, fitne çıkaranlardır. Bunlar insanların etlerini yiyen, insanlara söven, ırzlarına ve namuslarına saldıranlardır, dedi. Sonra baktım, birtakım insanlar vardı ki, önlerine bir sofra kurulmuş ve en güzel yiyecek ve etlerle donatılmıştı. Etraflarında da leşten, kokuşmuş etlerden yiyecekler var. Bu insanlar, bu güzel yiyecekleri yemiyorlar da o leşleri, pis kokulu yiyecekleri yiyorlardı.
–Ey Cebrail, bunlar kimdir?
–Bunlar zina yapanlar, dünyada Allah'ın helâl kıldığını bırakıp, harama yönelenlerdir.
Sonra baktım, bir topluluk daha var ki, karınları şişmanca. Bunlar Firavun ve ailesinin yolu üzere duruyorlardı. Firavun ve ailesi her ateşe atıldığında onların bulunduğu güzergâhtan gidip geliyorlardı. Firavun ve ailesi oradan geçerken, karınları şişkin bu insanlar yerlerinden havaya fırlıyorlar. Firavun ve ailesi de bu karınları şişmiş insanların üzerelerine basarak geçip gidiyorlar.
–Ey Cebrail, bunlar kimdir? dedim.
Cebrail:
–Bunlar dünyada faiz yiyenlerdir, dedi.
Sonra gördüm ki, bazı kadınlar göğüslerinden, bazı kadınlar da baş aşağı ayaklarından kancalara asılmışlar.
–Ey Cebrail, bunlar kimdir? dedim.
Cebrail:
–Bunlar dünyada zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır, dedi.

* * *
Sonra Cebrail ile birlikte daha fazla yükseldik ve ikinci kat semaya geldik. Cebrail kapıyı çaldı. Birinci kat semadaki konuşmalar tekrar edildi.
Orada iki teyze oğluyla, Yahya ve İsa ile karşılaştık. Giyim, kuşam ve suretleri birbirlerine benziyordu.
Cebrail:
–Bunlar Yahya ve İsa'dır, onlara selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. Onlar da selâmıma mukabelede bulunduktan sonra:
–Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber! dediler.

* * *
Sonra Cebrail ile üçüncü kat semaya çıktık. Kapıyı çaldı, diğer katlarda geçen konuşmalar geçti.
Üçüncü kat semâda Yusuf ile karşılaştık. Ümmetinden kendisine tâbi olanlarla birlikte bulunuyordu. Yüzü, ayın on dördündeki dolunay gibiydi.
Cebrail:
–Bu Yusuf'tur. Ona selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukabele etti.

* * *
Sonra Cebrail ile dördüncü kat semâya çıktık. Cebrail kapıyı çaldı, diğer katlarda yapılan konuşmalar yapıldı.
Kapı açıldı. İçeri girdiğimizde, İdris ile karşılaştık.
Cebrail:
–Bu İdris'tir, ona selâm ver, dedi. Ben de selâm verdim. O da selâmıma mukabele etti. Sonra bana:
–Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi. Rabbimiz İdris Aleyhisselâm için şöyle buyurmuştur:
"Onu üstün bir makama yücelttik."(4)

* * *
Sonra Cebrail ile beşinci kat semânın kapısına geldik. Cebrail kapıyı çaldı, kapı açıldı ve içeri girdik.
Orada Harun Aleyhisselâm ile karşılaştık.
Cebrail Aleyhisselâm:
–Bu, Harun‘dur. Ona selâm ver, dedi. Ben selâm verdim. O da selamıma mukabelede bulundu ve:
–Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi. Harun'un etrafında ümmetinden kendisine tâbi olan insanlar vardı.

* * *
Sonra Cebrail ile altıncı kat semâya yükseldik. O, kapıyı çaldı ve kapı açıldı.
Burada Musa ile karşılaştık.
Cebrail:
–Bu Musa'dır. Ona selâm ver, dedi. Ben selam verdim, o da selâmıma mukabelede bulundu ve:
–Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi
Musa çok kıllı idi. Üzerinde iki gömlek olsa, kılları onlardan dışarı çıkardı.

* * *
Sonra Cebrail ile yedinci kat semâya yükseldik. O, kapıyı çaldı ve kapı açıldı.
İçeri girince, İbrahim ile karşılaştık.
Cebrail:
–Bu, atan İbrahim'dir. Ona se-lâm ver! dedi. Ben selâm verdim. O da selâmıma mukabele etti.
Sonra:
–Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin! dedi.
İbrahim sırtını Beyt–i Ma'mur'a dayamıştı. Orada bana:
–İşte senin yerin ve ümmetinin yeri burasıdır, denildi."
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem konuşmasının bu noktasında şu âyet–i kerimeyi okur:
"İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber ve ona iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur."(5)

* * *
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem anlatmaya devam eder:
–Sonra Beyt–i Ma'mur'a girdim ve içinde namaz kıldım. Beyt–i Ma'mur'a her gün yetmiş bin melek girer, bu melekler kıyamet gününe kadar geri dönmezler.
Sonra baktım, bir ağaç var ki, bir yaprağı bu ümmeti örter. Bu ağacın kökünden bir kaynak çıkıyor ve iki kola ayrılıyordu:
–Ey Cebrail, bu nedir? dedim.
Cebrail:
–Bu, rahmet nehridir. Şu da Allah'ın sana verdiği Kevser'dir, dedi. Bunun üzerine rahmet nehrinde yıkandım, geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlandı. Bundan sonra Kevser'in akış istikametini takip ederek cennete girdim. Cennette gördüğüm şeyleri anlatmamın imkânı yok; orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın kalbine gelmediği şeyler gördüm.
Sonra Sidretü'l–müntehâ'ya çıkarıldım. Sidre ağacının meyveleri Yemen'in Hecer testileri gibi iri idi. Yaprakları da fil kulakları gibiydi.
Cebrail Aleyhisselâm bana:
–İşte bu Sidretü'l–müntehâ'dır! dedi.
* * *
Görülecekler görülmüş, müşahedeler yapılmış ve nihayet zaman ve mekânın bittiği bir noktaya gelinmişti. Bu varılan nokta, Sidretü'l–müntehâ idi. Buradan sonrası hakkında hiçbir yaratılmışın ne bir bilgisi, ne de oradan öteye gitme gücü vardı. Buraya kadar Resû-lullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e eşlik eden Cebrail Aleyhisselam bu son noktada durur.
–Buradan öteye gitmeye ne iznim var, ne de buna gücüm yeter, der.

* * *
Rivayet edildiğine göre; son sınır noktasına nurdan bir Refref gelir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu noktadan sonra Refref ile yolculuğuna devam eder. Nurdan yetmiş bin perde vardır, bu perdelerin hepsinden geçilir. Burada ki perdeden kasıt, hiç şüphesiz bizim bildiğimiz perdeler değildir. Çünkü Sidretü'l–müntehâ'dan sonrasına akıl ve mantık dayanmaz. Orada olanları insanın cüz'i aklı kavrayamaz. Bu yüzden ne anlatılmışsa, ona o şekilde inanmak gerekir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Miraç gecesi sayılamayacak kadar çok âyetler ilâhî belgeler ve mucizeler gördü. İbn Abbas'tan gelen bir rivayette Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
–Öyle bir makama çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duyuyordum.(6)
Kâinatın Efendisi öyle bir makama, bir seviyeye çıkarılmıştı ki, kâinatın mukadderatının nasıl cereyan ettiğine vakıf oluyordu.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Miraç'ı anlatmaya devam ediyor:
–Sonra öyle bir yerde durdum ki, tarifi olmayan bir ilâhî perde ile karşılaştım. O anda bir ses duydum:
–Orayı geç!
Bu ses üzerine ilâhî perdeyi geçtiğimi gördüm. Sonra yine bir ses duydum:
–Yaklaş!
Bu sesi belki bin defa duydum. Her duyuşta biraz daha ilerledim ve her seferinde bir makamı geçip, bir başka makama vardım:
–Yâ Muhammed! diye bir nida işittim. Bana bir dehşet, bir ürperti geldi, aklım başımdan gitti. Bulunduğum yerden düşeceğimi hissettim. Şimdiye kadar tatmadığım lezzetleri orada tattım. Birden bana evvel ve âhir ilmi keşfolundu. Korkudan tutulmuş olan dilim açıldı. Ardından beni saran korku sevince, gönül rahatlığına dönüştü. O korkudan kurtulunca, bana hamd ve sena etmem için emir verildi."(7)
"Bütün dualar, senâlar, malî, bedenî ibadetler, iyilikler ve ihsanlar hep Allah içindir. Allah'tan başkasına ibadet yapılmaz..." (Et–tehıyyâ–tu lillâhi ve's–salavâtu ve't–tayyibât...)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz bu senâyı, övgüyü yapınca, Allah Celle Celâluhu:
"Ey mertebesi yüce olan Peygamberim! Allah'ın rahmeti ve bereketi ile selâm ve selameti sana olsun!"
(Esselâmü aleyke eyyühe'n–nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühü) buyurur. Efendimiz Sal–lallahu Aleyhi ve Sellem de cevaben şöyle buyurur:
"Selâm ve selâmet bize ve Allah'ın iyi kullarının üzerine olsun."
(Esselâmü aleynâ ve alâ iba–dillâhis–sâlihîn)
Bu şekildeki hitabı işiten melekût âlemi, tek lisanla nidâ ederler:
(Eşhedü en lâ ilâhe ilallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü) 8

İlâhî huzurda Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem büyük nimetlere erer. İlme'l–yakin, ayne'l–yakîn olur. Bilme inancı, görme inancına dönüşür. Bakara sûresinin son iki âyeti bu makamda Resûlullah'a verilir.
"Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah'ın peygamberlerinden hiçbirisi arasında ayırım yapmayız. 'İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz! Affına sığındık. Dönüş sanadır.' dediler.
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.
Rabbimiz!
'Unutursak veya hataya düşersek, bizi sorumlu tutma.
Ey Rabbimiz!
Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme.
Ey Rabbimiz!
Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme.
Bizi affet.
Bizi bağışla.
Bize acı.
Sen bizim Mevlâ'mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et."(9)

* * *
Resûlullah bu büyük ilâhî rahmete mazhar olur. Beş vakit namaz da bu makamda farz kılınır. Bu ilâhî makamda yaşananların şeklini ve boyutunu anlamanın imkânı yoktur. Bunu kelimelerle ifade etmek de mümkün değildir. Bütün denizlere oranla bir damla su misâli bu hadiseyi anlatmaya çalıştık. Her şeyin en doğrusunu Allah Celle Celâluhu bilir.

* * *
Vakit dolmuş ve geri dönülecektir. Yolculuğun geri kalanını tekrar Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den dinleyelim:
–Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Huzurdan geri döndüm. Dönüşte Musa ile karşılaştım. Musa:
–Ne ile emrolundun? dedi.
–Gece ve gündüzde elli vakit namazla, dedim.
–Ümmetin her gün elli vakit namaza güç yetiremez. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Benî İsrail'e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım, buna muvaffak olamadım. Sen çabuk Rabbine dön, bu konuda ümmetin için hafifletme talep et, dedi. Ben de hemen döndüm, ümmetim için hafifletme istedim, Rabbim benden on vakit namaz indirdi. Musa'ya tekrar uğradım.
Musa:
–Ne ile emredildin? dedi.
–Benden on vakit namazı kaldırdı, dedim.
Musa:
–Rabbine dön. Ümmetin için bunu biraz daha azaltmasını iste, dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa ile karşılaştım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle emrolununcaya kadar bu şekilde Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Musa ile karşılaştım.
Musa:
–Ne ile emredildin? dedi.
–Her gün beş vakit namazla, dedim.
Musa:
–Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da güç getiremez. Rabbine dön, biraz daha hafifletmesini talep et, dedi.
–Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha fazla hafifletmesini isteyemem. Ben beş vakte razıyım. Allah'ın emrine teslim oluyorum, dedim.
Bu noktada açıklanması gereken husus şudur: Anlatımda geçen "Musa ile Rabbim arasında gidip geldim" sözünü mâna olarak bir mekandan diğer mekan arası gidip gelmeye ya da temsilde hata olmaz, Cumhurbaşkanı ile başbakan arasında gidip gelmeye benzetirsek hataya düşeriz. Allahu a'lem burada, Musa Aleyhisselâm'ın uyarısı ile Rabbine dönmesi, yukarıda geçen, "Beyt–i Ma'mur'a girdim ve içinde namaz kıldım." sözünde anlatılan şeydir. Beyt–i Ma'mur'a gidip orada Rabbinden niyazda bulunmasıdır. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Musa'yı geçer geçmez bir münâdi (Allah adına) nidâ etti:
"Farzını kesinleştirdim, kullarımdan da hafiflettim!"

* * *
Bir başka rivayette şu ifade de vardır.
"Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, beş vakit namazla gönderilince, Musa kendisine:
–Rabbine dön. Daha fazla azaltmasını talep et. Çünkü Benî İsrail'e iki vakit namaz farz etmişti, onlar bunu kılmadılar, dedi. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Rabbime tekrar dönüp daha fazla hafifletmesini istedim. Allah Teâlâ bana şöyle buyurdu:
"Gökleri ve yeri yarattığım zaman ben sana ve ümmetine elli vakit namaz yazdım. Öyleyse elli olan beştir. Sen ve ümmetin bunları kılın." Böylece anladım ki, bu beş vakit namaz Rabbim Teâlâ'dan kesin bir emirdir. Hemen Musa'ya döndüm. O yine "Dön." dedi. Fakat ben, artık geri dönmedim."(10)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Miraç'da geçmiş peygamberlerle konuştuğu konulardan biri de kıyametin mahiyeti ve onun ne zaman kopacağı idi.

* * *
Rivayet olunmuştur ki:
"Miraç gecesinde Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İbrahim, Musa ve İsa ile karşılaştığında onlardan kıyamet hakkında bilgi istedi. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce İbrahim Aleyhisselâm başladı ve ona kıyamet hakkında sorular sordular. Onun kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Musa Aleyhisselâm'a sordular. Kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz İsa Aleyhisselâm'a geldi. O:
–Kıyametin kopmasına yakın şeyler (alâmetler) hakkında bana bilgi verildi. Ama kıyametin kopma vaktini Allah'tan başka hiç kimse bilemez, dedi. Sonra kıyametin alâmetlerinden biri olarak, Deccal'in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi:
–Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk yurtlarına geri dönecek. Bu defa onların karşısına Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edecekler. Onlar giderken rastladıkları her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt üst edecekler. Bunun üzerine halk feryat ederek, Allah'tan yardım dileyecek. Ben de Ye'cüc ve Me'cüc'ü öldürmesi için Allah'a dua edeceğim. Allah da bir su gönderecek ve o su, onları sürükleyip denize atacaktır. Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yarılıp genişletilmesi gibi yayılıp genişletilecek. İşte bu hâdise meydana geldiğinde, insanlara yakınlığı itibariyle kıyametin, ev halkının doğumu ile aniden ne zaman karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadının doğurma süresi gibi olacağı bana bildirildi."
Râvi şöyle demiştir:
"Bunun tasdiki, Allah'ın Kitabı'nda da vardır:
"Nihayet, Ye'cüc ile Me'cüc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettikleri zaman."(11)



Dipnotlar:
1–Hicr sûresi, 17
2–Müddesir sûresi, 31
3–Buhârî, Salat 1, Enbiya 5, 22, 41, Menakıbü'l–Ensar, 42; Müslim, İman 263, 264
4–Meryem sûresi, 57
5–Al–i İmran sûresi, 68
6–Buhari, Salât 1, Hac 76, Enbiya 5; Müslim, İman 259, 263, Tevhid 37; Ahmed b. Hanbel, V, 143
7–Altıparmak" Muhammed b. Muhammed, s. 450
8–Elmalılı M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'an Dili", Sadeleştiren: İsmail Karaçam ve diğerleri, Azim Dağıtım, İstanbul, c.7, s.304
9– Bakara sûresi, 285–286
10– Nesâî, Salât 1 (1, 223–224)
11– Enbiya sûresi, 96; Prof. Dr. İbrahim Canan, "Kütüb–i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi", Feza Gazetecilik, İstanbul, c.17, s.573, Hadis no: 1245, 4081, 7232

Abdullah Gürbüz
17-07-2009, 00:25
Kâinatın Efendisi Burak'ın sırtında Kudüs'e doğru yol alırlarken, yolun dışından kendisini çağıran birine rastladı. Kâinatın Efendisi, kendisi çağıran kişiye bakmaya yönelince.
Cebrail:
–Yürü! dedi. Yollarına devam ederler, sonra yaşlı bir kadına rastlarlar.
Kâinatın Efendisi:
–Bu nedir? diye sorar.
Cebrail:
–Yürü, dedi. Derken bir cemaate rastlarlar, bunlar selâm verirler.
Cebrail Aleyhisselâm:
–Selâma mukabele et, der. Kâinatın Efendisi selamlarını alır.
Cebrail Aleyhisselâm açıklamada bulunur:
–İlk seni çağıran İblis'ti, yaşlı kadın da dünya idi. Selâm verenler de İbrahim, Musa ve İsa idi.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz yolculuğu esnasında, arazi eken ve hasat yapan bir kavme rastlar. İnsanların hasadı kaldırmasının hemen sonrasında ekinlerin tekrar meydana geldiğini görürler.
Cebrail:
–Bunlar mücahitlerdir, dedi.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem daha sonra başları taşla ezilen bir kavme rastlar. İnsanların başları eziliyor, sonra tekrar eski hâline dönüyordu.
Cebrail:
–Bunlar namaz kılmayan kimselerdir, dedi.
Sonra sadece avret yerlerinde örtü olan, hayvanlar gibi otlayan insanları gördüler. Cebrail:
–Bunlar zina yapanlardır, dedi.
Sonra bir demet odun toplayan; fakat topladığını taşıyamayan bir adama rastladılar. Adam, elindeki demete sürekli yeni ilaveler yapıyordu.
Cebrail:
–Bu nezdinde emanet olup, emaneti eda etmeyen, fakat başka emanetler talep eden kimsedir, dedi.
Sonra dil ve dudakları kesilen ve her kesilişten hemen sonra dil ve dudakları tekrar eski hâline dönen bir kavme rastladılar.
Cebrail:
–Bunlar insanları fitneye çağıran kimselerdir, dedi. Sonra küçük bir delikten çıkan büyük bir öküze rastladılar. Bu öküz çıktığı delikten tekrar geri gitmek istiyor ancak bunda muktedir olamadığını gördüler.
Cebrail:
–Bu, söz söyleyip ardından pişman olan; fakat istediği hâlde, artık sözünü geri alamayan kimsedir, dedi.

Allah c.c razı olsun adil abi. Miraç olayı gerçekten mucize bir olaydır. Bizim akılımızın eremeyeceği hadiseler gerçekleşmiştir. Yine bir miraç kandiline yaklaştık. Allah yaptığımız ve yapacağımız ibadetleri kabul etsin.Bizleri. Kainatın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) yolundan ve sünnetlerinden ayırmasın inşaallah.

Güzeyya Acar
17-07-2009, 12:53
Selamün aleyküm , Cumanız mübarek olsun :)

Abdullah Gürbüz
18-07-2009, 14:41
aleyküm selam

Mustafa Aktürk
18-07-2009, 16:33
yarın mirac kandili, şimdiden bütün herkesin kandili mübarek olsun,
hayırlara vesile olur inşallah.
birbirimiz için de dua edelim.
belki yarına görüşemeyiz.

