Advert
Advert

Kardeşlerinden biri, Kardeşlerinin hepsi…

Kardeşlerinden biri, Kardeşlerinin hepsi…
Bu içerik 2106 kez okundu.

“Çocukluğumuzu, gençliğimizi, anılarımızı, hüzünlerimizi ve sevinçlerimizi bir tabuta koyup uğurladık bu dünyadan…”

Binlerce kelimenin zihnimizi parçaladığı, bir türlü dökülmeyen sözcüklerin boğazımıza yumruk gibi oturduğu o soğuk Ocak gününün en kısa özetiydi bizim için bu cümle.

Yine bütün duygulardan sıyrıldığımız, dünyada işimizden daha önemli bir şey yokmuşçasına çalıştığımız 13 Ocak günü çalan telefonla gerçeğin yani ölümün dünyasına dönmüştük. Tonlarca betonun altında ezilmiş gibi gelen bir sesin, ‘Ağabey öldü, Sefa Ağabeyi kaybettik’ cümlesi zihnimizin kısa sürede idrak edebilmesi mümkün olmayan sözlerdi. Yürüyüşünü, konuşmasını, sigara içişini, bakışlarını taklit ettiğimiz, gözlerinin içine bakıp bizden bir şey istemesini beklediğimiz o adam nasıl ölürdü. O bizim çocukluk kahramanımızdı. Onlar böyle ölemezdi.

Belki bu yüzden kabullenemedik bu ölümü. Sanki her an telefon çalacak ve o hafif kısılmış sesiyle bizi gururlandıracak bir şey isteyecekti. Sanki maçın ortasında birden kamera tribüne dönecek, demirlerin üstünde bize onu gösterecekti. Telefonun ekranında adını okuyunca heyecanlanacak, televizyonda yüzünü görünce sevinecektik.

13 Ocak’ta boğazımıza oturan o yumrukla yaşamaya alışmalıydık. Ölüm yine kapımızı çalmıştı. Nice yakınımızdan sonra ağabeyimizi de almıştı. Kahramanlarımız birer birer böyle mi gidecekti bu hayattan. Evet, ölüm yine gelecekti. Ama biz ölüme onlar kadar hazır mıyız?

‘Bir yazı yazın, ağabeyi herkes tanısın’ dediklerinde buna gücümüzün yetmeyeceğini biliyorduk. Bazı şeyler yazılabilirdi ama bazılarını sadece yaşamak ve sonsuza kadar anımsamak gerekir. Sefa Ağabeyi anlatmak bize mi daha çok düşer yoksa Suriyeli yetimlere, Türkistanlı mazlumlara mı bilemedim. Tanımayan herkes kötü bilmişti, tanıyan herkes ise onun gibi olmanın mücadelesini veriyordu.

Öyküsü yarım kalmış koca insanlara dönüşmüştük. Kimimiz eşinden, kimimiz çocuğundan, kimimiz patronundan kuytu köşelere kaçıp dudaklarımızı ısırıyorduk. Zihnimizdeki depremler ne zaman bitecekti? Bize yüzlerce dost bırakmıştı. Ama biliyorduk o artık yoktu ve biz kalabalıklar içinde sahipsizliğimizle baş başa kalmıştık.

Sefa Ağabeyi tanımak, ona kardeş olmak bizleri bu şehirde ayrıcalıklı kılıyordu. Ağabeyimizle gururlanıyorduk. Çünkü o kardeşlerini hiç utandırmadı. Düşmanlığın her türlüsünü gördü. Kalbini artık dayanamayacak noktaya getiren düşmanlıklar. Arkadaş sandıkları, dost bildikleri sırtından vurdukça kardeşlerine daha sıkı sarıldı. Ondan kardeşlerini satması istendi, ‘gururu bırak para içinde yaşa’ denildi. Her seferinde gülüp geçti. Paranın satın alamayacağı dostlukları tatmayanlar şaşırıyordu. Çünkü onlar vurdukça çevresindeki kalabalık artıyor, düşmesi gerektiği halde daha da dik duruyordu. ‘Bedel ödersin’ dediler, özgürlüğünü elinden aldılar. Ama kalbi ve ruhu özgür bir insanı nasıl tutsak edebilirlerdi. Kurdukları tuzak başlarına geçti. Gönlü hiç dara düşmedi. Çünkü o, tuzak kuranların en hayırlısına iman etmişti.

Ağabeyimizi sonsuzluğa uğurlamamızın üzerinden tam 1 yıl geçti. Evet, ölenle ölmedik, hayat devam etti bir şekilde. Ama anılarımız güçlenerek geldi bizimle. Bazen oturduğu mahalleden geçerken, bazen stada şöyle bir uzaktan bakarken, bazen hiç tanımadığımız insanların Fenerbahçe muhabbetlerini dinlerken. Hafif bir tebessümle, kalbimizi saran hüzünle hatırladık Sefa Ağabeyi. Dualarımızda ise hiç eksik etmedik. Biliyoruz bizi izlerken en çok buna sevinirdi.

O meşhur şarkıda da denildiği gibi, ‘Elbet bir gün kavuşacağız, bu böyle yarım kalmayacak’. Kavuşacağız Sefa Ağabey, yarım kalan her şeye inat tek tek geleceğiz yanına. Ama o gün gelene kadar seni anlatacağız herkese, ‘İstanbul’dan bir Sefa Kalya geçti’ diyeceğiz. Emanetine hiç ihanet etmeyeceğiz, dostlarımızı satmayacağız, menfaat peşinde koşmayacağız. Belki senin kadar olmasa da Suriyeli, Türkistanlı, Arakanlı çocukları kardeş bileceğiz. Ve kim ne derse desin seni çok özleyeceğiz…

 

Kardeşlerinden biri,

Kardeşlerinin hepsi…