Kendine has lezzetleri ve hamamlarıyla meşhur Gaziantep'ti bu hafta rotamız. Cuma akşamı çeşitli bölgelerden kalkan otobüslerimizle yaklaşık 1.200 km'lik yola Bismillah diyerek başladık. Bayram öncesi yollar kalabalık olur, geç kalırız diye birazda erken çıktık fakat güzergahımızda herhangi bir yoğunluk yoktu. Yol boyunca her zaman ki gibi besteler, muhabbetler ve maçın kritiği yapıldı.
İstanbul, Bolu, Ankara, Adana, Osmaniye derken Gaziantep il sınırı tabelası gözüktü. Şehire girdiğimizde saatler 02.00 civarını gösteriyordu. Yazdan kalma diyebileceğimiz bir hava vardı. Yolun vermiş olduğu yorgunluğu Gaziantep'in kendine has kebapları ve tatlılarıyla atmaya çalıştık. Gittiğimiz mekanda Emre Belözoğlu ile karşılaştık. Kendisi sakat olmasına rağmen Gaziantep'e gelerek takımı yalnız bırakmak istememiş. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi sunduktan sonra 1-2 hatıra fotoğrafının ardından stadyumun yolunu tuttuk.
Stadyuma geçiş yaptığımızda saatlerimiz 4'e geliyordu. Bizlere ayrılan kale arkası tribünü etrafında çevre illerden gelen temsilciliklerimizle birlikte yavaş yavaş içeri girmeye başladık. Gaziantep, Adana, Mersin, Şanlıurfa, Birecik, Hatay, Kayseri, Kahramanmaraş temsilciliklerimiz bizimle birlikte tribünde yer aldılar.
Pazartesi günü satışına başlanan biletler Salı günü tükenmişti. Üstelik bizden önce Gaziantep'e gelen takım taraftarlarına (Kasımpaşa, Konyaspor, Bursaspor, Bucaspor, Karabükspor) 5 TL'den satılan misafir takım tribünü bilet fiyatları Fenerbahçe taraftarına özel (!) %400 zamla 25 TL'den satıldı. 25 TL çok değil belki ama %400 zam düşündürücü. Gaziantepspor'un bilet fiyatlarını takibe aldık. Umarız Trabzonspor Yönetim Kurulu gibi yapmazlar..
Gaziantep'te geçmiş yıllarda içeri girişler sırasında yaşanan izdiham bu sene yoktu. Rahat bir şekilde içeriye girdik. Pankartlarımızı astık ve tribünde konuşlanmaya başladık. Takımlar sahaya çıktıktan sonra futbolcularımızı tribüne çağırarak kendilerine her zaman ki gibi moral vermeye çalıştık.
Maçın başlama düdüğüyle birlikte Gaziantep semalarını inletmeye başladık. Cep telefonlarımıza gelen mesajlarda ekrana sesin iyi geldiğine yönelikti.
Maçın henüz başı diyebileceğimiz anlarda Alex ile attığımız golle coşkumuz biraz daha arttı. Alex attığı bu golle Fenerbahçe forması altında 100. golüne imza atmıştı. Bu yüzden bu gole daha farklı bir sevindik diyebiliriz.. Alex'in golü, Volkan'ın kritik kurtarışları, çok istesekte gelmeyen ikinci golle birlikte ilk yarıyı 1-0 önde kapattık. Bu durum ikinci yarının biraz daha stresli geçeceğinin habercisi gibiydi.
İkinci yarı başlar başlamaz ısınmaya giden Niang'ı görünce herhalde birazdan oyuna girer diye düşündük fakat dakikalar geçtikçe bu beklentimiz boşa çıktı. İkinci yarı tribün ilk yarıya oranla daha iyiydi fakat sahadaki takımımız için aynı şeyleri söylemek mümkün değildi.
Bir türlü aradığımız golü bulamazken oyuna herhangi bir müdahale olmamasıysa endişelerimizi arttırıyordu. Özellikle yediğimiz ikinci gol sonrası Niang'ın oyuna alınmasına anlama veremedik. Niang madem oynayabilecek durumdaydı neden son 5 dakika oyuna alındı? Yok eğer oynayamayacak durumdaysa neden 5 dakika için riske edildi?
2-1'e rağmen yinede susmayan bir tribün, son saniyelerde kaçan bir golle en azından 1 puan umudunu yitirmişti..
Maçın bitiş düdüğüyle birlikte bozulan moraller ve bizleri bekleyen 15 saatlik uzun bir yolculuk. Taraftarın suçu (!) bu olsa gerek..
Yaklaşık yarım saatlik bir beklemenin ardından açılan kapılarla birlikte dışarıya çıkarak, otobüslere binerek dönüş yolculuğu için Bismillah dedik..
Sorunsuz bir yolculuğun ardından İstanbul'a vardığımızda saatler 12'yi gösteriyordu. Umarız bu moralsiz döndüğümüz son deplasman olur çünkü Fenerbahçe taraftarı bunları hiç hak etmiyor..