Adil Güzenler
20-07-2009, 23:36
AŞKSEVGİ, insan tabiatının zevk aldığı bir şeye meyletmesidir. Bunun kuvvetlişekline AŞK denir. Aşık sevdiğine karşı aşırı derecede şefkatli olur vemalını-mülkünü onun yolunda harcar.Hz.Yusuf’a olan aşkı ile dillere destan Zülayha buna açık bir misaldir.Gerçekten Züleyha, aşkı yüzünden malını-mülkünü, hatta güzelliğini bilekaybetti. Kendisi, yetmiş deve yükü inci ve cevhere sahipti.

O paha biçilmezgerdanlıkları Hz.Yusuf’a olan aşkı yolunda sarfetti. Her kim ‘Ben bugünYusuf’u gördüm’ dese, ona değerli gerdanlıklardan bir tanesini verirdi.Böylece vere vere hiçbirşeyi kalmadı. Herşeyi ‘Yusuf’ diye çağırırdı. O’naolan ifrat derecesindeki aşkı yüzünden ‘Yusuf’ kelimesinden başka herşeyiunutmuştu. Başını göğe kaldırdığı zaman yıldızlarda, ‘Yusuf’ ismini yazılıgörürdü.

Gene anlatıldığına göre Züleyha imana gelip Hz.Yusuf ileevlendikten sonra artık O’ndan uzak durmaya ve ibadet için tenhalaraçekilmeye başladı. Artık bu aşkı o aşkın gerçek sahibi ALLAH’a dönmüştü.Öyle ki Hz.Yusuf O’nu gece davet etse, o gündüze atar, gündüz davet etsegeceye atar ve şöyle derdi:-Ey Yusuf, ben seni ALLAH’ı tanımadan önce sevmiştim. Fakat O’nu tanıdıktansonra gerçekte O’na ait olan sevgiden, BAŞKASINA KALMADI. ALLAH’a olan busevgime başkasını ortak edemem!!!Gene Leyla ile Mecnun hikayesi meşhurdur.

Mecnuna sorarlar:-İsmin nedir_-Leyla!Birgün derler ki:Leyla ölmedi mi?-Hayır Leyla benim kalbimdedir, ölmedi. Ben Leylayım.Mecnun birgün Leylasının evinin önüne gider ve semaya doğru bakar. Kendisinederler ki:-Ey Mecnun! Semaya bakma, Leylanın penceresine bak belki onu görürsün.-Gölgesi Leyla’nın evine düşen Yıldız bana kafidir!Hz.Hallac-ı Mansur’u 18 gün hapsederler. Bir ara İmam-ı Şibli yanına gelir,sorar:-Ey Mansur, sevgi-muhabbet nedir?-Bugün sorma yarın sor!Ertesi gün olur, Hallac’ı katletmek üzere zindandan çıkarırlar ve birmeydana götürürler.

Mansur tam bu sırada yetişen Şibli’ye şöyle seslenir:-Ey Şibli, SEVGİ-MUHABBET EVVELİ YANMAK, SONRASI KATLOLUNMAKTIR!!!Mansur’a sormuşlar:-Sen kimsin?Cevap vermiş:-Ben HAKK’ım ! (bizim gibi manen aşk sarhoşu olmayan bahtsızlar için sümmehaşa)İşte bu sözün üzerine katledilmişti. Meselenin açıklanması şudur:Hallac, öyle bir mertebeye yükselmişti ki, O’nun nazarında ALLAH’tan başkaher varlık yok olmaya mahkum ve batıl idi. Gerçek varlık yalnız ALLAH=HAKKidi. İşte bu kadar yüksek bir mertebeye çıkmış olan Hallac, yalnız ALLAH’ınbir ismi olan HAKK=Mevcut kelimesini biliyor, kendi ismini dahihatırlamıyordu.

Onun için kendisine tevcih edilen soruya böyle cevapverebildi.Denir ki; Hakiki sevgi-muhabet üç şeyle belli olur:1- Seven, sevdiğinin sözünü başkalarının sözüne tercih eder,2- Seven sevdiğinin sohbetini başkalarının sohbetine tercih eder,3- Seven sevdiğini memnun etmeyi, başkalarını memnu etmeye tercih eder.Bir alime sorulur:-Aşık kimdir ve hali nedir?Cevap verir:-İnsanlarla az haşır-neşir olur. Rabbi ile daha çok başbaşa kalır. Görünüşüsessizdir, fakat devamlı tefekkür halindedir. Baktığı zaman görmez,çağrıldığı zaman işitmez, konuşulduğu zaman anlamaz. Başına bir felaketgelse üzülmez. Aç kalsa açlık hissetmez.

Görünüşü pejmurdedir. ALLAH’danbaşkasından korkmaz. Tenhalarda ALLAH’a münacaat eder. Dünyalık yüzündenehli dünya ile çekişmez.Bir gün Hz.İsa (aleyhisselam), bahçe sulamakta olan bir delikanlıya rastgelir. Delikanlı, Hz.İsa’ya ‘Sevgisinden kendisine zerre miktarı vermesiiçin, Rabbinden istekte bulunmasını’ söyler. Hz.İsa zerre miktarı ALLAHsevgisine dayanamayacağını söyleyince ‘o halde zerrenin yarısını versin!’der. Bunun üzerine Hz.İsa ‘Ya Rabbi bu delikanlıya zerrenin yarısı kadarsevginder ver!’ der ve geçer gider.Bir müddet sonra gene aynı yere gelince odelikanlıyı sora.

Halk:-O delirdi, dağa çıktı. Der.Hz.İsa o genci kendine göstermesi için ALLAH’a dua eder ve dağda bir kayanınüstünde semaya yönelmiş olarak bulur. Selam verir fakat genç selamı almaz..Bunun üzerine:-Ben İsa’yım diye seslenir.Fakat ALLAH Hz.İsa’ay vahiy yoluyla buyurur ki:-Ey İsa, kalbinde zerrenin yarısı kadar BENİM sevgim bulunan kimseinsanların sözünü nasıl işitir?

İzzetim ve celalim hakkı için söylerim, eğero delikanlıyı testere ile kessen bunun farkına varmaz.Kim üç şeyi iddia eder, üç şeyden kendini temizlemazse, o aldanmıştır:
1- ALLAH’ın koyduğu ahlak esaslarına uymanın zevkliliğini söyler, fakatdünya sevgisini bırakmazsa,
2- Amelleri sırf ALLAH için yapmayı sevdiğini söyler, fakat insanların dakendisine tazim etmesinden hoşlanırsa,
3- ALLAH’ı sevdiğini söyler, fakat nefsini terbiye etmezse,O kimse aldanmıştır.

Hz.Peygamberimiz (sallallahütealaaleyhivessellem) buyurur ki:Ümmetimin üzerine öyle bir zaman gelir ki beş şeyi severler, beş şeyiunuturlar:

1- Dünyayı severler, ahireti unuturlar.

2- Malı-mülkü severler, sonunda hesap vereceklerini unuturlar.
3- Halkı severler, Hakk’I (ALLAH’I) unuturlar.4- Günahı işlerler, kötü huylarını iyi huya çevirmeyi ve tevbeyi unuturlar.
5- Saraylarda, köşklerde yaşamayı severler, kabri unuturlar.Hz.Mansur İbni Ammar, bir gence verdiği öğütte şunları söyler:-Delikanlı gençliğin seni aldatmasın! Nice gençler vardır ki, tevbeyigeciktirir; kötü huylarını iyi huya çevirmez, uzun emellere dalar; ölümüunutur ve şöyle der ‘Yarın-öbürgün tevbe eder, kötü huylarımdan vazgeçerim!’. Fakat o böylece gaflet içinde oyalanırken aniden ölüm meleği geliverir,kendini mezar çukurunda bulur. Artık orada ne mal, ne evlat, ne hizmetçi vene de ana-baba oan fayda vermez.

Nitekim ALLAH buyurur:- O günde ki, ne mal fayda verir, ne de oğullar.- Meğer ki ALLAH’a tamamen salim bir kalb ile gelenler ola! (Şuara suresi,ayet:88,89)ALLAHım! Bize ölmeden önce tevbe etmek ve kötü huylarımızı terketmek nasipeyle! Bizi gafletten uyandır! Resullerin en hayırlısı Peygamberimiz Hz.M………. (sallallahütealaaleyhivessellem) ‘in şefaatine nail eyle!Müminin bariz vasfı odur ki, her an her saat ve her gün kötü huylardansıyrılmaya çalışır. Geçmişte işlediği günahlardan dolayı nedamet duyar.

Dünyalık için ihtirasa kapılmaz, faydasız ve füzuli şeylerle asla meşgulolmaz, ALLAH’a olan vazifelerini ihlasla yapar, riya ve gösterişten sakınır.Rivayete göre, Hz.Musa (aleyhisselam) zamanındaki firavunun karısı Asiyeimanını saklıyordu. Firavun duruma muttali olunca, karısına işkenceyapılmasını emretti ve her türlü işkenceyi yaptılar. Firavun karısına‘dininden dön!’ dedi, fakat o dönmedi. Bu sefer sopalar getirterek vücudununmuhtelif yerlerine değnekle vurdurdu ve ‘dininden dön!’ dedi.

Asiye şucevabı verdi:-Sen benim nefsime hükmedebilirsin, kalbim ise ALLAH’ın muhafazasındadır.Beni kessen, Bu ALLAH’a olan sevgimi artttırmaktan başka bir şeye yaramaz.O sırada oradan Hz.Musa (aleyhisselam) geçmekteydi. Asiye dedi ki:-Ey Musa, Rabbim benden razı mı, değil mi, haber ver!Hz.Musa da şu cevabı verdi:-Ey Asiye, göklerde melekler seni iştiyakla bekliyorlar. ALLAH da seninleövünüyor. Ne dilersen dile kabul edilecektir!Asiye dedi ki:- ALLAH, iman edenlere de firavunun karısını bir misal olarak irad etti.

Ovakit (bu kadın) : ‘Ey Rabbim, bana yanında, cennetin içinde bir ev yap.Beni firavundan ve onun fena amel ve hareketlerinden kurtar. Beni o zalimlertopluluğundan selamete çıkar!’ demişti. (Tahrim suresi, ayet:11)Asiyenin böyle dua etmesi bize; mihnet-meşakkat ve musibet anında ALLAH’asığınmak ve kurtuluşu O’ndan istemek gerektiğini gösteriyor.

İKTİBAS: İmam-ı Gazali (Rahmetullahialeyh) ‘’İLAHİ NİZAM’’ Cilt: 1

Aşıklara selam olsun selam ve dua ile.

Büşra Yarar
21-07-2009, 22:23
Bir alime sorulur:-Aşık kimdir ve hali nedir?Cevap verir:-İnsanlarla az haşır-neşir olur. Rabbi ile daha çok başbaşa kalır. Görünüşüsessizdir, fakat devamlı tefekkür halindedir. Baktığı zaman görmez,çağrıldığı zaman işitmez, konuşulduğu zaman anlamaz. Başına bir felaketgelse üzülmez. Aç kalsa açlık hissetmez.
Görünüşü pejmurdedir. ALLAH’danbaşkasından korkmaz. Tenhalarda ALLAH’a münacaat eder. Dünyalık yüzündenehli dünya ile çekişmez.

herşeyi özetliyo bence..
paylaşım için sağol Adil abi..bende bir yerde okumuştum..adını hatırlayamadığım bir hanım sahabe varmış..birine aşık olmuş..Hz.Muhammed(s.a.v)'e danışmış..O(s.a.v) da demişki eğer O(bayan sahabe) sevdiğini kimseye anlatmazsa Allah sevdiğine kavuşturur demiş..hanım sahabede öyle yapmış ve sonunda kavuşmuşlar..
hatırladığım kadarıyla böyleydi..umarım yanlış birşey yazmamışımdır..
uzun sözün kısası bence biri eğer aşıksa bunu kendi içinde yaşamalı,o ve Allah'tan başka kimse bilmemelidir..yoksa herkese anlatınca suyu çıkıyor,ve bence aşkın büyüsü kayboluyor..
ben böyle düşünüyorum :)

Büşra Yarar
21-07-2009, 23:04
çok sevdiğim Endülüs Emevi Devleti(şimdiki ispanya)'nin kurucularından Musa bin Nusayr'ın hayatını sizlerlede paylaşmak istedim..


ENDÜLÜS'E DOĞRU...MUSA BİN NUSAYR

Nusayr oğlu Musa Hicri 19 yılında Şam'da doğar. Babası Hazret-i Muaviye'nin en güvendiği adamlardan biridir, bu yüzden disiplinli bir eğitimden geçer, iyi bir tahsil yapar. O yıllarda Şam-ı şerif'i şereflendiren sahabelerin (radıyallahu anhüm) sohbetlerine erişir, huzurlarında diz kırar.
Gençliğinde Hazret-i Muaviye'nin emrinde Kıbrıs'ın fethine katılır, erlik, subaylık derken komutan olur, gün gelir şirin adayı ondan sorarlar. Musa bin Nusayr kale inşası üzerine çok kafa yorar, adayı birbirinden muhkem hisarlarla donatır, mimaride de çığır açar.
Abdülmelik bin Mervan zamanında Basra amilliğine atanırsa da Vali Haccac ile anlaşamaz. Halifenin kardeşi (ve Mısır Emiri) Abdülaziz bin Mervan onu Afrikiyye Valisi olarak Tunus'a yollar. İşte bizim Endülüs maceramız o gün başlar.

Fırtınalı yıllar
Müsaadenizle azıcık gerilere dönelim... Hazret-i Ukbe, kah çarpışarak kah anlaşarak Bizans ve Berberiler arasında bir yer tutarsa da ihanetlere uğrar. Nitekim Bizanslıların dümen suyundan giden yerliler ona pusu atar. Büyük lider şehit olur, Keyrevan elimizden çıkar. Kanlı katliamlar başlayınca Müslümanlar Mısır'a çekilmek zorunda kalırlar. Ancak Abdülaziz bin Mervan bunları yanlarına komaz, Zuheyr bin Kays komutasındaki akıncılar Keyrevan'ı geri alırlar. Bizans İmparatoru Jüstinyen de altta kalmaz, Akdeniz'in en güçlü donanmasını yöreye yollar. Kartaca'da toplanan Haçlılar, Züheyr bin Kays'ı şehit eder, adamlarını dağıtırlar.
Abdülaziz kolay pes etmez bu kez Hassan bin Numan el Gassani komutasındaki Emevi ordusunu yöreye yollar. Mücahidler Kartaca'yı Bizans'ın elinden koparırcasına alırlar, Romalılar Sicilya'ya zor kaçar.
Yeni İmparator Leontios daha güçlü bir donanmayla Kartaca'yı ele geçirirse de elinde tutamaz, Bizanslılar artık Sicilya'da bile barınamaz, kapağı Girit'e atarlar.


Yeni bir soluk
Musa Bin Nusayr, Afrikiyye'ye atandığında perişan bir ülke ve bedbin insanlarla karşılaşır. Çöl uçsuz bucaksızdır ama havalide çok az nüfus yaşar. Açlık kıtlık bir yana şakiler diledikleri gibi at oynatırlar.
Musa bin Nusayr ve oğulları kılıçlarını kınlarına sokar, Berberilerle sıcak münasebetler kurarlar. Emniyet sağlanınca, refah yayılınca, fukara kollanınca ılık rüzgarlar esmeye başlar. Emeviler, ortalığı tarumar eden Sicilyalı korsanları inlerinde basar. Adadan kaldırdıkları hesapsız ganimeti yerli halka dağıtırlar.
Yerlilerin desteğini kazanınca Septe ve Tanca'yı ele geçirmekte zorlanmazlar. O yıllarda Septe Boğazına Julianus adlı bir Roma Valisi bakar, ancak İspanya'da olup bitenlerden o da bizardır. Müslümanları tanıdıkça tavrı değişir, mücahidleri karşı kıyıya yollamaya bakar.
Hoş, Musa bin Nusayr da gözünü Avrupa'ya dikmiştir, İspanya'dan girip İstanbul'dan çıkmanın hesaplarını yapar. Havayı koklasın diye Tarık bin Ziyad'ı İberik Yarımadasına yollar.


Karşı kıyıya
O günlerde Vizigotlar Hıristiyanlığı yeni kabul etmişlerdir ve Yahudilere akla gelmeyecek eziyetler yaparlar. Bunları bacaklarından tutup silkeler, yere düşen altınları kapışırlar. Çocuklarını kiliselere kapatır, kızlarını manastırlara tıkarlar. Eh böylesi bir gerginlik varken çiftçiler çalışmaz, kepenkler açılmaz, işler büsbütün aksar. Sağda solda haramiler cirit atar, kervanlar kıpırdayamaz olurlar.
Derken tahtın talipleri artar, elli yüz silahşör toplayan merkeze yüklenir, sabah erken kalkan darbe yapar. Kral Egika, Kral Vitiza, derken Kral Rodrik hasımlarını bertaraf eder ve koltuğa kazık çakar. Saltanatına sulanabilecek soylulardan felaket kıllanır, eften püften bahanelerle alayını cellada yollar. İşte bu hengamede Müslümanlar sessizce ülkeye girer ve yayılmak için "münasip" bir zemin bulurlar (Hicri 82).
Tarık, Ziyad adlı bir Berberi'nin oğludur. Babası, Musa bin Nusayr'a satılan adsız sansız bir köledir. Ancak sahibine sadakatle bağlanır, azad edilmesine rağmen eşiğinden ayrılmaz. Musa bin Nusayr, kölesinin zeki ve sevimli oğlu Tarık'ı torunlarından ayırmaz. Zaman zaman minikleri etrafına toplar, Alemlerin Efendisinden (Sallallahü aleyhi ve sellem) ve şanlı eshabından (aleyhimürrıdvan) konuşurlar. Tarık, Asr-ı saadet yıllarına ait menkıbeleri adeta ezberler, aşkı, vecdi, gayreti artar. Dört halifeyi, Halid bin Velidleri, Sad bin Ebi Vakkasları, Ubeyde bin Cerrahları dinledikçe yüreciği yuvasına sığmaz.
İşte gün gelip de İslam'ı Avrupa'da yaymak gibi bir vazifeye atanınca nasıl sevinir anlatılamaz, derhal yere kapanır, şükür secdesi yapar.
Vali Musa, genç Tarık'tan ordular yenmesini, şehirler zaptetmesini beklemez, sadece İspanya'nın nabzını tutmasını arzular, o kadar. Onları dört gemi ve yedi bin askerle Endülüs'e uğurlar.


Rüyadaki müjde
Bu küçük donanma İspanya'ya doğru akarken genç mücahidi hafif bir uyku hali kaplar. Rüyasında Server-i Kainat'ı görür ki Eshabıyla birlikte kılıçlarını kuşanmış, cenge hazırlanmaktadırlar. Fahr-i alem ona gülümser ve "Ey Tarık!.. Yoluna devam et" buyururlar. Genç mücahid uyanınca nasıl ferahlar anlatılamaz, içi gök gibi genişler, yüreğine ırmaklar akar. Artık hiçbir endişesi kalmaz, acabalarını siler atar. Zafer kazanacaklarına "adı gibi" inanmaya başlar.
Kaldı ki aralarında Müneyzir el-Yemani (radıyallahü anh) gibi bir sahabe ve tabiinden Haneş San'ani, Ebu Abdurrahman Hubuli, Abdullah bin Şimaset ve İyaz bin Ukbe hazretleri vardır, onlarla omuz omuza cihada çıkmanın şerefi yeter de artar...
Berberileri itaata alıp onlar arasında İslamiyeti yaydı. Berberi gençlerinden otuz bin kişilik bir ordu teşkil etti. Sicilya'ya donanma gönderip ganimet aldı. Bizanslı Julianus'un idaresindeki Sebte Kalesini itaata aldı. Atlas Okyanusu kıyısına kadar gitti. İspanya'dan giren güçlü bir ordunun İstanbul'dan Şam'a dönebileceğini anladı. Durumu halife Velid'e bir mektupla bildirdi ve İspanya'nın fethi için izin aldı. azadlı kölesi Tarık bin Ziyad'ı İspanya'nın fethiyle vazifelendirdi. İspanya'ya çıkan İslam ordusu ile İspanyol Kralı Roderich arasında 711'de yapılan savaş, Müslümanların zaferiyle neticelendi. Zafer haberi üzerine Musa bin Nusayr da 712'de İspanya'ya girdi. Tarık bin Ziyad ile birlikte Yarımadayı iki koldan fethettiler.

İspanya'nın Şuzune, Karmune, İşbiliyye, Marida, Reyyo, Gırnata, Tuleytula, Maide ve Mursiya gibi Ünlü şehirleri fethedildi. Tulaytula'da birleşen İslam ordusu Saragossa, Galiçya, Beşkens, Barselona, Arbune, Abinyün ve Ludun bölge ve kalelerini fethetti. İstanbul üzerinden Şam'a ulaşmaya kararlı olan Musa bin Nusayr, askerin isteksizliği ve halife Velid'in Şam'a daveti karşısında geri dönmek mecburiyetinde kaldı. İşbiliyye'yi merkez yapıp oğlu Abdülaziz'i vekil bırakarak Tarık bin Ziyad'la birlikte 714'te Afrika'ya geçti. Büyük oğlu Abdullah'ı Afrikiyye, diğer oğlu Abdülaziz'i Taner ve çevresi valiliğine tayin etti. Kendisi de yanında geri dönmek isteyenlerden başka esir ve ganimetlerle birlikte yola çıktı. Mısır yoluyla 715'te Şam'a döndü. Halife Velid'in iltifatlarına mazhar oldu. Fakat kırk gün sonra Velid vefat etti. Yerine geçen halife Süleyman, Musa bin Nusayr'a gereken itibarı göstermedi. 717 yılında Vadil-Kura veya Medine'de vefat eden Musa bin Nusayr çok cesur, akıllı, cömert ve takva sahibi idi. Kumanda ettiği ordusu hiç yenilmedi. Fethettiği yerlerde İslam adaletini tatbik eder, herkesi dininde serbest bırakır, kimseye zulüm edilmesine müsaade etmezdi. Ele geçirilen araziyi sahiplerinin ellerinde bırakır, İslamiyetin emrettiği şekilde onlardan cizye ve harac alırdı.

Oğuzhan Karakaş
21-07-2009, 23:24
Endülüs Emevi Devleti'nin neyini sevdin anlayamadım aydınlatır mısın?

Erhan Esen
22-07-2009, 02:16
Ben Seni Görmeden Sevdim..

cN4UTfcLeIQ

Adil Güzenler
22-07-2009, 03:48
çok sevdiğim Endülüs Emevi Devleti(şimdiki ispanya)'nin kurucularından Musa bin Nusayr'ın hayatını sizlerlede paylaşmak istedim..


Allah onlardan razı olsun

Endülüs Emevi Devleti'nin neyini sevdin anlayamadım aydınlatır mısın?

sözlerinden senin sevmediğin anlaşılıyor(yanlışsam düzelt) aydınlatmaktan kastin ne az çok İslam tarihi okuduysan Endülüs İslam devletinin Altın harflerle tarihe kazındığını bilirsin.

Adil Güzenler
22-07-2009, 03:50
Ben Seni Görmeden Sevdim..

cN4UTfcLeIQ

En sevdiğim ezgilerden biri EYVALLAH Kardeşim.

Oğuzhan Karakaş
22-07-2009, 04:32
sözlerinden senin sevmediğin anlaşılıyor(yanlışsam düzelt) aydınlatmaktan kastin ne az çok İslam tarihi okuduysan Endülüs İslam devletinin Altın harflerle tarihe kazındığını bilirsin.
Endülüs Emevi Devleti İslam'ın içine etmiştir.
Arap olmayanı Müslüman saymayacak kadar ileri gitmiştir.
Faşist bir yönetimdi.

Büşra Yarar
22-07-2009, 09:06
Endülüs Emevi Devleti'nin neyini sevdin anlayamadım aydınlatır mısın?

bu parçayla anlaşılabilcek bişey değil ama şöyle açıklıyım,bir İslam devleti sonuçta..Osmanlı Devleti'nin bir benzeri..İslam dünyasına verdikleri hizmetler,tarihi eserler,bilim/ilim kitapları olsun çok hizmet vermişlerdir..Avrupa bu devletten çok etkilenmiş ve bu yüzden rönesans ve reform başlamıştır..
800 yıl boyunca orada hüküm süren bu devletin tarihini okursan neden sevdiğimi daha iyi anlarsın bence..
el hamra sarayı,kurtuba mescidi gibi eserlerede göz atabilirsin..
İspanyollar Endülüste alimlerin yazdığı kitapların çoğunu yakmıştır..ama çok pişman olmuşlardır çünkü kalan bir kaç kitapla bile bir sürü keşif,icat yapmışlardır.
İspanyollar yine Endülüslülerin binalarını yakıp yıkmış ama yine pişman olmuşlar çünkü kalan 1-2 tarihi eser bile şu an İspanyanın dünyanın en gözde turizm merkezleri olmasıı sağlamıştır..el hamra sarayına hergün milyonlarca kişi gelmektedir.
Endülüslüler zamanında -aynen Osmanlıdaki gibi-3 dinin insanlarıda çok rahat yaşayabiliyorlarmış;Hristiyan,Musevi ve Müslüman..yani hep barış ortamı vardı..Endülüslüler sayesinde Avrupa her alanda çok gelişti..
falan filan..ve benzeri..
anlatabildim mi arkadaşım?

Büşra Yarar
22-07-2009, 09:09
Endülüs Emevi Devleti İslam'ın içine etmiştir.
Arap olmayanı Müslüman saymayacak kadar ileri gitmiştir.
Faşist bir yönetimdi.

sözlerine dikkat edermisin? ne biçim cümle o "İslam'ın içine etmiştir"???bunu neye dayanarak söylüyorsunki??
aksine Endülüs Emevi Devleti İslam'ın yayılmasına çok katkı sağlamıştır..Avrupa'ya İslam'ı götürenler onlardır..
ve de dediğinin tam aksi Endülüslüler zamanında 3 semavi dinin mensubuda çok rahat yaşıyordu..Müslüman olmayana ne bir zulüm yapılmış ne İslam'a girmesi için zorlanmış ne de Müslüman olmadığı için hor görülmüştür..

Güzeyya Acar
22-07-2009, 13:27
Selamün aleyküm cümleten :)
http://www.youtube.com/watch?v=RYOXCJ8Ej7Q

Oğuzhan Karakaş
22-07-2009, 14:10
Bayraktarlığı yaptığı dinin peygamberinin soyunu temizleyip iktidare gelen bunlar değil midir..
Bunlar Hz. Ali'nin halifeliğini cebren ve hile ile alan şahısların devamı değil midir..
İslam dünyasında amacına uygun sahte hadisleri çıkartan bu Arap-Emevi İslamı değil midir..
Kerbela'da Hz. Hüseyin'i katledenler ve İslam'da ayrılıklar başlatan bunlar değil midir..
Bugün pek çok müslümanın farz diye uydurma ibadet yaptığının farkında olmamasının mucitleri bunlar değil midir..
Sivas'ta 37 kişiyi diri diri yakanlar bunların devamı değil midir..

Mescid-i Aksa ve KubbetülSahra'yı bunlar yapmıştır doğru.. Güzel bir mimari eser:)

Büyük üstad İmam-ı Azam'ı bunlar işkenceyle öldürmediler mi..?

Ayrıca Arap milliyetçiliği yapıp Arap olmayanları Müslüman saymayan bu densizler değil midir?


Televizyonda Yaşar Nuri Öztürk bağıra bağıra söylüyor bunları.. Karşısına da bir tane "sözde" ilahiyat prof.ları çıkamıyor..

Adil Güzenler
22-07-2009, 17:32
Oğuzhan Kardeşim konu nerden nereye çekiyorsun Endülüsten bahsediyoruz Endülüs Yaşar nuri kim? tanımıyorum ben öyle birini anladın inşallah.


ENDÜLÜS İSLAM DEVLETİ


Endülüs’ün farkı birlikte yaşama san’atıydı. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Musevilerin bir arada yaşayabileceğini gösteren güzel bir tarih sayfasıdır. Endülüs’ün farkı san’atta, felsefede, mimaride, tarımda, matematikte, gök bilimlerinde, edebiyatta ortak değer oluşturmasıydı. Endülüs İslâm dünyasını taşımıştı. Endülüs bu gün İslâm incelemelerinde İslâm dünyası için artı değer olup İslâm toplumlarının hayali gibi durur. Bu gün İslâm dünyası Batı dünyasının gerisinde kalmışlığının farkında. Endülüs ideali ise bunun değişebileceği hayalini canlı tutar İslâm dünyasının zihninde.

Müslümanlar M: 700’lü yılların başlarında İspanya’yı fethettiler. Daha sonra bağımsız bir devlet kurarak (M: 756) buralarda muhteşem ve şaşaalı bir medeniyetin temellerini attılar. Avrupa’da kurulan Endülüs İslâm devleti, İslâm medeniyetini zirveye taşıdı. Burada İslâmiyet’i en güzel şekilde yaşayıp, hal, hareket ve davranışlarına yansıttılar. Zaten “Ne vakit Müslümanlar dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nispeten terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs İslâm devletidir. Hem ne vakit İslâm cemaati dine karşı lâkayt vaziyeti almışlar; perişan vaziyete düşerek gerilemişlerdir.” [5]. Müslümanlar Endülüs’te karanlık bir cehaletin olduğu bir dünyaya aydınlık bir medeniyet sundular. Müslümanların Endülüs’ü fethetmesiyle başlayan ve 700 yıl süren İslâm hakimiyeti döneminde bir ortaçağ aydınlığından söz etmek mümkündür. Camileri, sarayları, kütüphaneleri, kâğıt imalathaneleri, hastahaneleri ve medreseleriyle o günkü Batı’nın gözünü kamaştıran parlak bir uygarlığa ev sahipliği yapan Endülüs İslâm Devleti [13] yukarıdaki tezin doğruluğunu ispat etmektedir. O dönemin Endülüs’ü ile Hiristiyanlık âlemini John W. Draper şöyle tasvir etmektedir: “700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs şehirleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu” [13].
Endülüs’te Müslümanların ilerleyişi 759 yılında sona erer ve geri çekilme dönemi başlar. Ancak tarihinin her döneminde Müslümanlar bir yere çok hızlı girerler, fakat çok yavaş çekilirler [13]. Nitekim Kuzeyden başlayarak bütün yarımadadan çekiliş yaklaşık 730 yıl sürecektir.

* O devirde siyâsî, iktisâdî ve fikrî üstünlüğün zirvesine ulaşıldı.
* İslâm dîni İspanya’dan Avrupa’ya yayıldı.
* Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversiteleri kurulup Batıya ilim ve fen ışıkları saçıldı. Kurtuba 900’lü yıllarda Avrupa’nın en büyük bilim ve san’at merkezi haline geldi. Avrupa’daki şehirler tahta kulübelerden oluşurken, 500 bin nüfuslu Kurtuba’da halk, kanalizasyona, sokaklarında ışıklandırma sistemlerine ve kamu hizmetinde 300 hamama sahipti.
* Endülüs’te İslâm medeniyeti tarih, felsefe, fıkıh, edebiyat, astronomi, coğrafya, haritacılık, matematik, zooloji, botanik, kimya, tıp, mimarî ve musikide önemli gelişmeler sağladı.
* Fen ve teknik, Endülüs aracılığıyla dünyaya yayıldı.
* İslâm san’atının ve estetiğinin örneklerini barındıran, Gırnata şehrindeki El-Hamra Sarayı’nda devrin en büyük kütüphânesi kuruldu.
* Kurtuba kütüphanelerindeki 600.000 el yazması eserler, Batı âlimlerini ve aydın Kilise adamlarını Endülüs’e çekiyordu.
* Müslümanlar; yerli insanları, kibarlıkları ve zarif hayat tarzlarıyla etkilediler.

son zamanlarda İslâm ahlâkından ve ehl-i sünnet îtikadından ayrıldıkları ve taklitçiliğe daldıkları için zayıfladılar. Çalışmayı terk ederek, zevk, sefâ ve saltanat sürmek sevdasına kapılan Benî Ahmer Devleti’nin son hükümdarı Abdullahi’s-Sağîr, 1492’de memleketini düşmanlara kaptırarak maiyyetiyle birlikte Endülüs’ü terk etti. Böylece yaklaşık 800 yıl boyunca Avrupa’yı etkileyen Endülüs İslâm Devleti sona erdi. İspanyollar Endülüs’ü harabeye çevirdiler. Büyük ölçüde katliâm yaptılar. Camileri ve san’at eserlerini yıktılar. Beş yüz bin el yazması eser Ferdinant tarafından meydanda yakıldı [13]. II. Bayezid; Oruç ve Hızır reisleri İspanya’daki Müslümanların yardımına gönderdi. Müslümanlar Kuzey Afrika’ya, Yahudiler İstanbul, Selanik ve İzmir’e yerleştirildiler. Endülüs belki de çağının kurbanı oldu. Zorbacı ortaçağ anlayışı Endülüs’ü barındıramadı içinde. Ortaçağın karşısındakini ‘’öteki/düşman’’ görme anlayışı Endülüs’ün sonu oldu.

Büşra Yarar
22-07-2009, 19:07
Oğuzhan Kardeşim konu nerden nereye çekiyorsun Endülüsten bahsediyoruz Endülüs Yaşar nuri kim? tanımıyorum ben öyle birini anladın inşallah.


ENDÜLÜS İSLAM DEVLETİ


Endülüs’ün farkı birlikte yaşama san’atıydı. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Musevilerin bir arada yaşayabileceğini gösteren güzel bir tarih sayfasıdır. Endülüs’ün farkı san’atta, felsefede, mimaride, tarımda, matematikte, gök bilimlerinde, edebiyatta ortak değer oluşturmasıydı. Endülüs İslâm dünyasını taşımıştı. Endülüs bu gün İslâm incelemelerinde İslâm dünyası için artı değer olup İslâm toplumlarının hayali gibi durur. Bu gün İslâm dünyası Batı dünyasının gerisinde kalmışlığının farkında. Endülüs ideali ise bunun değişebileceği hayalini canlı tutar İslâm dünyasının zihninde.

Müslümanlar M: 700’lü yılların başlarında İspanya’yı fethettiler. Daha sonra bağımsız bir devlet kurarak (M: 756) buralarda muhteşem ve şaşaalı bir medeniyetin temellerini attılar. Avrupa’da kurulan Endülüs İslâm devleti, İslâm medeniyetini zirveye taşıdı. Burada İslâmiyet’i en güzel şekilde yaşayıp, hal, hareket ve davranışlarına yansıttılar. Zaten “Ne vakit Müslümanlar dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nispeten terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs İslâm devletidir. Hem ne vakit İslâm cemaati dine karşı lâkayt vaziyeti almışlar; perişan vaziyete düşerek gerilemişlerdir.” [5]. Müslümanlar Endülüs’te karanlık bir cehaletin olduğu bir dünyaya aydınlık bir medeniyet sundular. Müslümanların Endülüs’ü fethetmesiyle başlayan ve 700 yıl süren İslâm hakimiyeti döneminde bir ortaçağ aydınlığından söz etmek mümkündür. Camileri, sarayları, kütüphaneleri, kâğıt imalathaneleri, hastahaneleri ve medreseleriyle o günkü Batı’nın gözünü kamaştıran parlak bir uygarlığa ev sahipliği yapan Endülüs İslâm Devleti [13] yukarıdaki tezin doğruluğunu ispat etmektedir. O dönemin Endülüs’ü ile Hiristiyanlık âlemini John W. Draper şöyle tasvir etmektedir: “700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs şehirleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu” [13].
Endülüs’te Müslümanların ilerleyişi 759 yılında sona erer ve geri çekilme dönemi başlar. Ancak tarihinin her döneminde Müslümanlar bir yere çok hızlı girerler, fakat çok yavaş çekilirler [13]. Nitekim Kuzeyden başlayarak bütün yarımadadan çekiliş yaklaşık 730 yıl sürecektir.

* O devirde siyâsî, iktisâdî ve fikrî üstünlüğün zirvesine ulaşıldı.
* İslâm dîni İspanya’dan Avrupa’ya yayıldı.
* Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversiteleri kurulup Batıya ilim ve fen ışıkları saçıldı. Kurtuba 900’lü yıllarda Avrupa’nın en büyük bilim ve san’at merkezi haline geldi. Avrupa’daki şehirler tahta kulübelerden oluşurken, 500 bin nüfuslu Kurtuba’da halk, kanalizasyona, sokaklarında ışıklandırma sistemlerine ve kamu hizmetinde 300 hamama sahipti.
* Endülüs’te İslâm medeniyeti tarih, felsefe, fıkıh, edebiyat, astronomi, coğrafya, haritacılık, matematik, zooloji, botanik, kimya, tıp, mimarî ve musikide önemli gelişmeler sağladı.
* Fen ve teknik, Endülüs aracılığıyla dünyaya yayıldı.
* İslâm san’atının ve estetiğinin örneklerini barındıran, Gırnata şehrindeki El-Hamra Sarayı’nda devrin en büyük kütüphânesi kuruldu.
* Kurtuba kütüphanelerindeki 600.000 el yazması eserler, Batı âlimlerini ve aydın Kilise adamlarını Endülüs’e çekiyordu.
* Müslümanlar; yerli insanları, kibarlıkları ve zarif hayat tarzlarıyla etkilediler.

son zamanlarda İslâm ahlâkından ve ehl-i sünnet îtikadından ayrıldıkları ve taklitçiliğe daldıkları için zayıfladılar. Çalışmayı terk ederek, zevk, sefâ ve saltanat sürmek sevdasına kapılan Benî Ahmer Devleti’nin son hükümdarı Abdullahi’s-Sağîr, 1492’de memleketini düşmanlara kaptırarak maiyyetiyle birlikte Endülüs’ü terk etti. Böylece yaklaşık 800 yıl boyunca Avrupa’yı etkileyen Endülüs İslâm Devleti sona erdi. İspanyollar Endülüs’ü harabeye çevirdiler. Büyük ölçüde katliâm yaptılar. Camileri ve san’at eserlerini yıktılar. Beş yüz bin el yazması eser Ferdinant tarafından meydanda yakıldı [13]. II. Bayezid; Oruç ve Hızır reisleri İspanya’daki Müslümanların yardımına gönderdi. Müslümanlar Kuzey Afrika’ya, Yahudiler İstanbul, Selanik ve İzmir’e yerleştirildiler. Endülüs belki de çağının kurbanı oldu. Zorbacı ortaçağ anlayışı Endülüs’ü barındıramadı içinde. Ortaçağın karşısındakini ‘’öteki/düşman’’ görme anlayışı Endülüs’ün sonu oldu.

Allah razı olsun Adil abi..
İspanyolların Endülüslülere yaptığı zulümle alakalı bi sunum izlemiştim.akla hayale gelmeyecek işkenceler yapmışlar..ama şimdi inkar ediyorlar..yazık..

Abdullah Gürbüz
23-07-2009, 12:56
Endülüs avrupa da islamın ilk başkentidir.Bir kavmi karalamak için kalbi karapkara, kime hizmet ettiği soru işaretinden çok ünlem işareti olan,anlattıkları sadece "yalan"dan ibaret olan ve kimsenin adam yerine koyup cevap bile vermediği delalet alimine inanıpta bunları anlatmıyorsun inşallah.

"Endülüsten buharaya,kaçkardan büyük sahraya,vahdet için bir araya gelenlere selam olsun."

Oğuzhan Karakaş
23-07-2009, 13:10
Hehehe zaten hep burada belli cemaatlerin görüşünü yıkanlar beğenilmiyor.
Neyse her şey ahirette belli olacak.
Bu konuya bu son yazışım.
Allah'a emanet olun.

Abdullah Gürbüz
23-07-2009, 13:55
Hehehe zaten hep burada belli cemaatlerin görüşünü yıkanlar beğenilmiyor.
Neyse her şey ahirette belli olacak.
Bu konuya bu son yazışım.
Allah'a emanet olun.

Allahın ayetini inkar edeni,peygamberin sünnetini hiçe sayan adamı kimse beğenmez.Beğenenide Allah bu sapıktan kurtarsın.Ama bunlar kıyamet alameti olduğu için denecek birşey yok.Onun cürümü ne ki cemaati yıksın güzel kardeşim..Ayet ortada sünnet ortada.Politik hırsı için yalan söylüyor.Aciz insan beyniyle ürettiği teorileri Allahın ayetinden Resulullahın sünnetinden doğru gören varsa vay onların haline. Herşey onun anlattığı kadar basit olsa imtihan için dünyaya gönderilmezdik.Bence bir araştır. Selametle..

Oğuzhan Karakaş
23-07-2009, 14:08
ALLAH İLE ALDATMAK KİTABINI TAVSİYE EDERİM :)

Okumayı bilelim hiç yoktan

Abdullah Gürbüz
23-07-2009, 14:24
ALLAH İLE ALDATMAK KİTABINI TAVSİYE EDERİM :)

Okumayı bilelim hiç yoktan

Bende Kur'an-ı Kerim'i Tavsiye ederim.Boş kitaplara ayıracak kadar vaktim yok inan :)

Adil Güzenler
23-07-2009, 17:09
"Endülüsten buharaya,kaçkardan büyük sahraya,vahdet için bir araya gelenlere selam olsun."

Aleykümselam

eyvallah KARDEŞİM

Şaban,ı Şerif Ayı Mübarek Olsun Mevlam Ramazanı Şerif,e bizleri ulaştırsın inşallah.

Güzeyya Acar
26-07-2009, 16:47
Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186
~
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin: Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
~
Birden: 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.
Sen de: أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
'Allah kuluna yetmez mi?' Zümer-36 dedin.
~
Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar
iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin: Ey inananlar! Allah'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.
Ahzap-41/43.
~
Kendi kendime dedim: Allah'ım seni çok seviyorum...

Adil Güzenler
26-07-2009, 21:33
Dedim: Çok yalnızım.

Dedin: Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186
~
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin: Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
~
Birden: 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.
Sen de: أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
'Allah kuluna yetmez mi?' Zümer-36 dedin.
~
Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar
iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin: Ey inananlar! Allah'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.
Ahzap-41/43.
~

Kendi kendime dedim: Allah'ım seni çok seviyorum...


Allah Razı olsun

Abdullah Gürbüz
27-07-2009, 03:02
Allah razı olsun çok güzel..

Büşra Yarar
27-07-2009, 10:33
Bende Kur'an-ı Kerim'i Tavsiye ederim.Boş kitaplara ayıracak kadar vaktim yok inan :)
haklısın Abdullah abi,Kur'an ve hadis kitapları bize yeter
http://www.youtube.com/watch?v=43798rXB7V4
bu videoda Müslüman olan bir Avusturalyalı genc hayatını,nasıl müslüman olduğunu anlatıyor..en can alıcı noktalarından biri şu;
ben Hristiyana ya da diğer dinlere mensub kişilere bir soru sorduğumda hep kendi düşüncelerini dile getiriyorlar,ama İslam'la alakalı birşey sorduğumda kendi düşüncelerini asla dile getirmiyorlar,direk Kur'an'dan bir yer açıp ordan cevap veriyorlar diyordu..
o yüzden dediğin çok doğru bence..
selametle..

Adil Güzenler
28-07-2009, 03:31
Lâ havle velâ kuvvet illâ billah”

Hz. Peygamber(sav) İsrâ (Miraç) gecesinde Cebrail’(as)le birlikte
Hz. İbrahim’in (as)yanından geçti.

Hz. İbrahim, Cebrail’e(as)
“Ey Cebrail! Yanındaki kimdir?” diye sordu. Cebrail(as)
“O Muhammed’dir” (sav)cevabını verdi. Bunun üzerine İbrahim (a.s.)
“Ey Muhammed!(sav) ümmetine cennet fidanlarını çok dikmelerini söyle!
Çünkü cennetin toprağı çok güzel ve verimli, arazisi ise alabildiğine geniştir”
dedi.
Hz. Peygamber’in(sav)
“Cennet fidanı nedir?” diye sorması üzerine de
“Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” sözüdür” karşılığını verdi.

Terğib III/105 (İmam Ahmed, İbn Ebi’d-Dünya veİbn Hibban,
Sahih’inde Ebu Eyyub el-Ensâri’den). Heysemi X/97.


İnsanın, her işinde Kudreti Sonsuza dayandığını, O’nun yardım ve dilemesi
olmadan iyi-kötü hiç bir şeyin cereyan etmeyeceği inancını ifade etmek üzere,
günlük hayatta sık sık kullandığı vecizeleşmiş bazı cümleler bulunmaktadır.
Ancak ne kadar kapsamlı bir manaya sahip oldukları ve ne kadar sevaplı
oldukları yeterince bilinmemektedir.
Bunlardan birisi de La havle vela kuvvete illa billâh, şeklindeki cümledir. ..

Bu mübarek cümlede geçen havl kelimesi; hareket ve çare anlamına
gelmektedir. Metinde geçen kuvvet kelimesi ise Türkçemizde yaklaşık aynı
anlamda kullanılmaktadır.
Lügatlerde geçen kelime anlamları ve hadis şerhlerinde yapılan izahlar göz
önüne alınınca bu cümle şu şekilde tercüme edilebilir:
“Hayırlı işler yapabilmek, günahlardan kaçınabilmek ve insan gücünü aşan
olaylar karşısında metin durabilmek dahil, hareket, tekâmül, güç ve kuvvet
gerektiren her hâlimiz ve her işimiz için gerekli güç
ve kuvvet ancak ALLAH’ın lütfü iledir.”

Onun için de insan hayatına kuşatıcı bir nazarla bakanlar bu cümleyi açıklama
sadedinde şöyle demişlerdir:


Yokluktan çıkıp vücuda gelmek için gerekli havl ve kuvvet ALLAH’tandır.

Hayatta kalmak için gerekli havl ve kuvvet ALLAH’tandır.

Zararı def’, menfaati celb için gerekli havl ve kuvvet ALLAH’tandır.

Musibetten uzak kalıp arzu edilen şeyleri elde etmek için gerekli
havl ve kuvvet ALLAH’tandır.

— Günaha düşmemek, ibadete devam etmek için gerekli havl ve kuvvet
ALLAH’tandır.
— Azaba maruz kalmamak, nimete mazhar olmak için gerekli havl ve kuvvet
ALLAH’tandır.
— Zulmete düşmemek, iman nuru ile tenevvür etmek için gerekli
havl ve kuvvet ALLAH’tandır.

Havl kelimesinin maddî-manevî zararlı şeylerden kaçınma ve korunma gücünü;
kuvvet kelimesinin ise maddî-manevî, faydalı ve müsbet şeyleri yapma gücünü
ifade ettiği de hadis şerifler tarafından belirtilmiştir.

Yusuf Doğan
30-07-2009, 10:37
SelamunAleyküm :elsalla

Adil Güzenler
30-07-2009, 18:06
SelamunAleyküm :elsalla

Aleykümselam Yusuf Hoşgeldin:):elsalla

Yusuf Doğan
03-08-2009, 10:48
Aleykümselam Yusuf Hoşgeldin:):elsalla


Hoşbulduk Abi nevar neyok :)

Adil Güzenler
03-08-2009, 18:33
Hoşbulduk Abi nevar neyok :)

çok şükür Yusuf mücadeleye devam askerlik bittimi?

Yusuf Doğan
04-08-2009, 18:54
çok şükür Yusuf mücadeleye devam askerlik bittimi?


Yok abi bitecek inşallah :) İzne geldim seneye Mayıs gibi ALLah'ın izniyle alırız teskereyide.. Konya'nın serin havalarını almaya devam..

Adil Güzenler
05-08-2009, 01:05
Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri bu gecenin, içinde Kur'ân-ı Azîmüş-şan'm nazil olduğu ve emr-i ilâhi ile, olacak şeylerin tayin olunup hükme bağlandığı mübarek bir gece olduğunu beyan buyurmaktadır. (Du-han: 3-4)

Şaban-ı Şerifin onbeşinci Berat gecesinde, o sene cereyan edecek bütün hâdiseler Levh-i mahfuz'dan dünyâ semâsına indirilip, vazifeli meleklere teslim ediliyor.

Şöyle ki; kâtip melekler bu geceden gelecek senenin aynı gecesine kadar olacak hâdiseleri birer birer defterlere yazarlar. Kimlerin zengin veya fakir, aziz veya zelil olacakları, başa gelecek ibtilâlar, rızık-lar, ölümler, doğumlar, hülâsa bütün işler ilm-i ilâhiden topluca meleklere yazdırılır ve hükme bağlanır. Kadir gecesinde ise vazifeli meleklere teslim edilir. Rızıkların dağıtımı ile ilgili defter Mikâil -aleyhisselâm- a, amellerle ilgili defter İsrafil -aleyhisselâm-a, zelzelelerle harplere ait olan nüsha Cebrail -aleyhisselâm-a, .musibetlere ve ecellere ait olan ise Azrail -aleyhisselâm-a tevdi olunur. Böylece her müvekkil melek vazifesini bilmiş oluyor. Bu mevzuda Ibn-i Abbas -radıyallahü anh- Hazretlerinden bir rivayette Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

«Hazret-i http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif Şaban ayının yarısı gecesinde, olacak şeylerin hükümlerini verir. Kadir gecesinde ise onları vazifeli meleklere teslim eder.» Kur'ân-ı Kerim de bu gecede Levh-i mahfuz'dan topluca dünyâ semâsına nazil olmuş, Kadir gecesinde ise âyet âyet yeryüzüne indirilmeye başlamıştır.

Bu kadar faziletleri topladığı için çok mübarek ve çok kıymetli bir gecedir. Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz bu gecenin ulviyetini bize şöyle haber veriyorlar:

«Şaban ayının onüçüncü gecesi idi. Cebrail -aleyhisselâm- bana gelerek 'Ya Muhammed * dedi 'kalk teheccüd vaktidir, ümmetin hakkında muradının hâsıl olması için http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif'a dua etmenin zamanı geldi.

Peygamber Efendimiz kalktı ve o geceyi ibâdetle geçirdi. Tanyeri ağarırken Cebrail -aleyhisselâm- geldi ve dedi ki 'Ya Muhammd! Haz-ret-i http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif ümmetinin üçte birini sana bağışlamıştır.' Seyyid-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz ağladı ve 'Yâ Cebrail! Kalan üçte ikisinin durumu ne oldu?' diye sordu. O da 'Bilmiyorum' diye cevap verdi.

Şabanın ondördüncü gecesi yine geldi ve aynı şeyi söyledi. 'Ya Muhammed kalk ve leheccüd namazı ile meşgul ol!' Peygamber Efendimiz de sabaha kadar ibadetle meşgul oldu. Fecir vaktinde Cebrail -aleyhisselâm- yine geldi. 'Hazret-i http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif ümmetinin üçte ikisini sana bağışlamıştır/ buyurdu. Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz yine ağlayarak 'Kalan üçte birinin durumunu' sordu. O da 'Bilmediğini' söyledi. Nihayet Şaban-ı şerifin onbeşinci Berat gecesi Cebrail -aleyhisselâm- gelerek 'Müjdeler olsun Yâ Muhammed ! Şirk koşanların dışında Hazret-i http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif bütün ümmetini sana bağışlamıştır. Başını göğe kaldır, bak ne göreceksin.' buyurdu.

Resûl-i Ekrem -sallailahü aleyhi ve sellem- Efendimiz başını kaldırınca gördü ki semâvâtın bütün kapıları açılmıştır. Dünya semasından arşa kadar sıralanan bütün melekler secdeye kapanmışlar, üm-met-i Muhammed 'in,-sallallahü aleyhi ve sellem- günahlarının affedilmesi için dua ediyorlar. Gökyüzünün her kapısında bir melek durmaktadır. Birinci kapıda duran melek 'Bu gece rükûya varanlara müjdeler olsun!' diye sesleniyor. İkinci kapıda duran melek 'Bu gece secde edenlere müjdeler olsun!' diye sesleniyor. Üçüncü kapıda duran melek 'Müjdeler olsun bu gece Hazret-i http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif'ı zikredenlere.' diye sesleniyor. Dördüncü kapıda duran melek 'Bu gece Rabb'isine dua ve niyazda bulunanlara müjdeler olsun!' diye sesleniyor.

Beşinci kapıda duran melek 'Bu gece haşyetullahtan ağlayanlara müjdeler olsun!' diye sesleniyor.

Altıncı kapıda duran melek 'Müjdeler olsun bu gece hayırlı amel işleyenlere!' diye sesleniyor. Yedinci kapıda duran melek 'Müjdeler olsun bu gece Kur'ân-ı Kerîm okuyanlara!' diye sesleniyor ve nidasına devam ediyor: 'Bir şey istiyen yok mu, dilediği verilsin? Dua eden yok mu, duası kabul edilsin? Tevbe eden yok mu, tevbesi kabul edilsin? Günahlarının affını dileyen yok mu, günahları bağışlansın?'

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -saUaUahü aleyhi ve sellem- Efendimiz sözlerine devamla buyuruyorlar ki: «Bu gece havanın kararmasından fecrin tuluûna kadar rahmet kapıları ümmetim üzerine açık kalır ve Hazret-i http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif 'Kelp kabilesi'nin koyunlarının tüyleri sayısından daha çok kimseleri cehennemden azad eder.» (îbn-i Mâce)

Cenâb-ı Hakk'ın bütün günahkâr kullarını bu gece affettiği halde; şirk koşanlara, kavgacı kinci olup müslümanlar arasına nifak sokanlara, büyücülere, falcılara, devamlı içki içenlere, faiz yiyenlere, zina edenlere, ana-babasına asî olanlara bu gece rahmet nazan ile bak* mayacağı bir başka Hadîs-i Şerifte rivayet edilmiştir. Bir Hadîs-i Şerifte de şöyle buyruluyor:

«Şaban-ı şerif ayının yarısı gecesi olunca, onu İbadetle geçirin, gününde de oruç tutun. Zira Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri o gece güneşin batmasından itibaren dünya semâsına rahmetiyle tecelli edip, buyurur ki:

'Yok mu benden mağfiret dileyen, onu affedeyim! Yok mu nzık isteyen, onu mıhlandırayım! Bir musibete uğrayan yok mu, onu kederden kurtarayım! Yok mu şunu isteyen, yok mu bunu isteyen!'

Bu ilâhi sesleniş sabaha kadar devam eder.» (Tirmizî)

Rahmet ve mağfiretin yaygın tecellisinden dolayı bu geceye «Ley-let-ül Berat» yani kurtuluş gecesi adi verilmiştir. «Gecesini ibadetle gündüzünüzü oruçla geçirin» buyrulduğuna göre, demek ki uyunacak bir gece olmadığı anlaşılıyor. Hadîs-i Şerifler gösteriyor ki, fazilet derecesi idrâkimizin üstünde olan mübarek gecelerin içinde bulunuyoruz.

Yapılan duaların da reddedilmeyeceğini Abdullah îbn-i Ömer -radıyallahü ânh- Hazretlerinden rivayet edilen bir Hadîs-i Şerifte Seyyid-i Kâinat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
«Beş gece vardır ki, o gecelerde yapılan dualar geri dönmez:
1. Receb'in ilk gecesi,
2. Şaban'ın yarısı gecesi,
3. Cuma geceleri,
4. Ramazan Bayramı gecesi,
5. Kurban Bayramı gecesi.» (Beyhakî)

Rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı, kaldırılan ellerin boş çevrilmeyeceği böyle mübarek bir geceye bizi erdiren http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif'ımıza hamd ü senalar olsun.

Cenâb-ı Hakk bu gecenin ulviyetini Hazret-i Isa -aleyhisselâm- a da haber vermişti.

Hikâye olunur ki Hazret-i İsa -aleyhisselâm- birgün dağlarda gayet güzel yeşilliklerin arasında dolaşırken gözü beyaz bir kayaya ilişir. Kayanın güzelliğine hayran olur. Tam bu sırada Cenâb-ı http://www.dervisler.net/forum/Smileys/favori/allah.gif vahiy yoluyla «Yâ isâ! Sana bundan daha güzelini göstermemi ister misin?» diye sorar. O da «istemez olur muyum!» buyurur. O büyük kaya birden yarılır ve içinde ibâdet etmekte olan ak sakallı bir zât ile bir zeytin ağacı görülür.

Hazret-i îsâ -aleyhisselâm- merak eder, o ağacın neyin nesi olduğunu ve kaç yıldır ibâdet ettiğini sorar. Nur yüzlü ihtiyar da «O zeytinlerle sene boyunca karnını doyurduğunu, tam dörtyüz yıldır o mağarada kaldığını, bütün vakitlerini ibâdetle geçirip, bir kere bile insanların arasına karışmadığını» söyler.

Bu manzaraya çok sevinen, adetâ iftihar edip göğsü kabaran Hazret-i îsâ -aleyhisselâm-a Cenâb-ı Hakk vahiy yoluyla tekrar hitap eder:

«Yâ Isa! Bu kadar senedir durmadan ibâdet eden bu zatla iftihar etmekte haklısın. Fakat senden sonra Muhammed -sallallahü aleyhi ve sellem- adında bir peygamber göndereceğim. (Ona bir berat gecesi vereceğim ki, ümmeti arasında bu geceyi ibâdet ve taatla geçirenler, nezdimde.senin ibâdetine hayran olduğun sofudan daha hayırlı olacak.

Dünyâ meşgalelerini bu günlerde biraz' azaltalım. Çok çok oruç tutalım, Salat ü selâm getirelim, teşbih namazını da ihmal etmeyelim.


Bu vesile ile Tüm kardeşlerimin Berat Kandilini kutlar Hayırlara vesile olmasını dilerim selam ve dua ile.

Güzeyya Acar
05-08-2009, 12:49
Kandiliniz mübarek olsun .
Dualarda buluşalım inşallah ..

Yusuf Doğan
05-08-2009, 13:44
Kandilimiz mübarek olsun , ALLah günahlarımızı affeylesin...

Yusuf Doğan
05-08-2009, 17:48
http://www.youtube.com/watch?v=kGulLowiA3g


Ozan Ünsal ; Doğu Türkistan için İntifada !

Abdullah Gürbüz
10-08-2009, 11:06
Cümleten selamun aleyküm... Hoşgeldin asker Allah razı olsun paylaşım için..

Adil Güzenler
10-08-2009, 16:59
Aleykümselam Abdullah HOŞGELDİN :)sürgün bitti ha

Adil Güzenler
10-08-2009, 17:18
"Gönül” ol



Hz. Mevlana “Mesnevi”sinde şöyle diyor:



“Müminlerin müminliklerinin belirtisi, gönüllerinin kırıklığı ve mağlubiyettir, alt oluştur.



Fakat müminlerin alt oluşlarında bile bir güzellik vardır.



Sen miski ve anberi (güzel kokular) kıracak olursan, dünyayı onların güzel kokuları ile doldurmuş olursun.”


Mağlubiyetimi zaferlerin en güzeli belledim. Bildim ki, lginin getirdiği acı, kalbimi saran katılıkları kıracak ve onun içindeki gönül ortaya çıkacaktır. (Gönül, sevgiyi içinde taşıyan kalp demektir.) Ne güzel, bir gönüle sahip olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Yenilgime bakıp bana acıyanlar, bilmiyorlar ki, asıl acınması gereken kendileridir.



Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku, Rabbin kokusudur. O kokuyu mükellef sofralarda, son model araçlarda, villalarda, yalılarda bulamazsınız. O koku, kırık gönüllerde, mağlup ruhlarda bulunur.



O kokunun izini sürmek için nice canlar düştü yollara. Kimileri çölleri mekan edindi, kimileri de dağları, ovaları.


O koku, kimi zaman bir çöl rüzgarına binerek geldi, kimi de mağaralardan fışkırdı vadilere.



O kokuyu duyanlardan bazıları, misk geyiği gibi, kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Yıllar yılı mağaralarda alnı secdelere çakıldı, kimilerinin de.


Evime geliyorum, belki duyarım o kokuyu diye. Evinin bir köşesinde o kokudan bir kitle bulunuyorsa, ne mutlu sana. “Mutluluk” diyordun, işte mutluluğun sırrı bu kokudur.



Bu koku diriltici kokudur; bu koku, var edici kokudur.



Kır kibir bardağını, çal yere umutsuzluk testini. Katran yürekli insanlardan uzak dur. Yenilgini önemse. Göreceksin ki, gönül miskin çevreyi tutacak, nice canlar o kokuyla dirilecek.



Oysa, kokularımız diriltici değil, bilakis öldürücü. “Zafer”imizi kutlamak için bize yanaşanlar, zift dolu yürekliğimizin iğrenç kokularına maruz kalıyorlar.



Mağlubiyetimize yanaşan yok. Dost, mağlubiyetin doğurduğu çocuktur. Düştüğün zaman kalbine eğil, orda dostun kokusunu duyacaksın..



Ey varlık hapsinde, etrafını altınlarla, gümüşlerle donatmaya çalışan kalp. Sonra sen nasıl kırılacak ve “gönül” olacaksın.



Kimi zirveye tırmanınca mutlu olur, kimi de kuyuya düşünce. Nemrut, “tanrı”yı vurmak için göklere yükselmiş ve “ululuğunu” ilan etmişti. Yusuf ise kuyuda ermişti sonsuzluğun sırrına. Nemrut, bir topal sineğe rezil olmuştu, Yusuf ise Mısır’a sultan. Biri, kırılmayan, taş kalbe k düşmüştü; öbürü kırık kalbinin derinliklerinde manalar devşirmişti. Birinin kokusu “Nemrut” diye kokuyordu, diğerinin kokusunu sabah rüzgarı, “Yusuf Yusuf” diye bütün aleme dağıtıyordu.

Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen, sana “Yusuf” nasıl diyeyim?



Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?



Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse, İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?



Ey gönül, başın yere düşmemişse, Hüseyni zaferler seni nasıl selamlasın?



Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen, cennet kokularını nasıl duyarsın?



Ey gönül, sana deli desinler, divane, mecnun desinler; sana mağlup desinler, lginin zillet içindeki çocuğu desinler. Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.



Ey gönül, haydi yenilgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol. Kokular devşir cennetten; hatta daha ötelerden.



Ey gönül, “GÖNÜL” ol!…





Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?

Selam ve dua ile.

Abdullah Gürbüz
10-08-2009, 18:07
Hoşbulduk adil abi bitti sürgün :) Allah razı olsun paylaşım için..

Ebu Bekir olmak için;Ballı süt ikram edildiğinde O (efendimiz) içmemişken ben nasıl içerim diye saatlerce ağlamak ve susturulam*** lazım..!

Fatıma olmak için;Babası vefat ederken(s.a.v) bana ilk sen kavuşacaksın dediği zaman,bayram tebriği almış gibi sevinmek lazım..!

Onlar gibi olmak için dilimizden ve kalbimizden salat-ü selamı düşürmemek lazım..

Adil Güzenler
13-08-2009, 18:08
" Ona, teravih namazına giderken rastladım. Sevinçten adeta uçar gibiydi. Aceleyle koşuşturup durarken:

- Hayrola Ömer,dedim. Bu ne telaş böyle? Nefese nefese:
- Babam geliyormuş,diye gülümsedi. Bayramı burda geçircekmiş.

Duyduğuma göre anne ve babası,Ömer henüz bebekken ayrılmıştı. Yavrucağızın
yüzünü bile hatırlamadığı babası kısa süre sonra Almanya ya yerleşmiş,annesi de çocuğa bakmak için bir işe girmek zorunda kalmıştı. Şimdi 5-6 yaşlarında olan Ömer,yıllar boyu süren hasretini unutmuş görünürken:

- Babam geliyor,diye tekrarladı. Herkes onun dönmesini bekliyor. Şimdiden hazırlığa başlamışlar.
Tüy gibi vücudunu eğilip kucakladım.

Kalbi,yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Bir öpücükten sonra:

- Anlayamadım,dedim. Kimler bekliyormuş onu bakalım

- Herkeeees.diye cevap verdi. Sağa sola bile çok yazı asmışlar. Bir tanesi de ilerde duruyor.
Meraka kapılmıştım. Saatime bir göz atıp:

- Daha namaza çok var, dedim. Eğer uzak değilse,bana göstermelisin? Böyle bir teklifi beklediği için nazlanmadı. Küçücük avucunu avucuma saklayıp ilerlemeye, biraz sonra da onun zoruyla koşuşmaya başladık, iki sokak aşıp caddeye çıktığımızda ,büyük bir gururla parmağını uzatarak:

- Bak işte ! dedi. Hem de ne kadar kocaman yazmışlar. Ömer in gösterdiği yere baktığımda,o ana kadar yaşamadığım,belki de yaşadığım halde unuttuğum duygularla sarsıldım. Gözlerini ayıramadığı yazıda babasının adı geçen Ömer,karşımızdaki muhteşem caminin minareleri arasına gerilmiş olan mahyayı gösteriyordu.

Işıklı yazıları birlikte heceledik:
-" Hoşgeldin Ramazan" yazıyordu. "

Cüneyd Suavi nin "Hayatin Icinden" adli Kitabindan bir Hikaye .

SELAM VE DUA İLE.

Furkan Sözer
13-08-2009, 18:24
Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai]

(Ramazan ayı gelince, “Hayır ehli, hayra koş, şer ehli, kötülüklerden el çek” denir.) [Nesai]

(Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder.) [Taberani]

(Ramazan gelince, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi]

(Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani]

(Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym]

(Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur]

(Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya]

(İslam, kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim]

(Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrası, ancak oruçlular içindir.) [Taberani]

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.

Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, Cehennemden azat olur. Ramazan-ı şerif ayında, Resulullah, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur.

Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer.

Bu ayı fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir.

Kur’an-ı kerim Ramazanda indi. Kadir gecesi bu aydadır. Ramazan-ı şerifte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.

İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.

Hurma ile iftar etmek sünnettir. İftar edince, (Zehebez-zama’ vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ) duasını okumak, teravih kılmak ve hatim okumak önemli sünnettir.

Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur.

Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübarek ayda Onun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin!

Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir. Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır.

Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Ramazan orucu farz, teravih namazı ise sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai]

(Ramazan orucunu farz bilip, sevap bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari]

(Ramazan orucunu tutup ölen mümin, Cennete girer.) [Deylemi]

(Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]

(Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutun! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya]

(Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır.) [Deylemi]

(Oruçlu iken çirkin konuşmayın! Birisi size sataşırsa, “Ben oruçluyum” deyin!) [Buhari]

Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi)

Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.





ALINTIDIR.

Büşra Yarar
13-08-2009, 22:34
Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai]

(Ramazan ayı gelince, “Hayır ehli, hayra koş, şer ehli, kötülüklerden el çek” denir.) [Nesai]

(Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder.) [Taberani]

(Ramazan gelince, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi]

(Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani]

(Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym]

(Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur]

(Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya]

(İslam, kelime-i şahadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim]

(Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrası, ancak oruçlular içindir.) [Taberani]

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.

Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, Cehennemden azat olur. Ramazan-ı şerif ayında, Resulullah, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur.

Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer.

Bu ayı fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir.

Kur’an-ı kerim Ramazanda indi. Kadir gecesi bu aydadır. Ramazan-ı şerifte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.

İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.

Hurma ile iftar etmek sünnettir. İftar edince, (Zehebez-zama’ vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ) duasını okumak, teravih kılmak ve hatim okumak önemli sünnettir.

Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur.

Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübarek ayda Onun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin!

Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir. Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır.

Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Ramazan orucu farz, teravih namazı ise sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai]

(Ramazan orucunu farz bilip, sevap bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari]

(Ramazan orucunu tutup ölen mümin, Cennete girer.) [Deylemi]

(Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]

(Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutun! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya]

(Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır.) [Deylemi]

(Oruçlu iken çirkin konuşmayın! Birisi size sataşırsa, “Ben oruçluyum” deyin!) [Buhari]

Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizi)

Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.





ALINTIDIR.

Allah razı olsun...Ramazan öncesi çok iyi oldu okumak :)

Adil Güzenler
13-08-2009, 23:14
[quote=Furkan Sözer;2772109]Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai]

Allah razı olsun kardeşim selam vedua ile.

Abdullah Gürbüz
14-08-2009, 01:33
Paylaşımlar için Allah razı olsun.

Adil Güzenler
14-08-2009, 17:39
Evlatlarının ihtiyaçlarını karşılamak için nice sıkıntılara katlanan anne-babaların çocukları üzerindeki haklarını saymakla bitiremeyiz. Yüce Allâh'ın emânet ettiği yavrularını yemeyip yediren, giymeyip giydiren anne-babaların, yavrularını güzel bir şekilde yetiştirip büyütmekten başka bir dertleri ve sıkıntıları yoktur.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde çocuğun doğumundan evlendirilmesine kadar anne-babanın yapması gereken husûsları ayrı ayrı zikretmiştir. Nitekim anne ve babasına muhtaç hâldeki bebeklikten, büyüyüp yuvadan ayrılana kadar evlatlarının tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve onu en güzel şekilde yetiştirmeye çalışarak bütün imkanlarını kullanan anne-babaların çocukları üzerinde de birtakım hakları vardır. Müslümanlar, anne-babalarını râzı ve hoşnud etmek için ellerinden gelen bütün gayreti sarf etmelidirler. Nitekim Peygamberimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadîslerinde şöyle buyurur:
"Kim anne-babasını râzı ve hoşnut ederse, Allâh'ı hoşnut ve râzı etmiş olur (Buhari)
Anne-babaya itâatin ve onları kollayıp gözetmenin Kur'ân'da emredildiği vâkîdir. Anne-babasına yaşlandıklarında "öf bile demeden" ihtiyaçlarını karşılayan bir müslüman onları vefâtından sonra da unutmamalıdır. Nitekim hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz Benî Seleme Kabîlesinde bir sahâbî'nin:
"-Ey Allâh'ın Rasûlü anne ve babam öldükten sonra benim üzerimde bir hakları kalır mı?" şeklindeki sorusuna:
"-Tabîi ki, affedilmeleri için hayır duâ edersin, vasiyetlerini yerine getirirsin ve dostlarına hürmet ve ikrâm edersin." diye buyurmuştur. (Hakîm, Müstedrek, IV, 171)
Üzerimizde sayısız hakları bulanan anne-babalarımıza nasıl muâmelede bulunmamız lâzım geldiği husûsunda bir eser telif eden Cemâl Öğüt hoca müslümanlara şu tavsiyelerde bulunmaktadır:
> Evlatlar, anne-babaya dâima ikrâm, ihsân, hürmet ve itâat etmeli, onlardan birisi, yahut her ikisi ihtiyar olup, yanımızda âciz bir hâlde bulunurlarsa, yaşlılık icâbı biçimsiz sözlerden, uygunsuz hareketlerinden müteessir olarak onlara "öf" dememeli, onlara sert konuşmamalı, yüzlerini ekşitmemeli, kaşlarını çatmamalı, dolayısıyla kalblerini kırmamaya çalışmalıdır.

> Anne-Baban, sana bir şey teklif ederlerse, o şey her ne kadar ağır da gelse, gücün yettiği nisbette onların arzularını yerine getir. Onların teklîfi senin yapacağın bir şey ise, candan gelen bir hürmet ile seve seve yap. Şâyet anne-babanın teklîfleri senin yapamayacağın bir şey ise:

"-Babacığım, anneciğim hiç merak etmeyiniz, Allâh bana yardım eder ve siz de duâ ederseniz, inşâallâh yapmağa muvaffak olacağım." gibi tatlı tatlı sözlerle vaad ederek gönüllerini al.

> Sen anne-babana yalnız Dünya'da hürmet ve haklarına riâyetle kalma. Onlar hakkında Cenâb-ı Hakk'a hayır duâ et ve:

"-Ey benim Rabbim. Anneme ve babama sen merhamet et, küçüklük hâlimde, en zayıf ve âciz zamanımda beni terbiye ettikleri gibi, sen de onlara lütfûnü ihsân et" de.

> Anne-babanın sana yapmış oldukları hayır ve hizmet, ihsân ve merhametlerine karşı, sen de elden geldiği kadar iyilik ve ihsân, hizmet ve ikrâm, haklarında hayır duâ etmek sûretiyle onlara karşı az çok vazîfeni ifâ etmeye çalışmalısın.

> Anne-babaya itâat ve ihsân etmek, o kadar büyük bir vazîfedir ki, Allâh Teâlâ Hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de kullarına evvela kendi Zât-ı Ulûhiyeti'ne ibadet etmeyi, sonra da anne-babaya itâat etmeyi emretmiştir.

> İnsanın amelleri -işleri- arasında şüphesiz bir çok güzel amel vardır. Fakat bunların içinde en güzel ve şereflisi, anne ve babaya itâat ve ihsândır.

> Anne-baba cennetin orta kapısıdır. Sen, onlara ikrâm ve itâat etmekle ya o kapıyı kendine açmış olursun, yâhut onlara isyân ve muhâlefet etmekle o kapıyı kendine kapatmış olursun.

> Allâh Teâlâ'nın senden hoşnud ve râzı olması, anne-babanın senden hoşnud ve razı olmasına bağlıdır. Allâh'ın gazap ve azâbı da, anne-babanın sana kalben gücenmiş ve kırık olmalarına bağlıdır.

> Bir anne-baba evlâdına -farazâ- zulüm ve haksızlık etse de evlât, yine onlara karşı hüsn-i muâmele edecek, olanların fenâlıklarına karşı mukâbele etmeyecektir. İnsanlık, medeniyet, bâhusus Müslümanlık bunu emretmektedir. O evlât onlara karşı dâimâ ihsân, ikrâm, itâat ve hizmet edecek, küçüklüğünü bilip hürmette sebât edip gidecektir.

> Annenin evlât üzerindeki hakkı, babanınkinden kat kat daha fazladır. Zîrâ, anne evlâdını karnında taşıması, sonra Dünya'ya getirmesi sonra senelerce emzirmesi ve temizlemesi gibi zahmet ve sıkıntılarına karşı evlât üzerinde hakkı Baba hakkından çok fazla olduğu aklen ve naklen sâbit olmuştur.

> Anne-Baba, evlâdın yanına geldiği zaman, evlâtlar mutlaka ayağa kalkıp o velînimetlere karşı edep ve terbiye ile riâyet ve hürmet etmeklidir. Bunu da Allâh rızası için yapmak sûretiyle ihsân ve ikrâmda bulunmak evlâtların vazifelerindendir. Hattâ bir evlât, Kur'ân-ı Azimüşşân'ı okur iken, yanına hocası veyâhut annesi ve babası gelecek olursa, onlara hürmetten ayağa kalkacak ve bu muâmele, Kelâmullâh'a hakâret sayılmayacaktır. Fakat hocasından ve ebeveyninden başkasına kalkmamalıdır.

> Anne-Babanın nafakası -yiyecek, içecek, giyecek gibi ihtiyaçları- evlâtlara borçtur. Yâni ana ve baba yemek, içmek, giymek gibi şeylere muhtaç olursa, bunları evlâdın temin etmesi îcab eder. Açlıklarında doyurmak, susadıklarında su vermek, çıplak kaldıklarında giydirmek, yersiz kaldıklarında yerleştirmek, her hâlde onlara yardım ve hizmet etmek ve hüsn-i muâmelede bulunmak evlâtlar üzerine vâciptir.
> Peygamber Efendimiz Anne-Babasına kasden hakâret, ezâ ve cefâ edip âsi olan evlât mel'undur diye dünyaya ilân ve beyân buyurmuştur. Filhakika anne-babaya bile bile isyân etmek günahların en büyüğü olduğu ve İslâm Dini'nde katiyen haram olduğu şüphesizdir.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"-Ben size büyük günahlardan daha büyük günahları haber vereyim mi?" diye beyân buyurduktan sonra:

"-En büyük günah üç tânedir: Birincisi Allâh Teâlâ'ya şirk koşmak, ikincisi Anne-Babaya âsi olmak, üçüncüsü yalan yere yemin etmektir."

Şebnem Dergisi/Emine Gülen

Yusuf Doğan
16-08-2009, 09:36
Cümleten selamun aleyküm... Hoşgeldin asker Allah razı olsun paylaşım için..


Selamunaleyküm..


Hoşbulduk abi , izin bitti göreve başladık bile :)

Abdullah Gürbüz
17-08-2009, 03:11
Selamunaleyküm..


Hoşbulduk abi , izin bitti göreve başladık bile :)

Aleyküm selam.Valla ben sügründeydim anca yazabildim :) Allah c.c hayırlısıyla bitirip gelmeyi nasip etsin. Ramazan ayı askersin kıymetini bil.Keşke bende askerde olsam veya sevabını arttıracak herhangi bir yerde olsam..

Adil Güzenler
19-08-2009, 16:31
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: "Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir.
Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolunur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz."
İlahi rahmet ve mağfiret ayı Ramazan'a sadece birkaç gün kaldı. Müslümanlar olarak, dünyanın her yerinde bu kutlu ve mübarek ay için hazırlıklarımızı çoktan başlatmış olmalıydık. Ramazan ayını tam anlamıyla yaşayabilmek için Ramazan ayının tam olarak ne ifade ettiğini çok iyi anlamamız gerekiyor. Bu ay kültürel etkinliklerin ya da festivallerin vazgeçilmez ayı değil, rahmetin dağıtıldığı bağışlanma ayıdır!
Festival ayı değil, bağışlanma ayı!
Ramazan ayı, hafızamızı tazeliyor çürümeye yüz tutan zihnimizi yeniden diriltiyor. Unuttuklarımızı yeniden hatırlamak ve küçümsediklerimizin ehemmiyetini yeniden anlamak için vazgeçilmez bir fırsat aslında Ramazan. Allah'ın insanlığa sunduğu bir kurtuluş ve hatırlayış kapısı...
Ülkemizdeki manevi tahribat, her şeyin içini boşalttığı gibi Ramazan ayının muhtevasını da kundaklamaya çalışıyor. Eğlence sektörünün elinde, içeriği ve ehemmiyeti hızla değiştirilmeye uğraş veriliyor. Ne yazık ki artık kitap fuarları, festivaller, nargileler, şekerciler ve macuncularla birlikte anımsanıyor Ramazan. Mükellef iftar sofraları, çeşit çeşit yemekler, birbirinden ilginç tatlılar, Türk kahvesi üzerine inciler ve dini televizyon programları üzerinden anlaşılıyor Ramazan.
Reyyan kapısından girenler
Sehl ibn Sa'd (ra)'nın rivayet ettiğine göre Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: "Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Kıyamet Gününde o kapıdan ancak oruç tutmuş olanlar girer, onlarla birlikte o kapıdan başka hiç kimse giremez. O vakit, 'Dünyada iken oruç tutmuş olanlar nerededir?' diye bir ses yükselir. Onlar gelir, Cennete o kapıdan girerler. Oruçluların en son kalanı da girince kapı kapatılır, artık başka hiç kimsenin girmesine müsaade edilmez. O kapıdan kim Cennete girerse ebedi olarak susuzluk çekmez." [Buhari, Müslim, Tirmizi]
Ramazan'ın karşılığı cennettir
Ebu Said el-Hudri (ra)'nın rivayetine göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Ramazan'ın ilk gecesi olunca semanın kapıları açılır, Ramazan'ın son gecesi oluncaya kadar hiçbir kapısı kapanmaz. Ramazan ayı içerisinde bir gecede, herhangi bir kul namaz kılarsa, şüphesiz ki, Allah onun her secdesine bin beş yüz sevap yazar ve onun için Cennette kırmızı yakuttan bir köşk yapar. Bu köşkün altmış bin kapısı vardır. Her kapısında kırmızı yakutla süslenmiş altından bir köşk vardır.
Ramazan'ın ilk orucunu tutunca, o güne kadar olan geçmiş günahları bağışlanır ve her gün sabah namazından akşama kadar yetmiş bin melek ona istiğfar ederler. Ramazan ayı içerisinde gece veya gündüz yapmış olduğu her secde için ona, gölgesinde atlı bir yolcunun beş yüz sene gidebileceği büyüklükte bir ağaç verilir."
Her gece Kadir gecesidir!
"Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar." [Kadr Suresi]
İçinde bin aydan daha hayırlı olan bir ay bulunan Ramazan ayı, bire yetmiş verilen bir aydır. Kadir gecesinin hangi güne denk geldiğini tam olarak bilemediğimiz için, bütün bir Ramazan'ın her gününü 'Kadir Gecesi' gibi yaşamamız ve ihya etmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Artık sınırlarımızı net çizmek zorundayız! Ramazan eğlence ayı değil, düşünme ayıdır. İbadet ve bağışlanma ayıdır! Ramazan ayına, hazırlığımızı yapmış olarak girmeliyiz. Ramazan'ın sonunda bayrama ulaştığımızda da aynı ruh halini bütün bir yıl boyunca yaşayabilmek için Ramazan ayının hassasiyetle idrak edilmesi gerekmektedir.
Ramazan'a hazırlık zihinlerde ve gönüllerde olur. Temizlik önce zihinlerde ve gönüllerde başlamalıdır. Ramazanla birlikte farklı bir iklime girdiğimizi ve cennete yaklaştığımızı anlamalı ve idrak etmeliyiz. Başka bir yolu yok!
İftar programları ve Çağrı filmi
Türkiye'de ve çoğunlukla İslam dünyasında Ramazan ayının peşinde getirdiği iki farklı etkinlik, televizyonlardaki iftar programları ve bölümler halinde yayınlanan Çağrı filmi oluyor. İftar vakti ve teravih namazından ibaret bir oruç ayı anlayışı yerleştirildi Türkiye'de. Elbette güzel yanları var bunların ancak işin tamamı bu değil ve oldukça eksik kalıyor. Ramazan ayı bu iki etkinlikten ibaret değil. Ramazan ayının ehemmiyetinin ne olduğunu anlamanın yolu televizyonlara bakmak değil, Allah Resulünün hayatına ve hadislerine bakmakla mümkündür.
İftar sofranıza her gün bir misafir!
Ramazan'a hazır mıyız? Ramazan ayına hazırlığımızı tamamladık mı? Ya da gereği gibi hazırlık yapabildik mi? Bu sorular elbette önemli. Ancak bu sorular yanlış anlaşılmamalıdır. 'Ramazan'a hazır mıyız?' sorusunun cevabında, evin derlenip toparlanması, çuval çuval yeni yiyeceklerin alınması gibi maddeler yok. Bu hazırlıktan kastımız manevi ve zihinsel hazırlıktır. "Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder." [Taberani] buyuruyor Hz. Peygamber.
Ramazan ayına hazırlanmanın en kuvvetli yolu, bu mübarek aya zihnimizde hazırlık yapmamızdır. Evlerimizden önce zihinlerimizi toparlamak zorundayız, halılardan ve perdelerden önce akıllarımızı bulaştığı seksen puttan temizlemek zorundayız.
İşte size iyi ve Allah Resulünü sevindirecek bir hazırlık kararı: Ramazan ayı boyunca sofranıza yetimleri, yoksulları, garipleri ve fakirleri misafir edin! Allah'ın izzetiyle size verdiğinden siz de yoksullara verin. Ramazan'ın parolası bu olmalı: İftar sofranıza her gün bir misafir!
Bir sohbet halkasında yer alın!
Yapılan bir farz ibadetin başka aylarda yapılan yetmiş farz ibadete denk olacağı Ramazan ayında başlanması ve muhakkak sonuna kadar sürdürülmesi gereken en öncelikli işlerden biri de düzenli bir sohbet halkasında yer almaktır.
Bunun içine tefsir okumaları, siyer okumaları ve hadis sohbetleri de dâhil olmak üzere Ramazan ayı boyunca muhakkak belli bir müddet ilimle meşgul olmak alınabilir. Bilhassa Allah Resulünün Ramazan'ı nasıl idrak ettiği, Ramazan ayı ile ilgili hangi emirlerde ve tavsiyelerde bulunduğunun öğrenilmesi hem işimizi kolaylaştıracak hem de içimizi ferahlatacaktır. Kısa surelerin tefsiri, Ramazan ayı boyunca genişçe işlenebilecek, öğrenilebilecek konulardandır.
Ramazan, düşünme ayıdır!
Uzun bir açlıktan sonra midelerin tıka basa doldurulduğu otuz günlük bir törene girmiyoruz. Her anlamıyla cennetin kapısını bizlere açacak bir mevsime bir güzellik ve rahmet iklimine giriyoruz. Kuşatıcı ve koruyucu bir iklime...
Bağışlanmak isteyenlerin bağışlanacağı şerefli bir aya giriyoruz. Ramazan'ın en çok atladığımız konularından biri de şüphesiz düşünme ayı olmasıdır. Bir muhasebe ayıdır Ramazan. İnsanın kendisini çırılçıplak aynanın karşısına koyacağı bir aydır bu ay. Hatalarımızı, günahlarımızı, eksikliklerimizi, yanlışlarımızı düşünüp mağfiret talep edilecek olan tek makamdan mağfiret talep etme ayıdır Ramazan.

Abdullah Gürbüz
20-08-2009, 01:57
Türkiye'de ve çoğunlukla İslam dünyasında Ramazan ayının peşinde getirdiği iki farklı etkinlik, televizyonlardaki iftar programları ve bölümler halinde yayınlanan Çağrı filmi oluyor. İftar vakti ve teravih namazından ibaret bir oruç ayı anlayışı yerleştirildi Türkiye'de. Elbette güzel yanları var bunların ancak işin tamamı bu değil ve oldukça eksik kalıyor. Ramazan ayı bu iki etkinlikten ibaret değil. Ramazan ayının ehemmiyetinin ne olduğunu anlamanın yolu televizyonlara bakmak değil, Allah Resulünün hayatına ve hadislerine bakmakla mümkündür.

Allah razı olsun adil abi.. Sağolsun ramazan dincisi medya rolünü çok güzel oynuyor her ramazanda olduğu gibi. Allah bizleri ramazanın hikmetini bereketini bilenlerden ve yaşayanlardan eylesin inşallah..

Abdullah Gürbüz
21-08-2009, 00:00
Selamun aleyküm. Cümleten hayırlı ramazanlar inşallah..



Ey anların, günlerin, ayların, yılların Rabbi!
Ey zamanın, mekanın, ölümün ve hayatın Rabbi!
Ey arzın ve semavatın Rabbi
Ey kelamın sahibi ve Ramazan'ın Rabbi!
Ey bizim Rabbimiz, insanın ve insanlığın Rabbi!
Ey sonsuz rahmetin kaynağı sınırsız merhametin menbaı
Bizleri Kur'an ayı Ramazan'a yetiştirdiğin için hamdolsun!
Bizleri vahyinle tenezzül buyurduğun için hamdolsun!
Bizleri başıboş bırakmadığın için hamdolsun!
İlahi ; Anlarımızı, günlerimizi, aylarımızı, yıllarımızı bize mübarek eyle!
Vahyin doğum ayı olan Ramazan'ı bize mübarek eyle!
Bir Ramazan’la gelen vahyi bize mübarek eyle
Akleden kalbimizi Kuranla münevver ve müzeyyen eyle
Hoş gelen Ramazan'ın hoş bulduklarından eyle!
Ramazanı bizden bizi Ramazandan hoşnut ve razı eyle
Kuranı bizden bizi Kurandan hoşnut ve arzı eyle
Vahyi bize aç bizi vahye aç !
İlahi Kelamın ışığını susuz gönüllere elimizle saç !
Çünkü insanlık bu suya muhtaç ya Rabbi !
Rab! Bizi Orucun Başını Dik Tutanlardan,
Başını Oruçla Dik Tutanlardan Kıl!
Kendini Kaybedenlerden, Kendini Unutanlardan Değil,
Kendini Oruçla Tutanlardan Kıl.
Ramazanı ruhumuza gıda gönlümüze ferman
Gözümüze fer dizimize derman kıl
İmanımızı sorunlarımızın elinde kar gibi eritme
Sorunlarımızı imanımızın elinde kar gibi erit
Bizi bir lahza kendimizle başbaşa bırakma!
Ellerimizi bırakma,
Allah'ım!

Adil Güzenler
21-08-2009, 00:26
Selamun aleyküm. Cümleten hayırlı ramazanlar inşallah..


ALEYKÜMSELAM

bize bu duaya amin demek düşer AMİN AMİN AMİN
Rabbim tutacağımız oruçları makbul ve kabul eylesin selam ve dua ile.

Kaan Elbir
21-08-2009, 00:55
Allah hepimize hayırlı bir Ramazan geçirmeyi, oruç tutmayı, dua etmeyi ve af dilemeyi nasip etsin inşallah.
Dargınların barışması, hastaların şifa, borçluların deva bulması ise dünyalık birkaç temennimiz inşallah.

Güzeyya Acar
21-08-2009, 00:59
Geldi 11 ayın sultanı , özlenen beklenen güzel ay :)
Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun..
Allah mükafatlarına nail olan kullarından eylesin cümlemizi ..

Adil Güzenler
21-08-2009, 03:02
Allah hepimize hayırlı bir Ramazan geçirmeyi, oruç tutmayı, dua etmeyi ve af dilemeyi nasip etsin inşallah.
Dargınların barışması, hastaların şifa, borçluların deva bulması ise dünyalık birkaç temennimiz inşallah.

amin inşalah

Kaan,cım hatim kampayası ne oldu bir kardeşimizi bu konuda görevlendirecektin hala ses yok en azından bir hatim yapalım bu seneyi boş geçmeyelim (Abdullah kardeşimiz bu işi götürür bence)

Adil Güzenler
21-08-2009, 05:19
Muaz İbni Enes r.a.'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasullullah s.a.v. şöyle buyurmuştur:
''Her kim ki oruçlu olursa,bir hasta ziyaret ederse,bir de cenazenin namazında ve definde hazır olursa,kendisi için günahları bağışlanır.
Ancak daha sonra yeni bir günah işlemesi müstesna!''

Kaan Elbir
21-08-2009, 19:32
Açıldı Adil abi.

http://forum.gencfb.org/showthread.php?t=78581

Güzeyya Acar
21-08-2009, 19:41
Ubâde bin Samit anlatıyor:
Ramazan ayının başladığı bir günde
Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:

"İşte bereket ayı olan Ramazan geldi.
Artık Allah'ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder.
Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah'a sevdirin.
Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah'ın rahmetinden nasibini alamayandır."(1)



(1) et-Tergib ve't-Terhîb, 2:99.

~~~

كل عام وإنتم بخير بمناسبة شهر رمضان المبارك

Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun!
dua ile.

Abdullah Gürbüz
22-08-2009, 00:03
amin inşalah

Kaan,cım hatim kampayası ne oldu bir kardeşimizi bu konuda görevlendirecektin hala ses yok en azından bir hatim yapalım bu seneyi boş geçmeyelim (Abdullah kardeşimiz bu işi götürür bence)

Burak Kaan A.Ş bize iş bırakmaz adil abi : )

Burak Sivrikaya
22-08-2009, 00:33
Estağfurullah Abdullah abi :)
Herkese hayırlı ramazanlar, birbirimize dua etmeyi ihmal etmeyelim.

Adil Güzenler
22-08-2009, 01:02
Burak Kaan A.Ş bize iş bırakmaz adil abi : )

Ona şüphem yok zaten Abdullah(ALLAH.IN KULU)
Başlık keşke herzamanki yerine açılsaydı Kaan kardeşimiz haber vermeseydi ben cafe bölümüne girip hayatta görmezdim başlığı

Mustafa Bozkurt
22-08-2009, 02:16
Selamun Aleykum Abilerim Kardeşlerim .. Ramazan Ayında Hadis-i Şerif Yazarsak Kardeşlerimiz Hem Bilgili Hem Davranışlarda Daha Dikkatli Olur Diye Düşündüm..

''Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.''

''Ramazan ayında, hasta veya ruhsat sahibi olmaksızın kim bir günlük orucunu yerse, bütün zaman boyu oruç tutsa bu orucu kaza edemez.''

Adil Güzenler
22-08-2009, 03:15
Selamun Aleykum Abilerim Kardeşlerim .. Ramazan Ayında Hadis-i Şerif Yazarsak Kardeşlerimiz Hem Bilgili Hem Davranışlarda Daha Dikkatli Olur Diye Düşündüm..

''Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.''

''Ramazan ayında, hasta veya ruhsat sahibi olmaksızın kim bir günlük orucunu yerse, bütün zaman boyu oruç tutsa bu orucu kaza edemez.''

Aleykümselam Kardeşim Allah Razı olsun

Dostlar arasındaki hediye gönüldeki muhabbetin şahididir. Oruç da imanın çiçeğidir. Peygamber efendimiz “Oruçlunun ağzının kokusu Allah katında Misk kokusundan daha temiz ve güzeldir.” (Buhari K. Siyam Hadis No 1775) buyurur.

Peygamber efendimiz (”Ramazan orucu iki ramazan ayı arasındaki küçük günahları örter.” (Müslim¸ K. Taharat) buyurmuştur.

Abdullah Gürbüz
22-08-2009, 15:26
Selamun Aleykum Abilerim Kardeşlerim .. Ramazan Ayında Hadis-i Şerif Yazarsak Kardeşlerimiz Hem Bilgili Hem Davranışlarda Daha Dikkatli Olur Diye Düşündüm..

''Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.''

''Ramazan ayında, hasta veya ruhsat sahibi olmaksızın kim bir günlük orucunu yerse, bütün zaman boyu oruç tutsa bu orucu kaza edemez.''

Aleyküm selam. Allah razı olsun..

- Kim Allah Teala yolunda bir gün oruç tutsa, Allah onunla ateş arasına, genişliği sema ile arz arasını tutan bir hendek kılar.
(Tirmizi, Cihad 3, (1624))

Mustafa Bozkurt
22-08-2009, 17:11
Allah sizlerden razı olsun.

Ey îmân edenler! oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.

Güzeyya Acar
22-08-2009, 17:33
Selamün aleyküm .
Eski sayfaları geziyordum da Adil abinin ramazan ile ilgili güzel paylaşımlarından bi tanesini hatırlamakta fayda var diye düşündüm. :)

Ramazan-ı Şerif
Bu ay sabır ayıdır
-Bu ay başkalarının derdine,acısına,sıkıntısına ortak olma ayıdır.
-Bu ay mümin,in rızkının artırıldığı aydır.
-Bu ay içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunan aydır.
-Bu ay önü rahmet ,ortası mağrifet,sonu cehennem azabından
kurtuluş ayıdır.
-Bu ay ALLAH [C.C],ın bütün kitaplarının indiği aydır.
-Bu ay oruçlu olanlara iftar edinceye kadar
balıkların bile istiğfar etttiği bir aydır.
-Bu ay Cennetin tezyin[süslemek] edildiği cehenemin kapatıldığı ,
azgın şeytanların bağlanıp hapsedildiği aydır.
-Bu ay bolluk ve bereket ayıdır.
-Bu ay ALLAH[c.c],ın tamamen kullarına yöneldiği bir aydır.
-Bu ay meleklerin özel dualarını bıraktığı,oruçluların yaptıkları
dua,ya amin dedikleri bir aydır.

RABBİM TUTTUĞUNUZ VE TUTACAĞINIZ ORUÇLARI VE YAPACAĞINIZ
BÜTÜN İBADETLERİ KABUL ETSİN İNŞALLAH[AMİN]:elsalla

Abdullah Gürbüz
23-08-2009, 16:41
Selamün aleyküm .
Eski sayfaları geziyordum da Adil abinin ramazan ile ilgili güzel paylaşımlarından bi tanesini hatırlamakta fayda var diye düşündüm. :)


Aleyküm selam. Allah razı olsun.Bende sürekli önce yazılmış yazılara bakmak istiyorum ama fırsat olmuyor :)

Adil Güzenler
23-08-2009, 19:41
İftarda Yapılacak Duâ

"Allâhumme leke sumtu ve bike âmentu ve aleyke tevekkeltu ve alâ rızkıke eftartu veli savmi ğadin neveytu fağfir limâ kaddemtu vemâ ahhertu."

Anlamı:

"Allah'ım! Senin için oruç tuttum, sana inandım, sana dayandım, Senin verdiğin rızıkla orucumu açtım. Yarının orucuna da niyet ettim, benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla."

Rabbim oruçlarımızı kabul etsin inşallah.

Abdullah Gürbüz
23-08-2009, 20:48
İftarda Yapılacak Duâ

"Allâhumme leke sumtu ve bike âmentu ve aleyke tevekkeltu ve alâ rızkıke eftartu veli savmi ğadin neveytu fağfir limâ kaddemtu vemâ ahhertu."

Anlamı:

"Allah'ım! Senin için oruç tuttum, sana inandım, sana dayandım, Senin verdiğin rızıkla orucumu açtım. Yarının orucuna da niyet ettim, benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla."

Rabbim oruçlarımızı kabul etsin inşallah.


Amin inşallah adil abi.

Hatim kampanyasından hala ses yok 14 cüzde kaldık. Herkesin illaki başka yerlerde hatimleri vardır veya kendi okuduğu ama bence Burak'a msj atıp cüz sayılarını yükseltelim yoksa Ramazan bitecek :)

Adil Güzenler
23-08-2009, 23:39
Amin inşallah adil abi.

Hatim kampanyasından hala ses yok 14 cüzde kaldık. Herkesin illaki başka yerlerde hatimleri vardır veya kendi okuduğu ama bence Burak'a msj atıp cüz sayılarını yükseltelim yoksa Ramazan bitecek :)


malesef her sene 2,3 hatim yapıyorduk burda başlık her zamanki yerine açılsaydı keşke yapacak bir şey yok artık bir,iki gün daha bekliyelim bakalım
alan olur inşallah.

Adil Güzenler
26-08-2009, 00:20
http://www.youtube.com/watch?v=DLHyQ8-hlKQ

varlığım sana feda olsun EFENDİM diyor ve başını öne eğiyor dayanacak halim kalmadı açım ya RESULALLAH açlığımı bastırmak için mideme taş bağladım ve kuşağını açıyor bir taş düşüyor toprağa EFENDİMİZ önce taşa sonra Sahabeye bakıyor ve elini uzatıyor kendi kuşağını açıyor toprağa 2taş düşüyor Sahabe gözleri yaşlı EFENDİMİZE bakıyor hiç bir şey söylemeden karanlığa akıyor.

YORUMSUZ ANLAYANA!

Adil Güzenler
26-08-2009, 21:50
SELAMUNALEYKÜM.


Oruçlunun Sevinci

Akşam yaklaşınca, Rabbinin emri ile nefsine dur diyerek, gün boyu arzularını dizginleyen mümin, oruçla nefsini terbiye etmekle birçok güzel haslete sahip olma ve ilahi emri yerine getirmenin sevinci ile iftarın gelmesini beklemeye başlar.

Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) şu (kudsi) hadisleri onun bu sevincine tercüman olur: “Oruç benim içindir. Onun mükâfatını ben vereceğim. Oruç tutanlar için iki sevinç anı vardır. Biri iftar anında orucunu açma sevinci, diğeri Rabbine ulaştığında oruç tuttuğundan dolayı yaşadığı sevinçtir.”(1)

Oruç tutanın sevinci bu kadarla kalmaz. Allah Resulü (sav) onlara bir müjde daha verir: “Allah her iftar vakti, cehenneme girmesi kesinleşmiş kullarını cehennemden azat eder. Bu, Ramazan boyunca her akşam tekrarlanır.”(2) Bazı rivayetlerde her gece bir milyon (1.000.000) kişinin cehennemden azat edileceği bildirilmektedir.(3)

İftar Vakti Acele Ederlerdi

Oruçlu, akşam vakti gelince, orucunu açmakta acele eder. Çünkü Allah Resulü (sav): “İftarı acele edin, sahuru geciktirin!“ Abdullah b. Mesud der ki; Allah Resulü (sav) de böyle yapardı.”(4)

“İnsanlar iftarı acele ettikleri sürece hayır (sünnetim) üzere bulunurlar.”(5)

“İnsanlar iftarı acele ettikleri sürece, bu din galip olmaya devam edecektir. Zira Yahudi ve Hıristiyanlar iftarı geciktiriyorlardı.” Buyurur.(6)

Sonra iftar zamanını açıklayarak: “Karanlık şuradan geldiği, gün şuradan döndüğü, güneş battığı zaman oruçlu iftar eder’, buyurur.”(7)

Sahabe-i Kiram’dan Ebu Evfa anlatıyor: “Ramazan ayında Allah Resulü (sav) ile bir seferde bulunuyorduk. Güneş batınca Allah Resulü (sav):

— Ey Bilal! İnip hurma ezmesini su ile karıştırıp yemek hazırla! Buyurdu.
— Ya Resûlallah! Akşam olmasını beklesek, dedi. O emrini tekrarladı:
— Ey Bilal! İnip hurma ezmesini su (yâda süt) ile karıştırıp yemek hazırla! Buyurdu. Bilal-i Habeşi:
— Ama hala gündüz! Dedi. Allah Resulü (sav) üçüncü kez:
— Ey Bilal! İnip hurma ezmesini su (yâda süt) ile karıştırıp yemek hazırla! Buyurdu.

Bilal-i Habeşi devesinden indi, yemeği hazırlayıp götürdü. Allah Resulü (sav) çorba gibi olan yemeği içtikten sonra Bilal-i Habeşi’ye eli ile göstererek: “Güneş şuradan battığında gece şuradan geldiğinde oruçlu iftar eder’, buyurdu.”(8)

Efendimizi takip eden sahabeler de onun gibi iftarı acele ederdi. Ancak bazıları namazı iftardan önce kılardı.

Ebu Atiyye anlatıyor: “Bir gün Mesruk ile birlikte Hz. Aişe’nin yanına gittik. İzin alıp içeri girdikten sonra:

— Ey müminlerin annesi! Hz. Peygamberin sahabelerinden hayırdan başka hallerini görmediğimiz iki kişi var. Bunlardan biri iftar ve namazı acele ediyor, diğeri namazı acele ediyor ama iftarı geç açıyor. Onlar hakkında ne dersin? Diye sorduk. Hz. Aişe:
— İftar ve namazı kim acele ediyor?
— Abdullah b. Mesud.
— Allah Resulü (sav) de öyle yapardı.”(9)

Enes b. Malik üsteki hadise açıklık getirerek şöyle der: “Allah Resûlü (sav) akşam namazı kılmadan önce birkaç tane yaş hurma, o yoksa kuru hurma, o da yoksa su ile orucunu açardı.”(10)

İftarda Dualar Kabul Olur

İftar vakti duaların kabul olduğu anlardan, iftarda yapılan dualar ise kabul olan dualardandır. Bunun için Allah Resûlü (sav): “Oruçlunun iftar anında reddedilmeyecek bir duası vardır.”(11) buyurdu.

Bir defasında iftar vakti; “Allahumme leke sumtu ve ala rızgike eftartu; Allah’ım senin için oruç tuttum, rızkınla orucumu açtım.” (12) Bir başka zaman ise:

“Bismillah! Elhamdu lillah! Allahumme leke sumtu ve ala rızkike eftartu, ve aleyke tevekkeltu, subhaneke ve bihamdike takabbel mini inneke ente’s-semiu’l-alim” (Allah’ın ismi ile başlarım. Hamd ona aittir. Allah’ım senin için oruç tuttum, rızkınla orucumu açtım, sana tevekkül ettim, hamd ile seni tesbih ederim. Orucumu kabul et, sen işiten ve bilensin.” diye dua buyurdu.(13)

Âlim sahabelerden Abdullah b. Amr (ra) iftar yapacağı zaman: “Allah’ım her şeyi kuşatan rahmetinden beni bağışlamanı istiyorum.” diye dua ederdi.(14)

Orucunu Hurma ile Açardı

Allah Resulü (sav) orucunu hurma ile açar, sahabelerine:
“Oruç tuttuğunuz zaman hurma ile açın! Çünkü hurma berekettir. Onu bulamazsanız su ile iftar edin! Su temizdir.” buyururdu.(15)

Yazın Allah Resulü’ne (sav) yaş hurma ve su getirilir, onları yer içer sonra namaz kılardı. Kışın ise kuru hurma yiyip su içtikten sonra namaz kılardı.(16)

İftara Gider, İftara Çağırırdı

İnsanları iftara çağırmaya teşvik eden Allah Resulü (sav): “Kim bir oruçluyu iftara çağırırsa, onun sevabı kadar sevap kazanır. Bu oruçlunun sevabından hiç bir şey eksiltmez.” buyururdu.(17)

Bir başka hadislerinde ise; “Kim Ramazan’da kazandığı helal rızık ile oruç tutan birini iftara çağırırsa, melekler ona Ramazan geceleri boyunca dua ederler. Cebrail (as) Kadir gecesi onunla kucaklaşır.(18)

Cebrail’in (as) kucaklaştığı kişinin kalbi incelir, gözyaşları fazlalaşır, buyurdu. Sahabelerden bir ayağı kalktı.
— Yâ Resûlallah! İkram edecek bir şeyi olmayanlar ne yapsınlar? Diye sordu. Allah Resulü (sav):
— Bir lokma ekmek ikram etmek için bile olsa birini iftara çağırsınlar.
— Yanında o da yoksa?
— Bir avuç herhangi bir yiyecekle.
— O da yoksa?
— Bir parça süt ile.
— O da yoksa?
— Birazcık su ile.”(19)

Efendimiz bir konuşmasında sahabelere:

— Cennette içi dışından, dışı içinden görünen şeffaf bir oda vardır, buyurdu. Sahabeler:
— O kimin için olacak Ya Resûlallah? Diye sordular. Allah Resûlü (sav):
— Güzel söz söyleyen, misafire ikramda bulunan, oruca devam eden, insanlar uyurken namaz kılanlar için, buyurdu.(20)

Misafire ikramı çok seven Allah Resulü (sav), Ramazan geldiğinde her konuda olduğu gibi bu konuda da daha hassas olurdu. Ashab-ı Suffe’yi gözetmeye özen gösteren Efendimiz, Ramazan’da onlar için adeta teyakkuza geçer, kendisi iftara çağırmakla kalmaz, sahabelerini onları birer ikişer iftara çağırmak için sürekli teşvik ederdi.

bizi aralarında bölüştürerek misafir ederlerdi. İftara yakın yanımıza gelir, bizi birer ikişer iftara alıp evlerine götürür, yemek ikram ederlerdi. Ramazanın ilerleyen günlerinde bir akşam nasılsa hiç kimse bizi iftara götürmedi. Ertesi gün aç karnına oruç tuttuk. İkinci akşam yine gelen olmadı.

Açlıktan bitap düşünce Allah Resulü’ne (sav) giderek durumumuzu anlattık. Halimize çok üzülen Allah Resulü (sav) tek tek bütün eşlerinin evine haber göndererek, evde yiyecek olup olmadığını sordurdu. Eşleri yemin ederek, yiyecek hiçbir şey olmadığını hatta dün kendilerinden hiç birinin evlerinde bir lokma dahi yemediğini söylediler. Allah Resulü (sav) bize:

— Toplanın! Buyurdu. Bir araya toplanınca: “Allah’ım! Senin fazlın ve rahmetinden istiyoruz. Her şey senin elindedir. Senden başkasının hiçbir şeye gücü yetmez.” buyurarak bizim için dua etti.

Çok geçmeden bir adam Allah Resulü’nün (sav) huzuruna girmek için izin istedi. İçeri girdiğinde kızarmış bir koyun ve ekmek getirdiğini gördük. Allah Resulü (sav) koyunu bizim önümüze koymasını istedi. Adam koyunu bize verince, oturup doyana kadar yedik. Hz. Peygamber (sav) bize dönerek:
“Allah’ın fazlı ve rahmetinden istedik. Zira o rahmetini katında bizim için saklamıştır’ buyurdu.”(21)

Bir başka gün arkadaşlarım yine iyice acıkmıştı. Bana:
— Ey Vâsile! Allah Resulü’nün (sav) yanına git. Bizim için ondan yiyecek iste, dediler. Denileni yapıp eve gittim. İzin isteyip içeri girdim.
— Ya Resûlallah! Suffe ashabı, çok aç! Bunun için beni sana gönderdiler, dedim. Allah Resûlü (sav) eşi Hz. Âişe’ye:
— Yanında yiyecek bir şey var mı? Diye sordu. Hz. Âişe:
— Yâ Resûlallah! Yanımda sadece birazcık ekmek biraz da süt var, dedi. O:

— Onu bana getir! Buyurdu. Hz. Âişe ekmek parçasını getirip verdi. Allah Resûlü (sav) bir tane yemek kabı isteyerek, ekmeği kabın içine ufaladı. Sonra sütü ekmeğin üzerine döktü. Onları karıştırarak tirit yemeği yaptı. Yemek bereketlenerek, tencereyi doldurdu. Allah Resûlü (sav) bana döndü:

— Ey Vâsile! Gidip bana on arkadaşını getir, buyurdu. Hemen oradan ayrılıp hızla arkadaşlarımın yanına gittim. On kişiyi alıp götürdüm. Allah Resulü (sav):
— Oturun! Buyurdu. Arkadaşlarımız oturunca, Efendimiz:
— Bismillah, diyerek yemeye başlayın. Yemeğin kenarından alın, üstünden almayın. Çünkü bereket yemeğin üzerine iner. Doyuncaya kadar yiyin! Buyurdu.

Arkadaşlarım doyuncaya kadar yedikten sonra oradan ayrıldılar. Onlar kalktıklarında yemekten hiçbir şey eksilmemiş gibiydi. Allah Resûlü (sav) yemeği eli ile düzeltti. O dokununca yemek bereketlenerek kabı doldurdu. Bana yine:

— Ey Vâsile! Git on kişi daha alıp gel! Buyurdu. Arkadaşlar gelince:
— Oturun yeyin, buyurdu. Arkadaşlar sofraya oturup, doyuncaya kadar yediler. Kalktıklarında tenceredeki yemek aynen duruyordu. Allah Resûlü (sav) bana döndü.
— Başka kimse kaldı mı?
— Evet, on kişi daha kaldı.
— Onlar da gelsinler, buyurdu. Onlar da gelip yedi ve doydular. Son gurup kalkınca, tenceredeki yemek aynen duruyordu. Allah Resulü (sav):
— Ey Vâsile! Kalan yemeği Âişe’ye götür, buyurdu.”(22)

Davetlere İcabet Ederdi

Zaman zaman sahabeler Allah Resulü’nü (sav) iftara çağırır, Allah Resulü (sav) onları reddetmeyip davetlerine icabet ederdi.

Abdullah b. Zübeyr (ra) anlatıyor: “Sad b. Muaz, Allah Resûlü’nü (sav) iftara davet etti. İftarını Sad’ın yanında yapan Allah Resûlü (sav) yemekten sonra:
“Eftara indeküm es-saimune ve ekele taameküm el-ebrar ve sallet aleyküm el-melaiketu” (Oruçlular sofranızda iftar etsin, yemeğinizi iyi insanlar yesin, melekler size salât etsin!) diye dua buyurdu.”(23)

Biri Yanınızda Oruç Yiyebilir mi?

Oruç tutmanın sayılamayacak kadar çok faydası olduğu şüphe götürmeyecek bir gerçektir. Oruç tutuğumuzda samimiyetimiz ve birikimimiz doğrultusunda bu nimetlerden istifa ederiz. Bunun için biri Ramazanda yanımızda oruç yediği zaman onun adına üzülürüz.

Yemek arzumuzu harekete geçirdiği için kızar mıyız? Hayır, bilakis seviniriz. Çünkü Allah Resûlü (sav): “Oruçlu birinin yanında yemek yendiğinde, melekler oruç tutan kişiye salat ederler.” buyurmaktadır.(24)

Asr-ı Saadette tüm Müslümanlar oruç tuttukları için Ramazan’da bu tür tablolara rastlanmazdı. Ramazan’ın dışında nafile oruçlarda, biri oruçlu iken bir başkasının yemek yediği zamanlar oluyordu.

Ümmü Ammare binti Kab anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü (sav) bizim ziyaretimize gelmişti. Oturunca yemek hazırlayıp götürdüm. Bana:

— Gel sen de ye! Buyurdu. Ben:
— Orucum, dedim. Allah Resulü (sav):
— Oruçlu birinin yanında yemek yenildiğinde, yemek bitinceye kadar melekler ona salat ederler (günahlarının bağışlanması için dua ederler) buyurdu.”(25)

Süleyman b. Büreyde anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber yemek yerken Bilal-i Habeşî huzura girdi. Allah Resulü (sav) ona:
— Buyur yemek ye! Buyurdu. O:
— Orucum yâ Resulullah! Dedi. O:
— Biz de rızkımızı yiyoruz. Bilal’in yemediği rızkının karşılığı ona cennette verilecektir. Biliyor musun Ey Bilal! Oruçlunun kemikleri bile zikreder. Biri oruçlunun yanında yemek yediğinde melekler onun affedilmesi için dua ederler.”(26)

Kaynaklar: 1-Buhari, Savm, 9; Müslim, Siyam, 163; Tirmizi, Savm, 55; Nesai, Siyam, 41. 2-İbn Mace, Siyam, 3; Müsned, 5/256. 3-İbn Hacer, Heytemi, İthaf, 52. 4-Nesai, Siyam, 23; Hindi, Kenzü’l-Ummal, 23879

(bu gün okuduğum Beni asrı sadete götüren bu güzelliği paylaşmak istedim
sizlerle YOLLARINDAN YÜRÜYENLERE SELAM OLSUN)

Yusuf Doğan
29-08-2009, 11:25
Aleyküm selam.Valla ben sügründeydim anca yazabildim :) Allah c.c hayırlısıyla bitirip gelmeyi nasip etsin. Ramazan ayı askersin kıymetini bil.Keşke bende askerde olsam veya sevabını arttıracak herhangi bir yerde olsam..

Amin abi insallah...


Çok şükür Yüce Rabbimiz bizi kavuşturdu bu Mübarek Ramazan ayına.... Buralarda sahur , iftar bi başka oluyo abi gerçekten :)

Güzeyya Acar
30-08-2009, 23:43
Selamün aleyküm :)

"Oruçlu için iki sevinç vardır:

Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir;

diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir."

Hadis-i şerif

Hacı Ali Bakırhan
03-09-2009, 11:39
selamunaleyküm.

Adil Güzenler
03-09-2009, 14:39
selamunaleyküm.

Aleykümselam Kardeşim:)

Hacı Ali Bakırhan
04-09-2009, 01:22
Aleykümselam Kardeşim:)
nasılsın Abi

Adil Güzenler
04-09-2009, 04:00
nasılsın Abi

Elhamdülillah Kardeşim başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluş olan ramazanı şerif ayını elimizden geldiğince dolu dolu yaşamaya çalışıyoruz selam ve dua.





Ramazan ayı mübarek bir aydır. ALLAHü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai]

(Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilip, sevabını da ALLAHü teâlâdan bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.)

"Oruçlunun iftar vaktinde yaptığı dua katiyyen reddolunmaz."

"Kim kötü söz ve davranışları bırakmazsa, ALLAH'ın onun yemesini ve içmesini terketmesine ihtiyacı yoktur."

”Oruçlunun Ağzının kokusu ALLAH c.c katında misk kokusundan daha hoştur."

(Ramazan orucunu tutup ölen kimse, Cennete girer.) [Deylemi]

(Ramazan ayı gelince, “Ey hayır ehli, hayra koş! Şer ehli, sen de kötülüklerden el çek” denir.) [Nesai]

(Ramazan bereket ayıdır. ALLAHü teâlâ bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]

(Ramazan-ı şerif ayı geldiği zaman, ALLAHü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi]

(Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani]

(Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym]

(Ramazan orucu farz, teravih sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.)

(Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur]

(Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, ALLAH yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya]

(İslam, kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim]

(Cennetteki güzel köşkler, sözü hoş, selamı çok, yemek yediren, oruca devam eden ve gece namazı kılan kimselere verilir.) [İbni Nasr]

(Oruç tutan müminin susması tesbih, uykusu ibadet, duası müstecap ve amelinin sevabı da çoktur.) [Deylemi]

(Bilhassa oruçlu iken çirkin, kötü söz söylemeyin! Birisi size sataşırsa, ona “Ben oruçluyum” deyin!) [Buhari]

(Gerçek oruç, sadece yiyip içmeyi değil, boş ve hayasızca sözleri de terk ederek tutulan oruçtur.) [Hakim]

(ALLAHü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.) [Taberani]

(ALLAH yolunda bir gün oruç tutanın yüzünü, ALLAHü teâlâ yetmiş yıl ateşten uzaklaştırır.) [Müslim]

(Temizlik imanın yarısı, oruç da sabrın yarısıdır.) [Müslim]

(Oruçlu iken ölene, kıyamete kadar oruç tutmuş gibi sevap yazılır.) [Deylemi]

(Oruçlu iken ölen Cennete girer.) [Bezzar]

(Oruç tutan, namaz kılan kimse, mükafatını kıyamette aklı kadar alır.) [Hatib]

(Oruç şehveti keser.) [İ. Ahmed]

(Çok yiyip içmek hastalıkların başıdır.) [Dâre Kutnî]
(Sahurun tamamı berekettir. Bir yudum su için de olsa sahura kalkın! ALLAHü teâlâ ve melekleri, sahura kalkanlara salât ve selam ederler.) [İ.Ahmed]
Resulullah efendimizin rüyası
(Rüyamda acayip şeyler gördüm. Ümmetimden birini azap melekleri yakalamıştı. Aldığı abdestler gelip, onu içindeki zor durumdan kurtardı. Birini gördüm, kabri onu sıkıyordu. Kıldığı namazlar gelip, onu kabir azabından kurtardı. Birine şeytanlar musallat olmuştu. Ettiği zikirler gelip, şeytandan onu kurtardı. Birinin de susuzluktan dili çıkmıştı. Tuttuğu Ramazan orucu gelip, susuzluğunu giderdi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.
Denildi ki:
(Oruçlu) onu ne ile zedeler?
Buyurdular:
Yalan ve gıybetle... (Nesâî; Mucemul-Evsât)
Çünkü yalan ve gıybet sahipleri, gündüzleri helâl yiyeceklerden nefislerini mahrûm bırakarak oruç tutarlar, ancak yalan ve gıybetleri sebebiyle de insan eti yiyerek mânen harâmla iftar etmiş sayılırlar. Bu şekilde zâhiren oruçlu olup mânen gıybet sebebiyle iftar etmiş olanlar hakkında Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, takvâ ölçülerine göre:
Gıybet edenin orucu bozulur. demiştir.

Orucun ecri Cenâb-ı Hakk katında mahfûzdur. Hadîs-i kudsîde buyurulur:
”Âdemoğlunun her amel ve hareketi kendisine âiddir. Oruç ise böyle değil! Çünkü o, benim içindir. (Çünkü ben yemem, içmem ve bütün beşerî sıfatlardan münezzehim.) Dolayısıyla ben, onun mükâfâtını (husûsî bir şekilde) bol bol vereceğim.”

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, şöyle buyurdular:
”Oruçlunun sevineceği iki ferâhlık vardır:
1. İftâr ettiği zaman (Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerine kavuştuğu için) sevinir.
2. Rabbine kavuştuğunda da orucu berekâtıyla nâil olduğu yüksek derece için sevinir.” (Buhârî)

Ramazan-ı Şerîf orucu, terâvih namazı, sahur ve seher uyanıklığı bakımından çok mühimdir. Hadîs-i şerîfde buyurulur:
”Allâh -celle celâlühû-, size Ramazan-ı Şerîf orucunu farz kılmıştır. Ben de gece namazını, terâvihi sünnet kıldım. Eğer bir kimse îmânlı bir yürekle ve sevabına ermek emeli ile Ramazan-ı Şerîf orucunu tutar, terâvih namazını kılarsa, anadan doğduğu gibi günâhlarından kurtulur.”

Hadîs-i şerîfte buyurulur:
”Cennet seneden seneye Ramazan için süslenerek şöyle der:
{Allâh’ım! C.c Bizim için bu ayda kullarından bizde kalacak insanlar kıl!..}(Taberânî)

Yine Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
”Oruç tutunuz ki, sıhhat bulunuz!” (Taberânî)
”İftarı acele ediniz; sahûru geciktiriniz!..”

Oruçlarımızı sakatlayacak ihmâllerden kaçınmak îcâb eder. Öfkeden şiddetle uzaklaşmalıdır.

Hadîs-i şerîfde buyurulur:

”Oruç, sadece yemek, içmek vesaireden kesilmek değildir. Kâmil ve sevablı oruç, ancak faydasız laftan, boş vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Şâyet biri sana söver, yahut sana karşı câhilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine: {şüphesiz ki ben oruçluyum!} de; sabret!” (Hakim , Beyhakî)

Sabrın ilk şartı da, hâdise ile ilk karşılaşma zamanında olmasıdır. Tavı geçmiş bir sabrın, fazla bir mükâfâtı yoktur.

Hadîs-i şerîfde buyurulur:

”Eğer insanlar, Ramazan-ı Şerîf’in ne olduğunu lâyıkıyla bilselerdi, senenin tamamının Ramazan olmasını arzu ederlerdi.”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
”Kim bir oruçluya iftar verirse, oruçlunun ecri gibi -oruçlunun sevabından hiçbir şey eksilmeden- ecir alır.” (Tirmizî)

(Misafir, sofrada bulunduğu müddetçe, melekler, ev sahibine duâ eder.) [Taberânî]

(Cennette öyle güzel köşkler vardır ki, bunlar, tatlı konuşan, yemek yediren ve herkes uyurken namaz kılanlar içindir.) [Tirmizî]

(Arkadaşına, sevdiği yemeği verenin günahları affolur.) [Bezzar]

(Kıyamette ALLAHü teâlâ, kimine, “Bana niçin yemek vermedin?” diye sorar. O da, “Sen âlemlerin Rabbisin. Sana nasıl yemek verebilirdim” der. ALLAHü teâlâ da, “Aç olan bir arkadaşına yemek vermedin. Eğer verseydin, bana yemek vermiş gibi sevab alırdın” buyurur.) [Müslim]

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
“Oruçla Kur’ân, kıyâmet gününde kula şefâat edecektir. Oruç, sabrın yarısıdır.” buyurmuşlardır
Hadîs-i şerîfde:

“Mü’min öldüğü zaman, namazı baş ucunda, sadakası sağında, oruç göğsünde bulunur.”
Biz, herhangi bir menfaat düşüncesi ile değil yalnız ALLAH'ın c.c emri olduğu için ve onun rızasını kazanmak maksadıyla oruç tutarız.

Hz. Ali (ALLAH c.c ondan razı olsun) diyor ki:
- Karşılığında bir menfaat umarak yapılan ibadet, ticaretçinin ibadetidir.
- Korku sebebiyle yapılan ibadet kölenin ibadetidir.
- ALLAH'ın c.c nimetlerine şükretmek maksadıyla yapılan ibadet, hür olan kimsenin ibadetidir.
Makbul olan ibadet, Hz. Ali'nin de belirttiği gibi ALLAH'ın c.c nimetlerine karşı şükran borcunu yerine getirerek onun rızasını kazanmak maksadıyla yapılan ibadettir.

Kur'an okumak ve okunan Kur'an'ı dinlemek sevabı çok olan bir ibadettir.
Peygamber Efendimiz:
"Kim ALLAH'ın kitabı Kur'an'dan bir harf okursa onun için bir sevap vardır. Her sevabın karşılığı da on kat verilecektir" buyurarak Kur'an okuyanlara verilecek sevabın miktarını belirtmiş, ayrıca Kur'an-ı Kerim'in okuyucularına şefaat edeceği Peygamberimiz tarafından bildirilmiştir. Şöyle buyuruyor:
"Kıyamet günü oruç ve Kur'an kul'a şefaatçi olurlar. Oruç:
- Ya Rabbi, ben onu gündüzleri yemekten ve zevklerinden alıkoydum. Şimdi beni ona şefaatçi kıl, der. Kur'an:
- Ya Rabbi, ben onu gece uykusundan alıkoydum. Şimdi beni ona şefaatçı kıl, der.
Her ikisi de şefaat ederler."

Aykut Şirin
07-09-2009, 03:19
Allah razı olsun abi okuduğum güzel yazılardan inşallah

Aykut Şirin
07-09-2009, 03:24
Tüm kötülüklerden Allah’a sığınmanın sırları!

İnsan başına kötülükler gelince hep bir suçlu arar! Aslında suç kendindedir! Peki insan tüm kötülüklerden nasıl korunur, imanını ve duygularını nasıl muhafaza eder, imanını nasıl kuvvetlendirir? Cevabı üç surede saklı! İşte Peygamber Efendimiz'in methettiği o sûreler...
Bu sureler Kur'ân'ın son üç suresidir. Bu sureleri çoğumuz biliriz, namazlarda da en çok bu sureleri okuruz. Sırasıysa İhlas, Felak ve Nâs surelerinin ilki olan İhlâs tevhid hakikatini, Allah'ın bir ve tek olduğunu, hiçbir şeye ihtiyacının bulunmadığını, her şeyin Ona muhtaç olduğunu, doğma ve doğurulma gibi beşeri özelliklerden uzak olduğunu, denginin ve benzerinin kesinlikle olmadığını özetle anlatır ki, Allah'a olan imanın temelini belirler.

Bu beş özellikten her biri aynı zamanda diğerinin hem delili, hem de ispatıdır. Mesela, "Allah birdir, çünkü Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; ihtiyaca olmadığı için de birdir" cümlesinde olduğu gibi...

İman hakikatinin dille ifadesi olması açısından Peygamberimiz İhlas Suresini çok methetmiştir. Ebû Hüreyre anlatıyor: Bir gün Resulullah (a.s.m.) "Toplanınız, size Kur'ân'ın üçte birini okuyacağım" buyurdu. Bunun üzerine toplanan toplandı.

Sonra Resulullah (a.s.m.) hane-i saâdetinden çıktı, geldi ve Kul huvallâhu Ehad'i okudu ve tekrar hane-i saâdetlerine girdi. Biz birbirimizle şöyle konuştuk: "Resulullah (a.s.m.) 'size Kur'ân'ın üçte birini okuyacağım' buyurmuştu.

Ben kuvvetle tahmin etmekteyim ki, bu, kendisine gökten gelen bir haberdir." Daha sonra Resulullah (a.s.m.) çıktı, geldi ve şöyle buyurdu: "Size Kur'ân'ın üçte birini okuyacağımı söylemiştim. Dikkat ediniz, o sûre Kur'ân'ın üçte birine denktir."1

Hz. Enes'in naklettiğine göre ise, Sahabilerden birisi Peygamberimize (a.s.m.), "Yâ Resulallah, bu 'Kul hüvallahü ehad' sûresini çok seviyorum" demesi üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) ona şöyle buyurdu: "Ona olan sevgin seni Cennete götürür."2

Felak ve Nâs sureleri ise baştan şeytan olmak üzere şerli, zararlı, tehlikeli ve sinsi düşmanların kötülüklerinden Allah'a sığınma sırlarını anlatır. İhlas suresi insanı imanını kuvvetlendirirken, bu iki sure de imanımızın ve duygularımızın muhafaza şifrelerini öğretir.
Peygamberimiz bu iki sureye çok önem verir, üzerlerinde çokça durur. İbn Âbis anlatıyor. Resulullah (a.s.m.) bana şöyle dedi: "Ey İbni Âbis! Sana Allah'a sığınanların okuyacağı en faziletli şeyi söyleyeyim mi?" "Buyurun yâ Resulallah" dedim. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurdu: "Kul eûzü bi-rabbi'l-felâk' ve 'Kul eûzü bi-rabbi'nnâs...' Bu iki sûredir."3

Her namazın sonunda bu iki surenin okunmasını tavsiye eden Peygamberimizin, gece istirahate çekilmeden önce neler yaptığını eşleri Hz. Âişe annemiz şöyle anlatıyor: Resulullah (a.s,m.) her gece yatağına girdiği vakit iki elini birleştirir, onlara üfler, daha sonra 'kul hüvallahu ehad, kul eûzü bi-Rabbi'l-felâk, kul eûzu bi-Rabbi'n-nâsi'yi okur, sonra başından ve yüzünden başlayarak yetişebildiği yere kadar vücudunun her tarafını elleriyle meshederdi. Bunu üç defa yapardı."4

Hatta öyle ki, Peygamberimiz son hastalığında kendisi takatsiz kaldığı için, o gece Hz. Âişe bu sureleri okumuş, Peygamberimizin mübarek elleriyle bedenini meshetmiştir. Bu üç sure ayrı zamanda birer dua oldukları için hanımlar mazeretli oldukları günlerde dua niyetiyle okuyabilirler, bir sakıncası olmaz.


1.Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân:11.
2.Tirmîzî, Fedâilü'l-Kur'ân:11
3.Neseî, İstiâze:1.
4.Tirmizî, duâ: 21.

Aykut Şirin
07-09-2009, 03:26
Biri kötülük etse ne yapardınız? Birgün ashab Peygamberimiz (S.A.v)’den Hz. Ali’yi niçin çok sevdiğini sordu. Efendimiz o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali’yi çağırmaya adam gönderdi ve orada bulunanlara sordu:

- Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız?

Cevap verdiler:

- Yine iyilik ederiz.
- Yine kötülük yapsa?
- Biz yine iyilik ederiz.
- Yine kötülük yapsa?

Ashab cevap vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.

Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi. Resulullah (S.A.v) Hz. Ali’ye sordu:

- Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?
- İyilik ederdim.

Hz. Peygamber (S.A.v) bu soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da "yine iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,

- Ya ResulAllah (S.A.v)! Ali’yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler..

Aykut Şirin
07-09-2009, 03:27
Hz. Peygamber'e iman etmek farzdır.
Hz. Peygamber'e iman etmek farzdır. Hz. Peygamber (s.a.v)'e iman etmek İslâm’ın erkanından birisi, imanın da şartlarından bir şarttır. Bundan dolayı her müslümanın O'nun Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna şehâdet etmesi, O'nun Rabbinden getirdiği her şeyi tasdik etmesi ve O'ndan gelen bütün sözleri ve fiilleri kabul ederek, O'nu hayatında kendisine örnek alması gerekir.



Hz. Peygamber'i sevmek, her mü'min için en gerekli taatlerden biridir. Zîrâ sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Buhârî ve Müslim'in Enes b. Mâlik (r.a)'dan rivayet ettikleri bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:


“Sizden birinize Ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.”(1)


Bu zikretmiş olduğum hadis-i şerif başka bir rivayette şöyle nakledilmiştir:


“Sizden birinize ben, kendi nefsinden, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığı müddetce tam iman etmiş sayılmaz.” Bu sevgi bir insanda gerçekleşmezse, o insan gerçek mü'min olamaz. Nitekim, Abdullah b. Hişâm, Hz.Ömer (r.a)'ın bir gün Peygamber (s.a.v)'e şöyle dediğini rivayet etmiştir:


“Ey Allah'ın Rasülü sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha fazla sevimlisin”.


Hz. Peygamber (s.a.v) ise O'na “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki; sen beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın” demiştir.


Hz. Ömer (r.a)'da O'na; “vallâhi şimdi sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin” dediğinde, Hz. Peygamber (s.a.v); “şimdi imanının kemâle ermiştir ey Ömer” demiştir.(2)


Şüphesiz ki insan, iyiliğin esiridir. Kalpler kendisine iyilik yapana karşı sevgi duymak üzere yaratılmıştır. Eğer bir insan, kendisine iyilik yapan bir insanı severse, ya ona bir hediye verir veya dar zamanında yardım eder. Bir kişi başka bir kişiyi sevince bunları yaparsa, o halde, bütün âlemlere hidayetle gelen, bütün insanlık için rahmetle gönderilen insanlara kitabı ve hikmeti öğreten, dünya ve ahiret saadetine kavuşma yolunu açıklayan bu yüce Peygamber'e karşı tutumumuz ne olması gerekir?


Hiç şüphesiz ki; Allah sevgisinden sonra sevgiye en lâyık olan Hz. Muhammed (s.a.v)'dir. Zîrâ Yüce Allah bir ayet-i kerimede Hz.Peygamber (s.a.v)'e hitâben şöyle buyurmaktadır:


“(Ey habibim!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”(3)


Hz. Peygamber (s.a.v)'i gerçekten seven bir mü'minde bulunması gereken bazı vasıflar vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:


1- Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnet-i seniyyesine ittibâ etmek; O'nun hayat tarzına hayatımızı uydurmak. Nitekim Cenab-ı Allah:


“Andolsun ki Allah’ın Rasulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”(4) buyurmaktadır.


Allah'ın rızası ve sevgisi, Hz.Peygamber (s.a.v)'in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir mü'minin en büyük ideali, kendisini Allah'a sevdirmektir. Yani O'nun rızasını kazanmak, gadabından korunmaktır.


Aslında kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayırlar, İslâm yolunda tüketilen bütün nefesler tek gayeye bakar; o da Allah'ın sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Bunun da tek yolu Rasulullah (s.a.v)'in sünnetine uymaktır.


2- Hz. Peygamber (s.a.v)'in sözünü kabul edip, hükmüne razı olmak. Ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor:


“Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme karşı, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.”(5)


Yüce Allah bu ayette üç noktaya dikkatimizi çekiyor:


1. Her meselede Rasulullah'ın hakemliğine başvurmak.


2. O'nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.


3. Tam bir teslimiyetle O'na boyun eğmek.


Kur’ân-ı Kerim, mü'minlerin mutlak teslimiyetten öte başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile haber veriyor:


“Mü'min bir erkek ve kadın için, Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiçbir tercih hakkı yoktur.”(6)


3- İnsanlar arasında O'nun dini olan İslâm’ı yaymak, tevhit bayrağını yükseltmek ve Yüce Allah'ın kesinlikle izin vermediği putperestliği ortadan kaldırmak.


4- İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah için, kitabı için, Peygamberi için ve bütün müslümanlar için nasihatte bulunmak. Nitekim Ümmet-i Muhammed'in en hayırlı ümmet olmasının sebeplerinden birinin, iyiliği emretmeleri ve kötülükten sakındırmaları olduğunu Yüce Allah şöyle açıklamaktadır:


“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah'a iman edersiniz.”(7)


5- Hz. Peygamber (s.a.v)'in güzel ahlâkıyla ahlâklanmak ve bütün kötü ahlâk ve davranışlardan sakınmak.


Çünkü sevgili Peygamberimiz;


“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmaktadır.(8)


6- Hz. Peygamber (s.a.v)'e saygı ve hürmet göstermek. Sahâbîler (Allah onlardan razı olsun) Hz. Peygamber (s.a.v)'e saygılarından dolayı seslerini O'nun sesinden fazla yükseltmezlerdi. Hz.Peygamber (s.a.v)'e bu derece saygı ve hürmet gösterirlerdi. Nitekim Yüce Allah:


“Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkında olmadan, amelleriniz boşa gider”(9) buyurmaktadır.


7- Hz. Peygamber (s.a.v)'e dâima salat ve selamda bulunmak. Zîrâ Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:


“Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (O’nun şerefini gözetmeye, şânınını yüceltmeye özen göstermekte) dir. Ey inananlar! Siz de O'na salât edin, (O'nun şânını yüceltmeye özen gösterin) içtenlikle selam edin (O’na esenlik dileyin)”(10)


Yüce Allah, bu ayet-i kerimede bütün mü'minlere Peygamberine salât ve selâm etmelerini emretmekte ve O'na saygı göstermelerini istemektedir.


“Allahümme Salli alâ Muhammed” demek salât, “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiy” demek selamdır. Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet edilen çok sayıda Salavât-ı Şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salãt ve selâm getirmek, Peygamber (s.a.v)'in sevgisini celbeder, şefaatine sebep olur.


İşte Hz. Peygamber (s.a.v)'i gerçekten seven her müslümanda bu vasıfların bulunması gerekir. Aksi halde insan tam manasıyla imanın meyvesinden istifade edemez ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in şefaatine nâil olamaz.